MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Detoks Değil Detoksik Yaşam!

Toksin Nedir?

Canlı organizmalar üzerine zararlı etkileri olan tüm maddeler toksin denir. Toksinler endotoksinler ve egzotoksinler olarak ikiye ayrılır. Endotoksinler vücuttaki metabolik ve mikrobiyolojik (bakteriler,mantarlar vb) hadiseler sonucunda oluşan toksik son ürünlerdir. Egzotoksinler ise ağız, deri, solunum başta olmak üzere çok çeşitli yollarla vücudumuza giren ksenobiyotikler, ağır metaller, endüstriyel maddeler, biyotoksinler, pestisitler, böcek öldürücüler, küf mantarları , gıda katkı maddeleri vb. kimyasal maddelerdir. Bunlara maruziyetimiz süregelen ve bir bölümü önlenemez maruziyetlerdir. Bir bölüm maruziyet ise kişisel önlemler ve sağlıklı alışkanlıklar ile önlenebilir.

Toksik Yük Nedir?

Organizmadaki tüm toksinlerin toplamıdır. Detoksifikasyon işlemi yavaşlarsa ya da toksin maruziyeti artarsa vücuttaki toksik yük artar. Toksik yük arttıkça fazla toksinler başta yağ dokusu olmak üzere vücutta birikir ve sağlığımız bozulur.

Toksik Maddelerin Vücuttaki Etkileri Nelerdir?

-DNA hasarı, mutasyon
-Uygunsuz bağışıklık yanıtı
-Alerji
-Kanserojen etki
-Hormonal bozukluklar
-Diyabet, obezite
-Bağışıklık sistemi hastalıkları
-Düşükler, ölü doğumlar, doğumsal anomaliler
-Kas ve sinir sistemi hastalıkları
-Egzema gibi deri hastalıkları
-Enfeksiyonlar
-İnfertilite (kısırlık),libido azalması
-Mide-barsak bozuklukları, hazımsızlık
-Romatizmal hastalıklar
-Kalp-Damar Hastalıkları
-Depresyon, otizm ,hiperaktivite,unutkanlık
-Ağız kokusu

Detoksifikasyon Nedir?

Toksik maddelerin zararlı etkisinin nötralize edilmesi ve vücuttan atılımının sağlanması işlemlerinin tümüne detoksifikasyon denir. Vücudumuz durmaksızın vücuda giren toksinlere karşı kendi mekanizmaları ile savaşır ve biyokimyasal detoks yapar. . Detoksifikasyonda karaciğer, barsak ,deri ve böbrek olmak üzere birçok organ görev alır. Ama vücudun kendini toksik maddelerden temizlemesi büyük ölçüde karaciğerede olur.

Karaciğer hem vücutta oluşan hem de dışarıdan alınan çok çeşitli toksik maddeleri zehirsizleştirmek için devamlı çalışır. Buradaki detoksifikasyon işlemleri iki aşamada gerçekleşir. Deteksifikasyonun Faz 1’de çeşitli enzimler ile toksik maddeler ya tümüyle nötralize edilir ya da daha toksik veya daha az toksik ara ürünlere dönüştürülürler. Faz 2 ‘de ise oluşan ara ürünler suda çözünebilir bileşiklere dönüştürülür ve vücuttan atılabilir forma getirilir. Oluşan son ürünler vücuttan idrarla, safrayla, terle veya dışkıyla atılır. Tabi ki tüm bu işlemler sırasında serbest radikaller ve reaktif oksijen bileşikleri oluşur , bunları temizlemek için ise vücuttaki antioksidan mekanizmalar devreye girer.

Detoksifikasyon İşleminin Başarısı :
Alınan toksin miktarına,
Toksinlere maruz kalma süresine,
Kişinin genetik yapısına ve enzimatik sistemlerinin gücüne,
Bireyin beslenme durumuna bağlıdır.

Yiyeceklerin Detoksifikasyona Etkileri:

Önüne gelen herkesin hazırlamaya çalıştığı detoks menülerinin kanıtlanmış bilimsel bir faydası yoktur. Ancak yiyeceklerin detoksifikasyona katkıları sandığımızdan da çoktur. Tabi ki fayda; bu besin bu toksine karşı savaşır denilecek kadar basit değildir. Sadece sigaradaki toksik madde çeşitliliği düşünüldüğünde bile tek bir yiyecek ile bunlara karşı durmanın mümkün olmadığı anlaşılabilir.

Deteksifikasyonu destekleyebilecek besin grupları aşağıdaki gibidir.

-Antioksidan gıdalar faz 1 reaksiyonlarına destek olarak detoksifikasyonu arttırır ve aynı zamanda bu reaksiyonlar sırasında serbest radikallerie karşı savaşır. Antioksidan olarak domateste likopen, üzümde resveratrol, brokoli ve havuçta beta karoten, ananasta bromelain vb. uzun bir liste liste çıkarılabilir. Bu karmaşada yapmanız gereken besin takviyesi almak ya da tek tip gıdayla beslenmek yerine diyetteki meyve ve sebze çeşitliliği arttırmak olmalıdır. Ve tüm bu meyve ve sebzeler mutlaka katı halde yani çiğnenerek tüketilmeli, böylece enzimatik sisteme katılımı sağlanmalıdır.

Kefir, yoğurt, peynir, turşu gibi probiyotik gıdalarda detoksifikasyonun faz 1’ini destekler. Probiyotiklerin toksinlerle savaşta büyük rolleri vardır.

Proteinler ise faz 2 ‘ye destek olur, toksinlerin suda çözülümünü arttırır ve atılımını sağlar.

Yüksek lifli bitkisel gıdalar, vitaminler, mineraller,alkali yapıcı yiyecekler (limon, lahana, avokado gibi) her iki faza katkı sağlar.

Detoksifikasyona Yardımcı Yaşam Tarzı :

Vücudumuzdaki toksik yükümüzü azaltmak ve detoksifikasyonu desteklemek için alınacak önlemler şunlardır:

- Daha iyi beslenme : Yeterli ve kaliteli protein içeren , sebze , meyve ve baklagillerin hakim olduğu, bol antioksidanlı öğünler hazırlanmalıdır . Bitkisel yağlar, kuruyemişler, tohumlar, az yağlı süt ürünleri , tahılları içeren kişiye özgü bir beslenme modeli oluşturulmalıdır. Kırmızı eti, yağ ve şekeri azaltmalıdır.

-Daha çok egzersiz yapılmalıdır.

-Günde en az 2-2,5 litre su tüketilmesi detoksifikasyon reaksiyonların işlemesi için zorunludur.

- Kömürleşmiş etlerden, kafeinli ve alkollü içeceklerden, katkılı ve işlenmiş gıdalardan, sigaradan yani kolaylıkla terkedebileceğimiz toksik yüklerden uzak durmalısınız.

-Zirai ürünler ve mikroplar ile kontamine olmuş gıdalar iyice yıkanarak bunlardan arındırılmalıdır.

- Gereksiz ilaç kullanımından kaçınılmalıdır.

- Uyku saati ve kalitesi arttırılmalıdır.

-Stresi azaltıcı uygulamalardan faydalanılmalı, zihinsel rahatlık sağlanmalıdır.

-Suyu cam veya paslanmaz çelik kaplardan içiniz.

-Halk sağlığı önlemleri olarak ise : zararlı olduğu kanıtlanmış kimyasal maddelerin kullanımı yasaklanmalıdır. Atık sulardaki kimyasal kalıntılar ve ilaç metabolitleri tümüyle uzaklaştırılmalı, bireye sağlıklı su kaynakları sağlanmalıdır. Vitamin,mineral, antioksidan takviyesi olarak satılan ürünlerin denetimi arttırılmalıdır.

Detoks Uygulamaları :

-Eliminasyon Diyetleri (Kişinin alerjik olduğu, tolere edemediği gıdalar tespit edilip diyetten uzaklaştırılır. )

-Vücudumuza bulaşan toksinlerin uzaklaştırılması için barsak temizliği yapılabilir.

-Başta metaller olmak üzere çeşitli kimyasalları bağlayan şelatör maddeler kullanılabilir.

-Detox diyetler

-Sauna ve terlemenin sağlanacağı aktiviteler

-Kısa süreli açlık

Detoks Diyetlerin Olası Zararları:

Enerji veren gıdaların yetersiz alınmasına bağlı enerji eksikliği , baş dönmesi , halsizlik ve kronik yorgunluk

Yetersiz beslenme nedeniyle protein ve vitamin eksiklikleri, vücudun biyokimyasal mekanizmalarında aksama

Sıvı-Elektrolit dengesizliği

Toksinlerin yayılımı: Hızlı kilo kaybı nedeniyle yağ dokusunda biriken toksik maddeler serbestleşir ve tüm dokulara dağılarak yaygın toksik hasar oluşturabilir.

Asidoz

Ve hatta ölüm .

Bu nedenle amacımız şok diyetler ile vücudu yormak yerine detoksifikasyon mekanizmalarına yardımcı, toksinlere duyarlı bir yaşam tarzı geliştirmeliyiz. Detoksifikasyon yapılması gerekiyorsa da buna doktorunuz karar vermelidir. Bunun için kişinin tıbbi hikayesi, gıda tolerans testleri , toksik yük miktarını gösteren kan ve idrar testleri, metabolik göstergeler yol gösterici ve yönlendirici olacaktır.

Yazının devamı...

Check-Up Yaptırmanız İçin 6 Temel Neden

Sağlıklı Bir Beden ve Zihin İçin Düzenli Check-up Yaptırın
Modern tıbbın ve koruyucu hekimliğin amacı hastalıkları oluşmadan önce tespit edip gerekli önlemleri almak , bireye sağlıklı, üretken, uzun bir ömür sağlamaktır. Bunu sağlamanın yolu ise düzenli sağlık kontrolleri olup Check-Up programları bu kontrollerin organize halidir. Bu programlar ile hastalıklar ve risk faktörleri önceden saptanır, koruyucu önlemler alınır ve sağlıklı davranış modeli konusunda birey eğitilir

Her Check-up Programı,
Her Hastaya Uygun Olmayabilir!

Öncelikle kadın ve erkeğin biyofiziksel farklılığı dikkate alınmalıdır. Yine hastanın aile hikayesine , yaşam tarzına , çalışma şekline ve varsa şikayetleri dikkate alınarak kişiye özgü bir program içeriği kurgulanmalıdır. Ailesinde kanser olanlarda kanser belirteçleri, ailede bağışıklık sistemi ile ilgili hastalıklar olanlarda inflamasyon testleri , hormonal bozukluk şüphesinde hormon testleri vb. programa eklenmelidir. Ve tabi ki klinik senaryolara bağlı olarak her türlü ek inceleme de programa dahil edilebilir. Check-up yaptırmaya 20 yaşında başlanmalıdır. Kişide herhangi bir sorun yoksa yılda bir kez check-up yaptırmak yeterlidir.

İyi Bir Check-Up Programının İçeriği Nasıl Olmalıdır?
İçeriği ne olursa olsun tüm check-up programları ayrıntılı bir fizik muayene ile başlar. Kalp, akciğer, mide-barsak sistemi , deri , sinir sistemi kendine özgü yöntem ve araçlar ile ayrıntılı olarak muayene edilmelidir. Kalp atım sayısı, solunum sayısı, tansiyon ve vücut ısısı ölçülerek kayıt altına alınır. Bundan sonraki aşamalar ise yaşa bağlı olarak aşağıdaki gibi olmalıdır.

25 yaş altındaki check up programlarında tam kan sayımı, tam idrar tahlili, açlık kan şekeri ölçümü, böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri , hepatit testleri, kolesterol ve diğer kan lipidlerinin ölçümü yapılmalı, kalp grafisi (elektrokardiyografi) ve akciğer filmi çekilmeli, tüm karın ultrasonografik olarak incelenmelidir. Bu dönemde tiroid ve cinsiyet hormon ölçümlerinin bir kez ölçülmesinde fayda vardır. Her check-up programında olması gerektiği gibi diyetisyen danışmanlığı da programa eklenmelidir. Sonuçlar aile hekimi veya programı yöneten branş hekimi tarafından değerlendirilmeli ve varsa hastaya riskler , alacağı önlemler anlatılmalıdır. Bu programın içeriği ile diyabet, böbrek ve karaciğer hastalıkları, kalp hastalığı riskleri, kansızlık ve alerji durumları kolaylıkla tespit edilebilir.

25-45 yaş döneminde kalp hastalıkları yönünden inceleme yapmak daha önem kazanmaktadır. Bu dönem kontrollerinde tüm lipid ölçümleri panel genişletilerek yapılmalı , elektrokardiyografiye (EKG) ilaveten eforlu EKG (koşu bandında yapılan EKG), ekokardiyografi ile kalp-damar sistemi ayrıntılı değerlendirilmelidir. Yine bu dönemde açlık kan şekeri ölçümlerine gizli şeker araştırması için hemoglobinA1c testi eklenir. Bu yaş grubundaki kadınlarda jinekolojik muayene ve pap-smear testi , meme muayenesi ve 40 yaş üstünde mamografi ilave edilmelidir.

45 yaş üstü kadınlarda ve erkeklerde programa kanser taraması hakim olmalıdır. Bunun için kadınlarda jinekolojik muayene ve pap-smear testi, meme muayenesi, mamografi ve duruma göre istenecek tümör belirteçleri programa eklenir.

45 yaş üstü erkeklerde ise prostat kanseri ve prostat hastalıkları taraması için parmakla rektal muayene , kanda prostat spesifik antijen ( PSA) ölçümleri yapılmalıdır.

Yine 45 yaş üstündeki kadın ve erkeklerde mide-barsak hastalıkları için yılda bir kez dışkıda gizli kan testi mutlaka yaptırılmalıdır.

Son aşamada muayene bulguları , tüm tetkik sonuçları, branş hekimlerinin görüşleri birleştirilerek analiz yapılır ve gerekli tüm bilgiler hasta ile paylaşılır. Her şey yolunda ise tıbbi öneriler ve koruyucu yöntemlerin anlatımı ile program sonlandırılır. Anormal bulgular varsa izlenecek yol kişiye ve duruma göre belirlenir.

Check-Up Yaptırmak İçin 6 Neden:

1) Bu kontroller sırasında henüz başlangıç aşamasındaki bir hastalık saptanabilir. Böylece erken saptanan hastalığın tedavisi ve yönetimi kolaylaşır. Örneğin; diyabet, hipertansiyon, kalp-damar hastalığı, kansızlık, kanserler ve hepatitler tarama testleri ile en çok yakalanan hastalıklardır. . Ayrıca tiroid ve karaciğer hastalıkları, deri hastalıkları ile ilgili bilgiler de elde edilebilir.

2) Bu düzenli kontroller sağlığınıza yaptığınız büyük bir yatırımdır. Yapılan muayene ve testler ile sizi bekleyen hastalık risklerini tespit edilebilir ve koruma yöntemleri belirlenir.

3) Check-up programları vücudunuzu tanımanızı sağlar, yapınıza uygun bir yaşam tarzı belirlemenize yardımcı olur. Radikal yaşam tarzı değişikliği için check-up sonuçları güçlü bir uyarıcıdır.

4) Büyük hastalıklara yakalanma riskini ve belki ameliyat gerekliliklerini azaltır ve uzun vadede sağlık harcamalarınızı azaltır. .

5) Check-up programları sağlıklı olduğunuza dair en güvenilir bilgileri verir , mevcut durumu korumak ve sonraki kontroller çekici hale gelir.

6) Stresin ve yaşam tarzımızın vücudumuza yaptığı tahribatları göstererek önlem almamızı sağlar.

Yazının devamı...

Diyabetes Mellitus Nedir?

Diyabet (şeker hastalığı) , kan şekerini düzenleyici insülin hormonunun eksik olması veya yeterli olduğu halde görevini yapamaması nedeniyle oluşan ilerleyici bozukluklar bütünüdür. Bozuklukların tümü kan şekerinin yükselmesi ve hasar oluşturması sonucunda oluşur.

Hastalığın takip ve tedavisi düzenli yapılmaz ise ilerleyen dönemlerde göz, böbrek, sinirler, kalp-damar sistemi başta olmak üzere neredeyse tüm vücut sistemleri arka arkaya etkilenir, kalıcı sekeller ve hatta ölüm bile görülür.

Diyabetes Mellitus Belirtileri Nelerdir?

Hastalık başlangıçta bariz bir belirti oluşturmaz ve çoğu zaman bu dönemde yapılan rutin kan testinde tesadüfen saptanır. Hastalar bu dönemde yakalanmaz ise kan şeker miktarı gittikçe artar ve çok su içme, çok idrara çıkma, bulanık görme gibi haberci belirtiler ortaya çıkar. Çok yemek yeme ve buna rağmen kilo kaybı, iyileşmeyen yaralar, idrar yolu enfeksiyonları, halsizlik, yorgunlık, ağız kuruluğu hastalığın diğer belirtileridir. Bu aşamada da tanı konulup, tedavi başlanmamışsa daha ciddi bozukluklar ve koma durumu oluşur.

Diyabetes Mellitus Tanısı Nasıl Konur?

Açlık Kan Şekeri Ölçümü: En az sekiz saatlik açlıktan sonra alınan kanda bakılan kan şekeri değeri 126 mg/dl üzerinde ise

Tokluk Kan Şekeri Ölçümü: Yemekten 2 saat geçtikten sonra herhangi bir zamanda bakılan kan şekeri değerinin 200 mg/dl üzerinde olması

HbA1c testi: Hem tanı koyduran hem de tedavi ve diyetin takibinde kullanılan bir testtir. %6,5 üzerindeki bir değer diyabeti gösterir. HbA1C aracılığı ile son 2-3 aylık ortalama glukoz değeri de tahmin edilebilir. Bu test gün içindeki, günler arasındaki şeker artış ve azalışlarından , yapılan egzersiz ve yenilen yemek miktarından etkilenmeden objektif ortalama bir değer verir.

Glukoz yükleme testleri : Kan şeker ölçümlerinde normal değer ile diyabetik değerler arasında bir sonuç bulunursa kesin tanı için hastalara şeker yükleme testleri yapılır. Bu testlerde kişiye glukoz içirilerek belli aralıklar ile kan şekeri ölçümleri yapılır.

Diyabet Tipleri Nelerdir?

Yukarıdaki testler ile diyabet tanısı konduktan sonra hastanın öyküsü, hastalığın kliniği ve ileri laboratuvar testleri ile diyabetin tipi belirlenir. Diyabetin tipinin belirlenmesi hastalığın tedavisi ve gidişatı açısından çok önemlidir. . Diyabetin tip 1 diyabet ve tip 2 diyabet olarak bilinen iki ana formu vardır. Ayrıca gebelikte ortaya çıkan gebelik diyabeti , ilaç ve diğer metabolik bozukluklara bağlı oluşan nadir diyabet türleri de vardır.

Tip 1 diyabette pankreastan insülin salınımı azalmış veya hiç yoktur. Genellikle çocukluk veya gençlik döneminde ortaya çıkar. Bu tip diyabette insülin tedavisi zorunludur.

Tip 2 diyabette ise insülin vardır ama ya miktar olarak yetersizdir ya da insülin direnci nedeniyle etki gösterememektedir. Bu hastalık daha çok çevresel faktörlerin etkisi ile ileri yaşlarda ortaya çıkar. . En önemli sebebi şişmanlık ve yanlış beslenme modelidir. Hastalığın oluşumunda genetik faktörlerde rol oynar ve bu hastaların çoğunda aile bireylerinde de diyabet hastalığı vardır.

Diyabetin Takibi Nasıl Olmalıdır?

Bu hastalar doktorlarının önerdiği sıklıkta kendi şeker ölçüm cihazları ile ve kimi zamanda hastane laboratuvarlarında kan şekerlerini ölçmeli ve kayıt altına almalıdırlar. 3 ayda bir ise mutlaka HBA1c ölçümü yapılmalıdır.

Hastalığın , organları, damarları, sinirleri , gözleri etkileyip etkilemediğini gösteren çeşitli laboratuvar ve radyolojik inceleme teknikleri vardır . Takibinizi yapan doktorunuzun sizi yönlendirmesi ile gerekli zamanlarda bu testlerde mutlaka yapılmalıdır.

Diyabet Nasıl Tedavi Edilir?

Tedavide öncelikle diyet tedavisi ve hastalığın tipine , dönemine göre insülin ve/veya ağızdan alınan diyabet ilaçları kullanılır. Diyabet kalıcı yaşam tarzı değişklikleri gerektirir. Eğer yeterince kontrol edilmezse ciddi sorunlar yaratıp , maliyetli bir hastalığa dönüşebilir.

Diyabet Taraması Kimlere Yapılmalıdır?

-45 yaşın üzerinde olanlar

-Kilolu olanlar

-Hareketsiz yaşam tarzı olanlarda

-Aile hikayesi olanlar

-Gebelik diyabeti geçirmiş olanlar

-Hiperlipidemi gibi başka bir metabolizma bozukluğu olanlar,

-Kalp-damar hastalığı olanlarda diyabet için tarama testleri yapılmalıdır.

Taramada diyabet tanısında da kullanılan kan testleri kullanılır. Amaç hastalığı prediyabet (gizli şeker) aşamasında tespit edip diyabetin başlamasını önlemek ya da oluşmuş diyabeti vücutta hasar oluşturmadan önce saptamaktır.

Sağlıkla Kalın!

Yazının devamı...

Çanlar Metabolik Sendrom İçin Çalıyor!

Metabolik sendrom özellikle genetik yatkınlığı olan bireylerde düzensiz yaşam tarzı ve olumsuz çevresel faktörlerin etkisiyle ortaya çıkan ve ölümcül olabilen metabolizma bozuklukları topluluğudur. Genetik yatkınlık metabolik sendrom için gerçekten hazırlayıcıdır ancak sendromun ortaya çıkışı kötü beslenme, sedanter yaşam tarzı ve stres ile direkt olarak ilişkili bulunmuştur . Metabolik sendromlu bireylerde kalp krizi, inme riski çok yüksektir. Aslında metabolik sendrom içindeki her bozukluk tek başına da kardiyovasküler hastalık ve ölüm riski taşır ve tedavi edilmelidir ama bunların beraber bulunması bu riskleri kat kat arttırmaktadır.

Metabolik sendrom sıklığı tüm dünyada ve ülkemizde %35 civarındadır ve kadınlarda daha fazladır. Yani neredeyse her üç yetişkinden birinde metabolik sendrom bulunmaktadır. Günümüze hakim yaşam tarzı nedeniylede sıklığı giderek artmakta ve sonuçları daha tehlikeli olmaktadır

Metabolik sendrom kalp krizi ve inme dışında meme, prostat, kolon ve karaciğer kanseri riskini de arttırmaktadır.

Metabolik Sendromun Tanısı Nasıl Konur?

Bir kişide metabolik sendrom olduğunu söyleyebilmemiz için aşağıdaki beş faktörden en az üçünün bir arada bulunması gerekir.

Bel çevresinin kalın ve yağlı olması ( Abdominal obezite ). Bel çevresinin erkeklerde 102 cm, kadınlarda 88 cm’nin üzerinde olması.

Düşük HDL-kolesterol (iyi kolesterol) düzeyi: Kadınlarda 50 mg/dl, erkeklerde 40 mg/dl’den düşük olması..

Trigliserit düzeyinin 150 mg/dl üzerinde olması

Kan basıncının (tansiyon) 130/85 mmHg üzerinde olması

Açlık kan şekerinin 100 mg/dl üzerinde olması.

Metabolik Sendrom Oluşumunda Etkili Risk Faktörleri Nelerdir?

-Genetik yatkınlık , aile bireylerinde benzer tabloların bulunması

-Kilo artışı ve obezite

-Yetersiz fiziksel aktivite

-Yaşlanma

-Kadınlarda menopoz

-Karaciğer yağlanması

-Sigara içme

-Karbonhidrattan ve yağdan zengin diyet

-Polikistik over sendromu

-Gebelik diyabeti

Metabolik Sendromda İlk Belirti Bel Çevresinin Genişlemesidir.!

Metabolik Sendrom harekete geçmeniz için vücudunuzun size verdiği bir sinyaldir. İlk belirtisi abdominal obezite yani bel çevresinin genişlemesidir. Bunun arkasından insülin direnci gelişir. Hissedilebilir belirtiler büyük ölçüde insülin direncine bağlıdır. Bunlar:

Kilo artışı

Elma şeklinde bir vücut yapısı

Zihinsel olarak dalgınlık hali

Özellikle yemekten sonra uyku isteği, uyuklama

Yorgunluk

Karında şişkinlik, gaz ve hazımsızlık

Artmış iştah, şekerli gıda isteği

Depresyon

Metabolik Sendrom Varlığının Araştırılmasında ve Takibinde Yapılacak Laboratuvar Testleri:

-Açlık kan şekeri ve gerekirse şeker yükleme testleri

-Açlık insülini

-HOMA indeksi

-Hemoglobin A1C

-Lipid profili : Total kolesterol , LDL-kolesterol, HDL-kolesterol, Trigliserit ölçümü

-Hassas CRP ölçümü: Bu test kardiyovasküler hastalığın derecesini göstermesi açısından önemlidir.

-C-peptid: Bu test vücuttaki insülinin yeterli olup olmadığını gösterir.

Metabolik sendrom tedavisinin takibi için de bu testler aralıklı olarak tekrarlanır ve her zaman önceki değerler ile kıyaslanarak gidişata karar verilir. Bu testleri yaptırmak için mümkün olduğunca aynı laboratuvarın kullanılması takibi daha güvenilir kılacaktır.

Metabolik Sendrom Tedavi Edilmezse Kalp Krizi ve İnmeye Neden Olur.

Neyse ki tüm hayati risklerine rağmen metabolik sendrom geri dönüşümlüdür ve yaşam tarzı değişirse tamamen düzelebilir. Örneğin sadece vücut ağırlığınızın yüzde 5’ini kaybettiğinizde bile insülin direnciniz gerileyecek ve laboratuvar testleriniz düzelecektir. Tabi ki belirtileri geriye çevirecek ilaçlar da vardır ama tedavide en önemli adım ciddi yaşam tarzı değişikliğidir , hastayı buna ikna etmek tedavinin en zor bölümüdür.

Yaşam tarzınızı değiştirdiğiniz ölçüde kalp krizi , inme ve ölüm riskinizde azalma olacağını bilmelisiniz.!

Metabolik Sendromu Önlemek ve Kontrol Altına Almak İçin Yapılacaklarınızı

10 Adımda Sıralayabiliriz.

Kilo ver: (Vücut ağırlığının en az yüzde 5-10 ‘unu kaybetmek gerekir )

Düzenli egzersiz yap. Her gün 30-60 dk tempolu yürüyüş ya da 10.000 adım atın. Yüzme ve bisilete binme de önerilen egzersizlerdir.

Diyet yap. Diyetisyen kontrolünde meyve ve sebzelerden, tam tahıllardan ve kurubaklagillerden zengin bir diyet uygulanmalıdır.

Şekeri kısıtla

Tuzu kısıtla

Sigarayı bırak

Alkolü kes

Kan basıncı, kolesterol ve kan şekeri takiplerini yap ve normal sınırlarda tutmaya çalış

Az otur.

Stresten ve olumsuz duygulardan uzak dur.

Sağlıkla kalın..

Yazının devamı...

Vitamin B12 Düzeyinizi Ölçtürdünüz mü?

Vitamin B12 (kobalmin) DNA sentezi, kan hücrelerinin yapımı ve beyin-sinir gelişimi gibi temel yaşamsal olaylar için gerekli gerekli bir vitamindir. Yine hücre bölünmesi, yağ asidi sentezi , homosisteinin zararsız hale getirilmesi, sinirsel iletimin sağlanması gibi çok çeşitli biyokimyasal reaksiyonlarda da temel rol oynar.

B12 vitamininin tek kaynağı hayvansal kaynaklı proteinlerdir. En çok karaciğer, kırmızı et, tavuk, midye, süt ve yumurtada bulunur. Bitkisel herhangi bir kaynağı bilinmemektedir. Vücutta kalın barsakta bir miktar bakteriler tarafından sentezlenir ama bu B12 vitamini vücut tarafından kullanılamaz .

Vitamin B12 vücutta başlıca karaciğerde ve böbrekte depolanır. Dışarıdan hiç alınmasa bile depo edilebilen miktar vücudumuzun yıllık ihtiyacını karşılayabilir. Bu nedenle eksiklikte belirtilerin ortaya çıkması çok geç olur.

Vitamin B 12 eksikliğinin özellikle yaşlıları , gebe ve çocukları etkileyen önemli bir halk sağlığı sorunu olduğu düşünülürse belli aralıklarla vitamin B12 düzeyinin ölçülmesi eksiğin önlenmesi için uyarıcı olacaktır.

Vitamin B 12 Eksikliği Neden Oluşur?

Günlük vitamin B12 gereksinimi ise en az 2-3 mikrogramdır. Alımda ve emilimde bir sınırlama yoksa sıradan bir karma diyet bile bu ihtiyacı fazlasıyla karşılayacaktır.

Vitamin B12 eksikliğinde çoğu zaman sebep besinler ile yetersiz alımdır. Vegeteryanlarda, yoksulluk nedeniyle eksik alımlarda, alkoliklerde ise vücuttaki vitamin B12 tükenir ve eksiklik belirtileri oluşur.

Eksikliğin oluşması için diğer bir sebep emilimin bozulmasıdır. Pernisyöz anemili hastalarda kalıtsal olarak vitamin B12’nin bağırsaklardan emiliminde sorun vardır. Yine uzun süre mide koruyucu ilaç alanlarda , antidiyabetik ilaçlardan metformini kullananlarda mide-barsak ameliyatı geçirenlerde, kronik gastriti ve inflamatuar barsak hastalığı olanlarda emilim bozukluğuna bağlı olarak vitamin B12 eksikliği oluşur.

Eksiklik Belirtileri Nelerdir?

Vitamin B12 eksikliğinde DNA sentezi bozulur, kan hücrelerinin oluşumunda duraklama görülür ve yapılamaz. Sinirleri saran miyelin kılıfı sentezlenmez ve sinirsel iletim bozulur. Ve daha birçok biyokimyasal olay aksar. Tüm bunların sonucu olarak kan ve nörolojik sistem belirtileri başta olmak üzere aşağıdaki yaygın belirtiler görülür.

-Kansızlık (megaloblastik anemi) ve buna bağlı halsizlik, yorgunluk, çarpıntı

-Ağız içinde aft, düzleşmiş, parlak bir dil

-Tat ve koku alma duyusunda bozulma görülür.

-Bebek ve çocuklarda büyüme-gelişme geriliği, iştahsızlık görülür. Beyin ve sinir sisteminin gelişimi yavaşlar.. Böyle çocuklarda motor ve mental gerilik çevreye ve uyaranlara karşı ilgisizlik, apatik bir hal vardır.

-Yetişkinlerde ise beyin boyutunda küçülme, bilişsel yeteneklerde azalma

-Ellerde ve ayaklarda uyuşma, hissizlik, huzursuzluk, kuvvet kaybı

-Dengesiz yürüme, parmak uçlarında his kaybı ve uyuşma

-Psikolojik bozukluklar, duygulanımda dalgalanma ve özellikle depresif ruh hali

-Unutkanlık, hafızada zayıflama , bunama benzeri bir durum görülür.

-Vitamin B12 eksikliği homosistein düzeyini arttırarak kalp-damar hastalıklarını tetikler, melatonin düzeyini azaltarak uykusuzluk yapabilir.

-Sperm sayısında azalma ve buna bağlı olarak üreme yeteneğinde azalma (infertilite) yapabilir.

Tanı Nasıl Konur?

Bu belirtilerden birisi bile varsa Vitamin B12 eksikliği olabileceği düşünülmeli ve tanı için aşağıdaki testler yapılmalıdır.

1) Tam kan tetkiki ve , periferik yayma: Bu tetkiklerde varsa kan hücrelerinin sayısındaki azalma ve şekil değişiklikleri görülür.

2) Serum vitamin B12 düzeyi ölçülür.Eksiklik var ise çoğu zaman düşük düzeyde bulunur. Ancak bazen serum vitamin B12 düzeyi bozulmadan da eksiklik semptomları başlamış olabilir ve bu durum ek testler gerektirir.

3) Serumda metilmalonik asit (MMA) düzeyinin ölçümü.

4) Homosistein düzey ölçümü

5) Serumda LDH, indirekt bilirubin, folik asit düzeylerinin ölçümü

Tedavi:

Tedavi için hastaya vitamin B12 preparatları verilir. Vitamin B12 daha çok ağız yolu ile ya da kas içine enjeksiyon ile kullanılır. Ancak intranazal ve dil altı formları da vardır. Verilcek yol, miktarı ve tedavi süresi nedene bağlı olarak doktor tarafından belirlenecektir. Eksiklik diyet ile ilgili değil ise tedaviye ömür boyunca devam edilir.

Vegeteryanlarda vitamin B12 ilave edilmiş soya ürünleri, kahvaltı gevrekleri her gün alınacak takviye için iyi birer seçenektir. Ayrıca üreme çağındaki kadınlarda ve yaşlılarda da diyetin takviye edilmesi çok faydalı olacaktır

Vitamin B12 fazla miktarda alınırsa idrar ile vücuttan atılır, yani vücutta gereğinden fazla birikerek bir zarar oluşturmaz. Yine de günlük takviye için önerilen miktar 2 mikrogramdır.

Tedavi sonrası eksikliğin yol açtığı semptomlar hızla düzelir. Ancak tedavi edilmezse veya gecikilirse kansızlık ilerler , nörolojik hasarlar ise kalıcı olur. .

Tarama İçin;

Vitamin B12 eksikliği kansızlık vb. bulgulara yol açmadan sadece nörolojik ve psikiyatrik belirtilerle de başlayabilir. Bu nedenle psikiyatrik şikayeti olan her hastanın serum vitamin B12 düzeyine mutlaka bakılmalıdır.

Risk faktörü olanlarda, vitamin B12 düzeyi sınırda olanlarda ve 65 yaşından sonra yılda en az bir kez vitamin B12 düzeyi ölçülmelidir. Normal vitamin B12 düzeyi ml’de 200-900 pikogram aralığında olup üst sınıra yakın düzeyler tercihimizdir.

Sağlıkla kalın..

Yazının devamı...

Okul Öncesi Çocuğunuza Panoramik Bir Bakış

Bir çocuğun okula hazır olması ve başarılı bir okul yaşantısı için fiziksel ve ruhsal olarak sağlıklı olması, sosyal uyumunun sağlanması gereklidir. Okul öncesi sağlık kontrollerinin yapılması bu hazırlığın ihmal edilemez bir parçasıdır. Hatta bazı ülkelerde bu sağlık kontrollerinin yaptırılması zorunlu kılınmıştır. Okul öncesi dönemdeki bu sağlık kontrolleri aynı zamanda çocuklarda yılda bir kez yapılması gereken muayene ve tetkikler için de vesile olacaktır. Bazen sadece muayenenin bile olabilecek birçok hastalık hakkında bize ipucu verebileceği, yönlendirici olacağı unutulmamalıdır.

Okula Başlamadan Önce Yapılacak Sağlık Kontrolleri
Aşağıdaki Basamakları İçermelidir

-Ayrıntılı fizik muayene ile sistemik olarak tüm vücudun değerlendirilmesi

-Boy ve kilo ölçümlerinin yapılması, yaşa göre büyüme eğrilerinin ve vücut kitle indekslerinin değerlendirilmesi

-Yaşa göre belirlenmiş rutin laboratuvar testlerinin yapılması

-İşitme değerlendirmesi için işitme testleri

-Görme muayenesi ve görme keskinliğinin değerlendirilmesi

-Diş muayenesi ve varsa çürüklerin, gelişimsel bozuklukların tedavisi

-Spor yapan çocuklarda kas-iskelet sisteminin muayenesi ve gerekirse kardiyolojik konsültasyon

-Beslenme danışmanlığı

Okul Çağı ve Ergenlik Dönemi İçin
Yılda Bir Kez Yapılmasını Önerdiğim Laboratuvar Testleri

- Tam Kan Sayımı: Kansızlık, lösemi, enfeksiyon ve daha başka birçok hastalığın tanısında önemlidir.

- Tam idrar tetkiki: İdrar yolu enfeksiyonlarının ve böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesi için

- Açlık kan şekeri ölçümü: Diyabet ve diğer metabolik bozukluklarını erkenden saptamak için yapılmalıdır.

- Trigliserit ve kolestrol gibi kan lipidlerinin ölçümü: Kalp-damar hastalıklarını erkenden saptamak açısından önemlidir.

-Kan AST ve ALT düzeyinin ölçümü : Bu testler karaciğer fonksiyonları hakkında bize bilgi verecektir

- Kreatinin düzeyinin ölçümü: Böbrek fonksiyonlarını değerlendirmek için bakılır.

- Serum demir, demir bağlama ve ferritin düzeylerinin ölçümü: Demir eksikliği varsa saptanması için yapılır.

- Anti HBs ölçümü: Hepatit B bağışıklık durumunun değerlendirilmesi için yapılır. Yeterli bağışıklık yok ise hemen hepatit B aşılama programına başlanmalıdır.

- Anti HCV ölçümü : Hepatit C varlığını araştırmak için yapılan testtir.

- D vitamini, B12 vitamini, folik asit düzeylerinin ölçümü: Vitamin ve mineral eksikliği varsa erkenden saptamak için yapılır.

- Dışkı incelemesi: Gaitada parazit ve enfeksiyon varlığı mikrobiyolojik olarak araştırılır.

- Spesifik allerji testleri: Allerjiye yatkınlığı olan çocuklarda besinsel ve solunumsal allerjenlerin tespiti için yapılmalıdır.

- Büyüme hormon düzeyleri ölçülmelidir: Sadecebüyüme-gelişme geriliği bulunan ya da erken ergenlik belirtileri gösteren çocuklarda yapılmalıdır.

-Kurşun seviyesi ölçümü : Hava kirliliğinin yoğun olduğu yerlerde ve sanayi bölgelerinde yaşayan çocuklarda mutlaka bakılmalıdır. Kanda biriken kurşun nörolojik ve zihinsel bozukluklara yol açar ve zeka gelişimini olumsuz etkileyebilir. Kurşun düzeyi yüksek saptanırsa hemen tedaviye başlanır.

Yapılan testlerin sonuçları normal ise başka bir işlem gerekli değildir. Ancak anormal çıkan herhangi bir test; var olan ya da ileride oluşabilecek hastalıkların, motor ve mental gelişme geriliklerinin , hormonal bozuklukların erkenden saptanmasını sağlar. Böylece daha kapsamlı incelenmeler yapılır , önleyici ve tedavi edici faaliyetlere bir an önce başlanmış olur.

Okula Geri Dönüşlerde Dikkat Etmemiz Gereken Diğer Hususlar:

- El yıkama ve tuvalet alışkanlıklarının gözden geçirilmesi ve hatırlatmaların yapılması çocuğunuzun sağlığının korunması için çok kıymetli olacaktır.

- Rutin aşılama programının tamamlanmış olduğu kontrol edilmeli ve yapılmamışsa ilaveten hepatit A ve döneminde grip aşıları yapılmalıdır.

- Yeme-içme alışkanlıkları yeniden değerlendirilmeli, beslenme danışmanlarının yardımı ile gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.

- Çocukların günde 1,3-2 litre (6-8 bardak) , gençlerin ise 2,5 litre kadar su içmesi gereklidir. Yeterince su içmeyen çocuklarda baş ağrısı, baş dönmesi ve konsantrasyon bozukluğu görülebilir. Bu nedenle okulda yanına su verilmeli ve suya kolaylıkla ulaşabilmesi sağlanmalıdır.

- Taşıdıkları çantaların ağırlığı vücut ağırlığının en fazla yüzde 10’u olmalıdır, daha ağır çantalar sırt ağrısı ve iskelet sisteminde kalıcı olabilecek hasarlara neden olur.

- Derste ve bilgisayar başında olabilecek kötü duruş-oturuş pozisyonlarına dikkat edilmelidir.

- Ruh sağlığı sorunlarının çoğunun 14 yaşından önce başladığı bilinmektedir. Bu nedenle çocuklarımızın duygularının da farkında olmamız, onlarla konuşabilmemiz çok önemlidir. Okul öncesi dönemde bu açıdan da çocuklarınızı gözlemleyiniz, gerekirse bir uzmandan destek alınız.

-Ve mutlaka çocuğunuza ilişkin tıbbi bilgileri (astım, diyabet, kullandığı ilaçlar vs.), uyulması gereken talimatları okul hemşiresi ve okul idaresi ile paylaşınız.

Sağlıkla kalın..

Yazının devamı...

Demir Eksikliğiniz Var mı?

Demir eksikliği tüm dünyada en sık görülen besinsel eksikliktir. Günümüzde dünya nüfusunun dörtte birinde demir eksikliği bulunmaktadır. Başta çocuklar, üreme çağındaki kadınlar ve yaşlılar olmak üzere her yaşta görülebilir.

Vücuttaki demir depoları diğer elementlerin depolarına göre çok daha az olduğu için besinlerle yeterince demir alınmaz ise eksiklik belirtileri hemen ve bariz bir şekilde ortaya çıkar.

Demir eksikliğinin en sık görülen belirtileri çabuk yorulma, halsizlik, iştahsızlık, huzursuzluk, sinirlilik, saçlarda dökülme ve demir eksikliği anemisidir. Aneminin başlamış olması demir eksikliğinin ileri seviyeyelere ulaştığını gösterir.

Demir Eksikliği Anemisi

Ülkemizde en sık görülen anemi demir eksikliğidir. Demir eksikliği anemisi tek başına bir hastalık değil , demir eksikliğine neden olan diğer hastalıkların bir belirtisidir.

Vücuttaki demirin %70’i hemoglobin yapımında kullanılır. Hemoglobin ise kandaki eritrositlerin içinde bulunan ve başlıca görevi dokulara oksijen taşımak olan bir moleküldür. Dolayısı ile demir eksikliğinde yeterince hemoglobin yapılamaz ve eritrosit içindeki hemoglobin miktarı ve kandaki eritrositlerin (kırmızı kan hücreleri) sayısı azalır. Sonuçta dokulara yeterince oksijen taşınamaz ve eksiklik derecesine göre anemi belirtileri ortaya çıkar.

İleri Dönem Demir Eksikliği Anemisinde Öğrenme Güçlüğü Ve Unutkanlık Bile Oluşabilir.

Anemik hastalarda genel demir eksikliği belirtilerine ilaveten solukluk, halsizlik , kronik yorgunluk , nefes darlığı , tırnak bozuklukları, toprak yeme isteği , huzursuz bacak, kalp hızında artma gibi belirtiler görülür. İleri dönem demir eksikliği anemisinde ise hem çocuklarda hem de erişkinlerde dikkat eksikliği ve algılama bozuklukları ortaya çıkar. Bu çocuklarda öğrenme güçlüğü vardır ve okul başarıları azalır. Hatta anemik çocuklar oyun oynarken bile tutuk ve yavaştırlar. Yetişkinlerde ise unutkanlık, huzursuzluk, gerginlik ve depresif bir ruh hali vardır, çalışma performansları olumsuz etkilenir.

Demir Eksikliği Anemisinde Tanı İçin Basit Kan Testleri Yeterli Olmaktadır.

Ayrıntılı bir öykü ve muayene sonrasında tanı için aşağıdaki kan testleri yapılır.

-Kan hücrelerinin sayısını ve içindeki hemoglobin miktarını gösteren tam kan tetkiki (hemogram)

- Kan hücrelerinin mikroskop altında incelendiği yapılan periferik yayma

- Serumda demir, demir bağlama kapasitesi , transferrin saturasyonu ve ferritin düzeylerinin ölçümü.

Serum Ferritininin Azalması Demir Eksikliğinin En Güçlü Göstergesidir.

Demir eksikliği anemisinde kandaki demir ve hemoglobin konsantrasyonu azalmış, total demir bağlama kapasitesi artmış olarak bulunur. Ayrıca demir depolarının miktarını gösteren ferritin miktarı azalmıştır. Serum ferritininin azalması demir eksikliğini gösteren en güçlü testtir.

Tüm bu testlerle demir eksikliği anemisinin varlığı kesinleştirilir . Bundan sonra ise demir eksikliğine neden olan hastalığın bulunmasına yönelik testler yapılmalıdır.

Demir Eksikliğinde Öncelikle Besinler İle Eksik Olan Demirin Yerine Konulması Gerekir.

Besinlerle günlük alınması gereken demir miktarı 8-18 mg’dır . Eksiklik saptanmışsa ve/veya kayıp fazla ise bu miktarın arttırılması gereklidir. Gebelik döneminde günlük demir ihtiyacı 27 mg’a kadar çıkabilir.

En fazla demir içeren gıdalar ; et ve et ürünleri, karaciğer, kuru fasülye, nohut, mercimek, yumurtanın sarısı tavuk ve deniz ürünleridir.

Yeteri Demir Alımı Kadar Yeterli Demir Emiliminin Sağlanmasıda Önemlidir.

Gıdalarla alınan demirin ancak yüzde 10-15 kadarı emilebilir. Neyse ki hayvansal gıdalar ile alınan demirin emilimi diğerlerine göre daha fazladır. Ama en fazla demir içeren dana karaciğerinin bile 100 gramında sadece 8,8 mg demir vardır ve bunun en fazla yüzde 15’inin emilebildiği de bir gerçektir.

C Vitamini Demirin Sindirim Kanalından Emilimini Arttırır.

Emilimi arttırmak için et ve et ürünleri bol sebze ve yeşillikler ile tüketilmelidir. Ayrıca baklagilleri ve sebzeleri et ile pişirmek, yumurtayı portakal suyu ile tüketmek emilimi arttıracaktır. Yine emilimin maksimum düzeyde olması için emilimi engelleyen süt ve süt ürünlerinin, çayın ana öğünlerde değil ara öğünlerde alınması, mayalı ekmek tüketilmesi önerilir.

Demir eksikliği tanısı konduktan sonra yeni beslenme planına ilaveten hemen demir destek tedavisine başlanır.

Bunun için ağızdan veya damar yolu ile verilen demir ilaçları kullanılır.

Demir Eksikliği Oluşumunu Önlemek İçin Bebeklere İlk 6 ay Sadece Anne Sütü Verilmelidir.

İlk 6 ay sadece anne sütü verilmeli, 6 .aydan sonra ise mutlaka demirden zengin ek gıdalar başlanmalıdır. Bunlara ilaveten 4-12 ay arasındaki her bebeğe ve 3. ayını bitirmiş gebe kadınlara mutlaka demir desteği verilmeli ve takibi sağlanmalıdır. Bir yaşına dek inek sütü alımı engellenmeli, bir yaşından sonra ise inek sütü demirden zenginleştirilmiş formulalar ile verilmelidir.

Demir Tedavisi Devam Ederken Mutlaka Eksikliğe Sebep Olan Asıl Hastalık Bulunmalıdır.

Bunun için her yaş grubunda özeliklede çocuk ve yaşlılarda sindirim sisteminde emilim bozukluğu yapan hastalıklar , üreme çağındaki kadınlarda ise aşırı vaginal kanama ve buna sebep olan hastalıklar araştırılmalıdır. Yaşlılarda ve erişkin erkeklerde ise dışkı ile kronik kan kayıplarına sebep olabilen mide-bağırsak hastalıkları araştırılmalıdır. Altta yatan hastalık bulunduktan sonra bu tedavi edilir ve yeniden eksiklik oluşmaması için demirden zengin diyete ve idame dozunda tedaviye devam edilmelidir.

Sağlıkla Kalın..

Yazının devamı...

Hastalıkta ve Sağlıkta Probiyotikler

Beslenme ve sağlık arasındaki ilişki binlerce yıldır bilinmektedir. Aynı şekilde bağırsak florasının sağlık üzerindeki etkileri modern tıbbın ilk zamanlarından beri bilinip , araştırılmakta ve hakkında çok şey söylenmektedir. Ben bu yazımda; bağırsak florasının doğal üyesi olan probiyotik bakteriler ve onların destekçileri prebiyotik gıdaların diyetimizde bolca bulunması gerektiğini tekrar vurgulamayı , aşağıdaki bilgiler ile biraz olsun kafa karışıklığınızı gidermeyi amaçladım…

Probiyotik Nedir?

Ağız yolu ile vücuda girerek kalın bağırsağa ulaşan ve orada çoğalarak insan vücudu için faydalı etkiler oluşturan mikroorganizmalara verilen isimdir. Probiyotik bakteriler sindirim enzimlerimden etkilenmeden bağırsağa kadar ulaşırlar ve burada bağırsak duvarına tutunarak mikrofloranın bir parçası haline gelirler. Probiyotiklerin en önemli görevleri hastalık yapıcı (patojen) mikroorganizmaların çoğalmasını engellemek ve bağışıklık sistemini düzenlemektir.

Probiyotik Bakteriler Nelerdir?

Bifidobakteriler, laktobasiller , enterokoklar, streptococcus termophilus ve saccharomyces boulardii etkileri en iyi bilinen probiyotik mikroorganizmalardır.

Probiyotik İçeren Gıdalar:

Probiyotik gıdalar fonksiyonel gıda kategorisindedir. Bir gıdanın probiyotik olabilmesi için 1 gramında 1 milyardan fazla probiyotik bakteri içermesi gereklidir. Bilinen en iyi probiyotik kaynakları ; anne sütü, kefir, yoğurt, peynir (özellikle chedar peyniri, eski kaşar), turşu, lahana turşusu, boza, bira, kırmızı şarap gibi fermente gıda ürünlerdir.

Ayrıca probiyotik etki oluşturmak ve güçlendirmek için çeşitli gıdalara probiyotik bakteriler eklenebilir. Piyasada tedavi ya da gıda takviyesi olarak kullanılan kapsül ya da tablet formunda probiyotikler de bulunmaktadır.

İnsanlarda kullanılacak probiyotik bakterilerin insan kökenli olması zorunludur.

Probiyotik için önerilen günlük doz 1 milyar ile 20 milyar “colony forming unit” (cfu) dur.

Probiyotiklerin Faydaları:

Zararlı bakterilerin çoğalmasını ve barsağa yerleşmesini engeller. Ayrıca bu bakterilerden oluşan toksinleri bağlayarak mekanik bir bariyer oluştururlar ve bu maddelerin bağırsaktan kana geçmelerine engel olurlar.

Hastalıklara karşı bağışıklık sistemini güçlendiriler. Bağırsaktaki probiyotik bakterilerin sayısı arttıkça immünoglobulinlerinde (antikorlarların) miktarının arttığı gösterilmiştir.

Anti-kanserojen etkileri vardır. Probiyotiklerin tümör oluşumunu ve büyümesini engellediğini gösteren çalışmalar vardır . Probiyotikler başta kolon kanseri olmak üzere meme ve mesane kanseri için koruyucudur.

İdrar yolu enfeksiyonları, vaginal enfeksiyonlar için koruyucu ve tedavi edicidir.

Antibiyotiğe ve kemoterapiye bağlı ishalleri ve viral gastroenteritleri önler, tedavisinde kullanılır.

H.pilori bakterisine bağlı gastritlerin tedavisinde kullanılır.

Laktoz intoleransının ve diğer gıda intoleranslarını önlerler.

İltihabi barsak hastalıklarının oluşumunu önler, atakların sayısını ve şiddetini azaltır.

Allerjik deri lezyonları için koruyucu ve tedavi edicidir.

Kan kolesterol düzeyini düşürürler.

Probiyotikler salgıladıkları nörokimyasallar ile nöro-psikiyatrik hastalıkları önlerler ve bu özellikleri nedeniyle başta depresyon ve anksiyete olmak üzere birçok psikiyatrik hastalık tedavisinde takviye olarak kullanılırlar.

Prebiyotik Nedir?

Ağız yolu ile alınıp sindirilmeden kalın bağırsağa kadar gelen ve burada fermente olarak bağırsak mikroflorasını düzenleyen gıda maddelerine prebiyotik denir. Prebiyotiklerin asıl etkisi probiyotik bakterilerin sayısını arttırmaktır. Ortamda prebiyotiklerin bulunmasının probiyotiklerin sayısını yüzde 50’den fazla arttırırdığı gösterilmiştir.

Prebiyotik Maddeler:

İnülin, oligosakkarit, laktosukroz, laktulozdur.

Prebiyotik Kaynakları

Prebiyotik içeren gıdalar da fonksiyonel gıda kategorisinde kabul edilir. En fazla prebiyotik madde içeren gıdalar ; soğan, sarımsak, yer elması, hindiba, enginar, buğday, arpa, çavdar, mercimek, soğan, sarımsak, muz, kuşkonmaz, pırasadır.

İnülin en temel prebiyotiklerden biri olup asıl kaynağı hindiba bu bitkisinin kökleridir. Bu madde besin endüstrisinde prebiyotik amaçlı kullanılır. İnülin ve oligosakkaritler tatllandırıcı ve yağ benzeri etkileri nedeniyle de çeşitli besin maddelerinin içeriğine eklenmektedir.

Anne sütü ve kolostrum (ilk gelen anne sütü) çok yüksek oranda prebiyotik (oligofruktoz) içerir. Anne sütü alamayan bebekler için geliştirilen formül mamalara da prebiyotik etkisi için oligofrüktoz eklenmektedir.

Günlük alınması gereken prebiyotik miktarı 2- 20 gr kadardır. İleri yaşlarda ve hastalık dönemlerinde diyetteki prebiyotik gıdaların miktarı arttırılmalıdır.

Prebiyotiklerin Faydaları:

Mikroflorada yer alan yararlı baktarilerin (probiyotik) miktarını ve aktivitesini arttırır, zararlı bakterilerin çoğalmasını engellerler.

Bağışıklık sistemini güçlendirirler. Özellikle inülin bir probiyotik olan bifidobakterilerin sayısını arttırarak immünoglobülinlerin sayısını arttırır.

Mide ve bağırsak hareketlerini düzenlerler.

Kalsiyum ve magnezyumun emilimini ve biyoyararlanımını arttırır, kemik erimesinden korurlar.

Allerjik durumları, gıda intoleransını azaltıcı etkileri vardır.

Kan kolesterol ve trigliserit düzeyini düşürürler.

Kolon kanseri gelişim riskini azaltırlar.

Obeziteyi engeller. En önemli prebiyotik olan inülin iştahı azaltır ve tokluk hissi verir. İnülin en fazla hindiba ve yer elmasında bulunur.

Sinbiyotik Etki :

Prebiyotiklerin ve probiyotiklerin beraber kullanılması ile elde edilen yararlı etkiye sinbiyotik etki denilir. Sinbiyotik etki için genellikle probiyotik olarak laktobasiller ve bifidobakteriler, prebiyotik olarak inülin ve oligofrüktoz birleştirilir.

İyi bir sinbiyotik kombinasyonun olumlu etkilerinin 1 gün – 1 hafta arasında başlaması gerekir. Yine en iyi sinbiyotik etki için;

Kişinin sağlık durumuna, bulunduğu popülasyona göre probiyotik bakteri seçimi yapılmalıdır.

Son kullanma tarihine kadar probiyotik bakterilerin canlı kalacağı koşullar açıkça belirtilmelidir ve sağlanmalıdır.

Hazırlanan preparatların doğru zamanda , doğru miktarda ve en az 4-8 hafta düzenli kullanılması gereklidir.

En iyi sinbiyotik etki için en doğru yol bir uzman yardımı ile size en uygun probiyotik ve prebiyotikleri belirleyerek kendi mayalarınızı oluşturmanızdır.

Sağlıkla kalın..

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.