MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

İnsanlar Nasıl Bu Kadar Acımasız Olabiliyor

Sözde düşünen, ahlak ve vicdan sahibi, kibar ve sosyal bir canlı olan insan nasıl oluyor da sadist, sapık ve acımasız bir canavara dönüşüyor?

Bu deney; tehdit, can güvenliği, namus gibi insanı suça iten gerçek nedenler olmaksızın toplum içinde kamufle olmuş, işinde, gücünde görünen insanların bile kolayca nasıl sadist, acımasız ve duygusuz birer sapığa dönüştüğünü göstermesi açısından da önemlidir.

‘’RYTHM 0’’ adlı deneyde; bir kadın cansız manken gibi sabit bir şekilde, etrafındakilere hiç tepki vermeden hareketsiz duracak şekilde planlanmıştır. Bunun yanı sıra gösteriyi izlemeye gelenlerin seçimine bırakılmış şekilde, bir masa üzerine birçok farklı eşya ve materyal yerleştirdi. Bu masada çiçekten çikolatalı keke, zincirden bıçağa kadar her türlü rastgele eşya bulunuyordu."

6 saat sürecek bu performans boyunca kadın, tıpkı cansız bir obje gibi pasif kalacaktı. Ancak 6 saat sürecek bu performans korkunç sonuçları ortaya çıkarması açısından çok dikkat çekici ve önemli bir deneydir.

"İlk başlarda izleyiciler oldukça nazik ve iyi niyetliydi. Kimisi masadaki gülleri kadının eline veriyor, kimi ona kek yediriyor bazıları ise saçlarını okşuyor onunla tokalaşıyordu. Ancak aradan zaman geçtikçe ve performans uzadıkça işin rengi değişmeye başladı."

"İlk olarak izleyicilerden biri kadına hafif bir tokat attı. Kadının gerçekten de hiçbir reaksiyon vermediğini fark eden topluluktan bazıları kadına daha sert bir biçimde vurmaya başladı. Az önce kadının elini sıkan, ona gül uzatan insanlar karşılarında gerçekten savunmasız birinin olduğunu kavradıklarında şiddet eğilimi göstermeye başladılar. Ancak olaylar bununla da sınırla kalmadı."

"Bazıları kalemlerle kadının alnına boynuna yazılar yazmaya başladılar. Bunların ardından cinsel tacizler başladı." "Bazıları kadının kalçalarını, göğüslerini sıkıştırıyor, kimi onu öpüyor kimi ise yalayarak tükürüyordu! Sonunda kalabalık, kadının üzerindeki eşyaları makaslarla parçalayarak onu çırılçıplak bıraktı."

"Ancak bununla da yetinmediler. Kalabalıktan biri kadının karnını bıçakla çizdi ve diğerleri de bundan cesaret alarak onu takip etti. Elbiselerini parçaladıktan sonra, kadının her tarafını bıçaklarla çizmeye ve kadını belli belirsiz bıçaklamaya başladılar." "Boyun kısmına çizik atarak kanamasını sağladıktan sonra burada kan emenler bile oldu. Bunun ardından kadını sağa sola cansız manken gibi taşıdılar bu esnada defalarca taciz ettikleri kadına, kalabalıktan bir adam masa üzerine yatırıp tecavüz etmeye çalıştı!"

"Sonrasında sağduyulu birkaç kişinin önlemesiyle kalabalık bu fikirden vazgeçti ve kadının çıplak fotoğraflarını çekmeye, bazılarını da eline tutuşturmaya başladılar. Bu esnada kadın gözyaşları içindeydi ancak kalabalık onu bir obje olarak değerlendirme konusunda ısrarcıydı…"

"Vahşileşen çoğunluğa rağmen kalabalık içinde bulunan bir grup insan bu durumdan rahatsızlık duymaya başladı. Ancak cesaret edip bir eylemde bulunamadılar. Ta ki kalabalıktan çıkan bir kadın, . Kadının gözyaşlarını silip ona sarılana kadar…"

"Kadının peşi sıra, sanatçıya yapılanlardan rahatsız olan azınlık grup, onu adeta bir koruma çemberine alarak, kıyafetlerini geri giydirdi, boynundaki yarayı kapattı, vücudundaki diğer kanayan kısımları bantla kapattı ve kadına sigara ikram ettiler."

"Bu olay, çoğunluğun birbirinden cesaret alarak içindeki kötülüğü kolayca ortaya çıkarabilmesine karşın, bu durumdan rahatsız olan iyi niyetli kişilerin aynı dayanışma cesareti gösterememesinin ya da bu konuda geç kalmasının nelere sebep olduğunu gözler önüne seriyordu."

"6 saat sonunda performans sona erdiğinde . Kadın tekrar hareket etmeye başladığında, kalabalık korkunç biriyle yüzleşmişcesine oradan kaçıştı. Az önce çekinmeden işkence yaptıkları kişinin, tekrar bir birey formu kazanarak hareket etmesi kalabalığı dehşete düşürmüştü…"

Yazının devamı...

Obesif-Kompülsüf Bozukluk (Takıntılar)

Temelinde yüksek kaygı bozukluğunun bulunduğu, sürekli tekrarlanan ve yinelenen düşünce ve davranışlarla kendini gösteren bir hastalıktır.

Bu kişiler kontrol edemedikleri endişe, korku ve kaygılar yüzünden içsel bir huzursuzluk ve gerginlik yaşarlar ve bu içsel huzursuzluktan kurtulmak için yinelenen ritüeller şeklinde bazı düşünce ve davranışları tekrarlayan şekilde yapma gereği hissederler.

Bu tekrarlanan düşünce ve davranışlar içsel huzursuzluğu ve gerginliği gidermeye yönelik olarak yapılır ama her yapılan ve tekrarlanan düşünce ve davranış bir sonra ki krizi besler ve bu şekilde sürekli tekrarlanan davranış ve düşünce kısır döngüye neden olur.

Elini yıkadığı zaman mikroplardan korunacağını düşünerek ellerini yıkayan ve rahatlayan kişi, kısa bir süre sonra aynı davranışı tekrar etme gereksinimi duyar ve bu şekilde bir kısır döngü oluşur.

Bu şekilde devam eden OKB döngüsü durdurulamaz ve tedavi edilmez ise kişinin tüm vaktini almaya ve artık günlük işlerini dahi yapamaz hale gelmesine neden olacak boyuta kadar ilerleyebilir.

Obsesif-kompülsif bozukluğu olan kişiler saplantılarının ve takıntılarının gerçek dışı veya manasız olduğunun farkında olmasına rağmen tekrarlamaktan ve bunları düşünmekten kendini alıkoyamaz.

En Yaygın olarak görülen kompülsüf davranışlar

• Tekrar tekrar yıkanma, duş alma veya ellerini yıkama

• El sıkışmaktan veya kapı kolu gibi şeylere dokunmaktan çekinme

• Kapı, kilit, ütü, ocak gibi şeyleri sürekli kontrol etme

• Rutin işleri yaparken içinden veya yüksek sesle sürekli sayı sayma

• Sürekli bir şeyleri belli bir biçimde düzenleme

• Belirli bir sıraya göre yemek yeme

• Genellikle rahatsız edici olan, akıldan çıkmayan ve uykuyu bölen kelimelere, görüntülere, düşüncelere takılıp kalma

• Belirli kelimeleri, cümleleri veya duaları tekrarlama

• İşleri belirli bir sayıda yapma ihtiyacı

• Değeri olmayan şeyleri toplama veya biriktirme

OKB (Obsesif Kompülsif Bozukluk) teşhisi nasıl konur?

OKB teşhisi için herhangi bir test yapılmasına gerek yoktur. Uzman psikolog ya da psikiyatr hastanın tekrarlayan düşünce ve davranışlarına bakarak, hastanın hayatını etkilemesinden, ayırdığı zamana kadar değişik kriterleri değerlendirerek karar verir

TEDAVİSİ

OKB tedavisinde hastalarda gözlenen kaygı belirtilerini azaltmak amacıyla başvurulan ilaç tedavisinin yanında, bilişsel ve davranışçı psikoterapi tekniklerinin kullanımı hastalığın tedavi başarısını % 90’lara çıkarmaktadır.

Yazının devamı...

Panik Atak

Hayatınızı Kabusa Çeviren Hastalık
Bilişsel terapi yöntemiyle, yüzde 80 Başarılı Sonuç

"Panik Atak" çarpıntı, terleme, titreme, boğulma ya da nefes alamama, göğüste ağrı veya sıkışma, bulantı, karın ağrısı, baş dönmesi, dengesizlik gibi belirtilerle ortaya çıkan ve kendini kaybetme, bayılma ya da ölüm korkusunun yaşandığı bir psikolojik rahatsızlıktır.
Panik atak; aslında olmayan bedensel bir rahatsızlığın varmış gibi algılanması ve beynin bu yanlış algıya, yanlış tepki vermesi durumudur.
Panik Ataklar ani başlangıçlıdır ve genellikle hızlı bir şekilde, 10 dakika veya daha kısa bir sürede doruk noktasına ulaşır.
Yaşanan her atak; daha sonrasında yaşanacak atakları besler ve kişi bir kısır döngü içinde, tekrar atak geçireceği endişesi ile sürekli olarak kaygı ve korku içinde yaşamaya mecbur kalır.
Hastalar kalp krizi geçirecekleri, beyninde önemli bir hastalık olduğu, felç olabilecekleri gibi değişik endişelerle sürekli acil servislere başvururlar.
Hastalar çoğu zaman yapılan ilk tetkiklerde yetinmeyip daha ileri tetkik arayışları içinde; beyin tomografisi, beyin MRI, kalp anjiografisi gibi son derece pahalı, zahmetli ve riskli tetkikler yaptırırlar.
Hastaların bir kısmı evde yalnız kalamama, kalabalık yerlere girememe gibi sosyal ve mesleki hayatlarını sıkıntıya sokan sorunlar yaşarlar.
Panik Bozukluk kadınlarda erkeklere göre 2-3 kat daha fazla görülmektedir.

Tedavi;

Hastalığın tedavisinde en etkili yöntem psikoterapi teknikleridir, ancak panik atakta ortaya çıkan kaygı ve korkuları azaltmak amacıyla ilaç tedavisinden de yararlanılmaktadır.
Panik Bozukluğunun tedavisinde uyguladığımız en önemli yöntem;
Bilişsel terapi yöntemi ile beyindeki yanlış algıların, yanlış alarmların ve düşüncelerin yerine doğru algıların ve düşünme süreçlerinin monte edilmesi ve stres kontrolünün sağlanmasıdır.
Panik Atak tedavi edilmediği takdirde hem sosyal, hem mesleki, hem de iş hayatımızı olumsuz etkileyen ve hayat kalitemizi düşüren dirençli bir hastalıktır. Daha önce panik atak tedavisi adı altında tedavi olmaya çalışan kişiler çok iyi bilirler ki; etkili ve doğru tedavi yöntemleri uygulanmadığı taktirde bu tedaviler herhangi bir iyileşme sağlamadığı gibi, hasta da ben iyi olamayacağım gibi bir düşüncenin yerleşmesine de neden olmaktadırPanik atak doğru yöntemler kullanıldığında tedavi edilebilen bir hastalıktır ve etkili bilişsel psikoterapi teknikleri ile merkezimizde 8-10 seansta, yüzde 80 başarı oranıyla tedavi edilebilmektedir

Yazının devamı...

İntihar veya Cinayetler Öncesi Verilen İpuçları

Evli bir adamın sevgilisi tarafından öldürülmesi olayı; sanki başka hiçbir sorunumuz yokmuş gibi günlerdir gündemi nasıl meşgul ettiğini hep birlikte izliyoruz.

Olayın magazinsel boyutu, aralarında ne yaşandı, neden öldürdü gibi işin perde arkası beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor;

Ancak bir psikolog ve adli bilirkişi olarak yaşanan cinayet ve intihar olayının psikolojik boyutunu analiz etmeye ve değerlendirmeye çalışacağım.

İntihar edecek veya etmeyi düşünen, planlayan kişilerin gerek yakınlarıyla, arkadaşlarıyla konuşmalarında, gerekse sosyal medya hesaplarında yaşadıkları sorunlarla ve intihar düşünceleriyle ilgili genelde gizli, şifreli, ama zaman zamanda açık bir şekilde mesajlar vermeleridir.

Bu aslında; ‘ Bana yardım edin, beni duyun, benimle ilgilenin’ çağrısıdır.

Hiç kimse akşamdan sabaha intihar edecek duruma gelmez; sorunlar birikir, çareler tükenip çözülemeyecek duruma gelir işte o zaman insanlar çaresizliği hissetmeye başlar, yani yaşama dair ümitler bittiği noktada, gelecekle ilgili beklentiler tükendiği aşamada Yaşar Kemal’ in dediği gibi ‘İnsan düşleri öldüğü gün ölür’ ve o aşamadan sonra intiharı kurtuluş olarak görmeye başlar.

Elbette bir kişinin ölümle, intiharla ilgili mesajlarını anlayabilmek veya okuyabilmek için o kişiyi yakından tanıyor olmak, onun ne demek istediğini, kime gönderme yaptığını, kime muhtaç olduğunu, kime seslendiğini ve yaşadıkları olayları bilmek gerekir, bunu da ancak o kişiyi yakından tanıyan ve hikâyesini bilen kişiler anlayabilir, şifreleri çözebilir.

Son yaşanan cinayet ve intihar olayında Filiz Aker’in yeğeninin yaptığı açıklamalarına ve şahsın sosyal medya hesaplarına baktığımızda bu olay açık açık ‘geliyorum’ demiş ve daha ne kadar açık bir mesaj verebilirdi ki?

Çok hoşuma giden ’ Sabrı çok olan insanlara dikkat edin, sabrı bitince gemileri değil, limanları yakar’ diye bir söz var. Uzun yıllar suçlularla çalışmış kişiler olarak şunu çok iyi biliyoruz ki; çok az insan sebepsiz yere zevk için cinayet işlemekte.

Yine işin adli boyutunu bir kenara bırakarak son yaşanan olaydakine benzeyen AŞK VE İLİŞKİLERLE İLGİLİ CİNAYET olaylarının psikolojik boyutunu değerlendirmeye çalışalım.

İntihar olayında nasıl insanlar ümitlerin bittiği, çarelerin tükendiği noktada intiharı bir çözüm yolu olarak görmeye başlıyor ve buna teşebbüs ediyorlarsa bu tarz cinayetlerde de benzer bir psikoloji devreye girmektedir.

Eğer bir kişi sevdiği insanı hayatının merkezine oturtup, dünyası onun etrafında dönüyor ve tüm enerjisi o kişi ile alakalı, ona odaklı ise kişi, her şeyini ve özellikle GELECEĞİNİ sevdiği üzerine inşa etmeye başlar. Gelecek demek, yarınlar demek, ümitler demektir.

Ve gelecek üzerine kurmuş olduğu hayaller, ümitler ne zaman sekteye uğramaya, karşı tarafça umursanmamaya, bitirilmeye, hele hele araya üçüncü bir şahsın girmesi maalesef bu tarz olayların yaşanmasına zemin hazırlamaktadır. Çünkü aşk duygusal bir yaşantıdır, mantık arayamazsınız ve bu kaosu yaşayan kişilerde mantık devre dışı kalmakta ve sadece geleceğini, hayallerini, ümitlerini inşa ettiği aşka saplı kalmıştır ve aynı intihar olayında olduğu gibi ümitlerin bittiği, geleceğin kalmadığını düşündüğü bir noktada bu tarz cinayetlerin sıklıkla yaşandığını her gün duyuyoruz.

Sonuç olarak; Ümitler ve hayaller biterse ömür bitiyor. Hayalleri yıkan değil, hem kendinize, hem de sevdiğinize sevgiyle donanmış bir gelecek inşa edin

Yazının devamı...

YGS ÖNCESİ SINAV STRESİ - KAYGISI VE BAŞ ETME YOLLARI

Sınav öncesi dönemde pek çoğumuzun kaygılı ve stresli olması normal bir sonuçtur. Sınav öncesinde, çocuklar bundan sonraki yaşamlarını şekillendirecekleri önemli bir dönemi yaşamaktadır. Sınavı kazanıp kazanmamak bundan sonraki hayatı ve atılacak adımları belirleyecektir. O nedenle çocuklar kaygılanmakta haklıdır, fakat böyle bir durumda kaygılanarak kendini engellemek yerine derslere çalışmak daha mantıklı bir seçenek olmasına ve herkesin bunu bilmesine rağmen birçok öğrencinin başaramadığı nokta burasıdır,

Bunu nasıl başaracaksınız?

Kendimizi kötü veya iyi hissetmek çoğu zaman bizim elimizdedir. Kötü bir olayı düşünerek veya olumsuz düşünerek kendimizi istediğimiz kadar üzgün, karamsar ve içinden çıkılamayacak halde hissedebiliriz. Bu bir seçenek.

Diğer seçenek ise; canınız sıkıldığında, kendinizi yetersiz hissettiğinizde, neden mutsuz ve olumsuz düşünerek kendimizi iyice karamsarlığa itmek yerine mutlu olduğumuz veya olumlu anılarımızı düşünmüyoruz. Olumlu anıları düşünerek şu anımızı da olumluya çevirebiliriz. Sadece olumlu geçmiş anılar değil, gelecekle ilgili olumlu ve pozitif, hoş düşünmekte yaşadığımız anı olumlu yapacak ve bizi rahatlatacaktır.

Sınavların bizde stres yaratmasının sebeplerinden biri arz ve talep arasındaki dengesizliktir. Yani çevremizdekilerin veya kendimizin bizden beklentileri ile ilgilidir. Beklentileri karşılayamama endişesi; stres kaynağıdır.

Ama burada yapılan en büyük hata kendi değerimizi tamamen sınavın sonucuna göre derecelendirmek ve sınavı anlamı dışında bir anlam ve değer yüklemektir.

İnsanı oluşturan tek kriter sınav başarısı mıdır? İnsanların gözünde tek özelliğiniz sınavlarda aldığınız notlarımıdır? Başarılıysan becerikli, mükemmel ve değerlisin, başarısızsan beceriksiz, değersiz bir insansın!

; Sınav stresi yaşamanın asıl nedeni başarısız olduğumuzda her şeyin mahvolacağını, her şeyin biteceğini düşünmemizden kaynaklanır. Sınav hayatın tamamını simgelemez. TEOG, YGS, LYS, KPSS, TUS kariyerimiz için adımlardan biridir. Genel olarak çalışma hayatımızla ilgilidir. Ancak çalışma hayatına yönelmek ve iş hayatında başarılı olmak için birçok alternatif vardır. Mesleki kurslar. Meslek liseleri, sertifika programları vs. Etrafınıza bakın ve tanıdığınız kişileri gözünüzün önünden geçirin. İş yaşamında başarılı olmanın tek ve vazgeçilmez yolu YGS, LYS ve diğer sınavlar değildir.

Çevrenizle olan ilişkileriniz, duygularınız, düşündükleriniz, davranışlarınız sizi oluşturur.

Bunları anlatırken elbette ders çalışmamanızı savunmuyoruz, elbette elinizden gelenin en iyisini yapmalısınız. Fakat YGS ve LYS ye anlamından fazla değer yükleyerek size ket vurmasını engel olabilmelisiniz.

Stres, kaygı gibi psikolojik faktörlerin sizin başarınızı azaltmaması için bilmeniz gereken ayrıntılardır.

En büyük stres nedeni olan başarısızlık tehdidini, aşmak sizi aslında güçlendirecek ve daha başarılı olmanızı sağlayacaktır.

Başarısızlık korkusu başarısızlık getirir, başaracağınıza inanmak başarı getirir.

Psikolog

Bekir Fehmi Örmeci

Yazının devamı...

Daha Uzun ve Daha Sağlıklı Bir Yaşam

Ortalıkta bir bilgi kirliliğidir gidiyor. “Şu meyve kansere iyi geliyor, bu sebze şekeri düşürüyor, paketlenmiş gıdalar kanser yapıyor, margarin kalp-damar hastalıklarına neden oluyor… “

Her gün buna benzer yüzlerce haber…

Hangisi doğru, hangisine, kime inanacağımızı şaştık!

İkinci dünya savaşından sonra silah ve savaş ekonomisinden astronomik karlar elde eden ‘küresel sermaye’ kendine yeni pazar ve yatırımlar ararken; yönünü ilaç ve gıda sektörü başta olmak üzere yeni alanlara çevirmiştir.

Bugün tüketmekte olduğumuz paketlenmiş ve hazır gıdalarla birlikte, yine bugün kullandığımız ilaçların büyük bir bölümü ikinci dünya savaşından sonra üretilmeye başlamış ve piyasaya çıkmıştır.

Kısaca bugün tükettiğimiz hazır ve işlenmiş gıdaların neredeyse tamamı ve bugün kullanılan ilaçların büyük çoğunluğu ikinci dünya savaşından önce yoktu.

İnsanların alışkanlıklarını, özellikle yeme alışkanlıklarını ve damak tatlarını değiştirmek çok kolay değil ve bu nedenden dolayı da bu yeni ürünler piyasaya çıkar çıkmaz insanlar tarafından kapışılmadı, kabul görmedi, benimsenmedi;

İşte bu aşamada devreye bu global şirketlerin desteklediği, finanse ettiği reklam ve pazarlama şirketleri, bilim adamları, araştırma laboratuvarları, doktorlar hatta siyasetçiler girerek; insanların o güne kadar alışık olmadıkları bu ürünleri kullanması teşvik edildi, buna inandırıldı.

Böylece binlerce yıldır var olan metabolizmamızla uyumlu beslenme alışkanlıklarımız yavaş yavaş değişmeye ve vücudumuzun alışık olmadığı, metabolizmamızın tepki verdiği bir beslenme kültürüne geçmiş olduk.

Çok basit bir örnek:

Yüzyıl önce, yıllık kişi başı şeker tüketimi ortalama 3 kg düzeyinde iken bugün 50 kg’a yükselmiştir.

Bu durum binlerce yılda şekillenmiş metabolizmamızın alışkın olmadığı ve vücudumuzdaki hasarın diyabet olarak görüldüğü bir beslenme şeklidir. (Ülkemiz nüfusunun %16,5’i diyabet ve %30,8’i prediyabetlidir). Bu tablo “modern” denilen beslenme alışkanlıklarının yarattığı sonuçlardan sadece bir tanesi.

Belki birçok kişi uzun ve sağlıklı yaşamakla ilgili bu yazımda belki, her gün yüzlercesini okuduğunuz örneklerde olduğu gibi bir takım ‘mucizevi’ öneriler veya formüller vereceğimi zannederek okumuş olabilirsiniz, ama bir diyetisyen olarak size böyle bir mucizenin olmadığını; asıl mucizenin yaşam tarzımızı ve beslenme alışkanlıklarımızı değiştirmekte yattığını hatırlatmak isterim.

Sağlıklı ve uzun bir yaşam için neler yapabilirsiniz?

• Yüzyıl öncesinde olduğu gibi bir beslenme alışkanlığı: Paketlenmemiş, katkı maddesi kullanılmış ürünlerden uzak durup, olabildiğince doğal beslenmeye çalışmak.

• Düzenli spor yapamıyorsanız bile en azından düzenli yürüyüş yapmalısınız.
(Haftada en az 3 gün, 40 dakika, hızlı tempoda yürüyüş)

• Daha az hırs, daha az stresli bir yaşam.

Yukarıda belirttiğim gibi birçok meslektaşım maalesef her gün gazetelerde, televizyonlarda; “şu besin şekeri düşürüyor” gibi haber ve reklamlarla karşınıza çıkıyor. Bunların çoğu hiçbir bilimsel araştırmaya dayanmayan, bilimsel gerçekliği olmayan, ya da bahsedildiği gibi etkiler yaratmayan magazinsel haber ve reklamlardır.

Bunları söylerken besinlerin hiçbir etkisi yoktur demiyorum ama söylendiği gibi nar suyu içmekle veya havuç yemekle bazı hastalıklar tedavi edilmiyor.

Özellikle şeker, kolesterol, kanser gibi hastalıklarda tıbbi tedavinin yanında gerçekten etkili özel beslenme ve diyet programları vardır ve bunlar gazete ve televizyonlarda verilen mucizevi formüller kadar basit diyet programları değildir.

Özel soru ve sorunlarınız için facebook: Eren Örmeci

Eren ÖRMECİ

Diyetisyen

Yazının devamı...

Biraz Hayvan Olalım

Nasıl bir toplum haline geldik? Maalesef insanlar tarafından işkence görmüş, katledilmiş bir hayvan haberine rastlamadan gün geçmiyor artık.

Elbette herkes hayvanları sevmek zorunda değildir; kimi korkuyor, kimi hastalık kapacağını düşünüyor, kimi sevmiyor olabilir, bu o kişilerin tercihidir ve saygı göstermek durumundayız.

Ama hayvanları sevmeyen veya onlardan bir şekilde rahatsız olan insanların da unutmaması gereken ‘’ Hayvanları sevmek zorunda olmadıkları ama onların yaşam hakkına saygı göstermek zorunda olduklarıdır’’

İnsanlar diğer canlılara göre daha zeki olabilir ve bu zekaları sayesinde dünyaya hakim olabilirler ama bu, dünyanın sadece insanlara ait olduğu anlamına gelmez. Nasıl her insanın yaşam hakkı, temel haksa; hayvanlarında yaşam hakkı en az biz insanlar kadar vardır.

Doğada yaratılan her hayvanın yaşama hakkı olmasının ötesinde, bir yaradılış amacı da vardır. Doğa her şeyi mükemmel bir dengeyle yaratmıştır, fakat kendini dünyanın efendisi sanan insanoğlunun bitip bitmek bilmeyen hırsı yüzünden her geçen gün bu denge bozulmaktadır.

İnsanların artık şehirlere sığmayıp dağlardan ormanlara kadar hayvanların doğal yaşam alanlarına girmesinin ve işgal etmesinin ötesinde, bir de son elli yılda tarım alanlarının bilinçsizce ilaçlanması, gübrelenmesi, zehirlenmesi gibi nedenler yüzünden birçok hayvan türü yok olmaya başlamıştır, hayatta kalabilen birkaç hayvan da, insanların ‘vurun kahpeye’ mantığı yüzünden katledilmeye çalışılmaktadır.

Aslında insanoğlu bencilce hırsı yüzünden bindiği dalı kesmeye, dünyamızı yok etmeye çalışmaktadır.

Bir Kızılderili atasözü kadar bu durumu daha iyi anlatan bir söz olamazdı sanırım.

“Son balık öldüğünde, son nehir kuruduğunda, son ağaç kesildiğinde beyaz adam paranın yenmediğini anlayacak.”

Yüzlerce adli vakaya bakmış ve insanların vahşiliğini, sapıklığını, sadistliğini görmüş bir uzman olarak şunu hiç tereddütsüz söyleyebilirim. Dünyada hiçbir hayvan, insanoğlu kadar cani olamaz, hiçbir hayvan bebek denebilecek çağdaki küçük bir hayvana tecavüz etmez, kendinden başka bir türle ilişkiye girmez, hiçbir hayvan aç olmadan başka bir hayvanı zevk için öldürmez, ama insanoğlu bu dediklerimin hepsini, hatta daha fazlasını yapabilecek kadar cani ve acımasız bir canlıdır.

Kış boyunca maalesef hayvan düşmanları ile ilgili haberleri sık sık üzülerek gördük. Sokağında bir köşede barınmaya çalışan bir kediye, bir köpeğe aman burada durmasın, buraya alışmasın diye tahammül edemeyen, onların başlarını soktukları kulübeleri yıkan, yakan, ‘sokağındaki kedileri veya köpekleri belediyeye haber verip toplattırılmasını sağlayan veya zavallı hayvancıkları yaşadıkları mahallelerden toplayıp ormana bırakan o kadar çok insana benzeyen canlı var ki; maalesef bu insanlar aramızda yaşamakta ve kendilerine insan demektedirler.

SEVGİLİ İNSANOĞLU;

SİZ HAYVANLARDAN DEĞİL İNSANLARDAN KORKUN…

Yıllardan beri adli vakalara bakan bir psikolog olarak;

BUGÜNE KADAR HAYVANLAR TARAFINDAN TECAVÜZE UĞRAMIŞ,

HAYVANLAR TARAFINDAN GASP EDİLMİŞ,

BİR KEDİ VEYA KÖPEK TARAFINDAN ÖLDÜRÜLMÜŞ HİÇ BİR İNSAN GÖRMEDİM.

Psikolog Bekir Fehmi Örmeci

Facebook: bekir f. örmeci

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.