MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Özlenmeyen Harfler, Hiç Sevilmemiş Kelimeler

Eli hiç kaleme kağıda gitmeyen insanlar var.

Bir beyaz kağıda, güzel uçlu bir kaleme eli gitmeyen insanlar.

Lazım olunca evde, dükkanda, çantasında bir not kağıdı, bir kalemcik bulamayan.

Çok az ‘yazan’ insanlar var.

Yaratıcı yazmaktan bahsetmiyorum; düpedüz yazmak, yazıvermek, harfleri kağıda düşürmek, sözcüklerden cümleler yapmaktan.

Noktalar ve virgüllerden . . .

Büyüklerden küçüklerden, satırların güzel başlarından.

Mesela bir taksiciden fiş istediğim zaman, kalemle kağıtla ilk defa tanışıyormuş gibi harfleri can çekişerek, kalemi dakikalarca kağıt üzerinde yuvarlayarak yazışı çok garibime gidiyor.

Bir beyaz yakalı, o malum sarı ufak kağıtlara sözümona dünyanın en acil mesajını yazarken bile harfleri akıtamıyor, öylece bırakamıyor ya kağıda, o da çok garibime gidiyor. Halbuki elektronik postalarken ne de çabuk ve düzgün düşüyor harfler ekrana.

Bir ev kadınının kimlik numarasını kocasına vermek için evde kağıt arayıp bulamaması, bir adamın kendi dilinde iki satır yazmamış oluşunun ardından yıllar geçmesi, öğrencilerin okul biter bitmez defteri kalemi yakmaları . . .

Nasılsa aşk mektupları artık 'vatsap'tan.

Sonra, o akıllı telefonlarıyla uçuş uçuş, bol keseden, lüzumsuzca mesajlar döşeyen insanların mecbur kaldıklarında, eğreti kalem tutuşları geliyor, gözümün önüne.

İlkokulun ilk günündelermiş gibi.

Koca koca insanlar.

Çirkin çirkin harfler.

Hiç sevilmemiş.

Özlenmemiş.

Kaskatı.

Eğilmeyen, bükülmeyen, dans edemeyen, engellenmiş, kağıtlardan yıllarca alıkonulmuş harfler.

Şansları yaver giderse evde bitmiş bir tükenmez kalem veya ucu kırık kurşun kalem bulanlar düşüyor aklıma sonra . . .

Peçeteye, tuvalet kağıdına, gazete sayfasının ucuna yazanlar . . .

Otuz senelik telefon defterinin "notlar" kısmındaki sararmış sayfalardan birinin gelişi güzel yırtılıp, üstüne tapu veya sigorta numarası gibi önemli bilgi yahut alınacaklar yazılması:

"2 ekmek, 1 Milliyet, bulmaca ekini unutmayasın" (Noktalamaları ben ekledim, içim elvermez.)

Ne bileyim,

Tuhaf işte.

Garibime gidiyor.

Vebalı gibi.

Yasaklı sanki.

O güzelim kağıtlar ve kalemler.

Bazı evlere hiç girmiyor.

Fotoğraf: Michelle True

Yazının devamı...

Hayatta Sanki Daha Önemli Bir Şey Yokmuş Gibi Hala Özgürlük İstiyoruz!

Ekin öyle erkek,

İktidar öyle erkek,

Tanrılar öyle erkek,

Sokaklar öyle erkek ki.

Hani bize yer?

Hani bize nefes?

Hani bize aşk?

Hani bize hayat?

İçinde gerçekten varlık gösterebileceğimiz tek bir hayat? Hani? . .

O kadar da değil yahu, halbuki etrafta öyle çok şey var ki, biz kadınlar için yaratılmış! Hemen bir sürü şey geliyor aklıma.

Mesela . . .

Henüz altı bezli bebeyken ayrılan oyunlar, genç kız bile olmadan başlayıp evliliğe dek süren cinsel yasaklar ve kendini kocaya saklamak, bekaretini kırmızı kurdelelerle ve çeyizlerle süsleyerek bir erkeğe vermek, kanlı çarşafları el aleme sergileyerek namus teyidi, evinin kadını olmak, çocuk yapıp saçını süpürge etmek, eve ve çocuğa dair işlerde yalnız kalmak, geceleri koca tecavüzüne uğramak, hiç bir zaman tamamıyla mutlu olamamak, hep bir yanın eksik kalması, takdir ve teşekkür bekleyerek ve alamadan ömrün geçip gitmesi bizim için değil mi?

İçine giremediğimiz, tutup koparamadığımız, doya doya yaşamaktan utandırıldığımız, uzak tutulduğumuz hayatlar bizim için değil mi?

Aşk olsun,

Düşsüz, kahkahasız kalmak, susmak, bacaklarını toplamak, bacaklarını açmak, sineye çekmek, gülücüklerle hayata bağlanan bir bebekken, var oluşunu git gide hiç ederek günleri bitirmek bizim için değil mi?

Bütün bu duygusal tatminsizliğin, ‘yok’ bir hayatı can hıraş yaşama gayretinin onulmaz yorgunluğu üstüne küfür, dayak yemek ve öldürülmek bizim için değil mi?

Gördünüz mü?

Hayatta neredeyse her şey bizim için. Üstelik sanki daha önemli bir şey yokmuş gibi şu üç günlük yaşamda, hala özgürlük, hala hak ve hukuk, hala aşk (yok artık!) istiyoruz.

Halbuki erkeklere hiçbir şey bırakmamışız; yiyip içip, işlerine geldiği gibi yaşamaktan başka.

Yahu sokakta kahkaha atsan ne olur, atmasan ne olur? Çok istiyorsan hobi olarak evinde yine at. (Komşular duyarsa, kocan kahpelikle suçlarsa karışmam ama.)

“KADIN SESLERİ” Bugün Çıkıyor

İşte yine olan bir kitap bugün, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde çıkıyor:

Kadın Sesleri, KafeKültür Yayınları’nın üç yıldır devam eden “Kadın Öyküleri” serisinin son kitabı. Kadın kimliği, savaş, futbol, fuhuş ve aşk konulu derlenmiş öykülerden oluşan serinin noktası; Özgecan Aslan’ın katli ardından otuz iki kadın yazar tarafından can verilen bir kitap.

Editörlüğünü Halil Gökhan’ın yaptığı kitabın basın bülteninde “Bu kitap keşke yazılmasaydı” diyor. “Kitap, kadınların sesleri çıkmadığı için yazıldı. Ama Kadın Sesleri çıksın diye de yazıldı.”

Kadın Sesleri'nde birbirinden ilginç, iç yakıcı, umut verici, sorgulatıcı öykü, şiir ve düzyazıyla başbaşa kalacak okur. Yazarların hikayeleri yüzleşmeye, paylaşmaya ve büyütmeye sonuna kadar değer. Yazarlar arasındaki CHP Brüksel Temsilcisi Kader Sevinç’in taciz öyküsü ise son derece ilginç. Hatta Özgecan ile neredeyse bire bir aynı. Sadece o gün, o son otobüste telefonunun şarjı olduğu için ailesini arayarak kurtulmuş Sevinç . . .

Benim de bir şiirimle ses verdiğim kitap, bugünden itibaren kitapçılarda; bağır çağır, kahkahalarla, hatta dans ederek isteyiniz.

ARZU ETİ POLAT - AYCAN TÜRK - AYTÜL HASALTUN - BESTE YURTKAL - CANDAN SELMAN - ÇİĞDEM KESKİNBIÇAK - ELİF KAPTANOĞLU ÖNCEL - ELİF KARACA - EMİNE EBRU - EZGİ DEMİR - FATMA BURÇAK - FÜSUN AYMERGEN - H. GİZEM TAŞ - GÖZDE ARTIKASLAN - GÜLNAZ KIZILDAĞ - GÜLRU PEKTAŞ - HÜLDA ÖKLEM SÜLOŞ - KADER SEVİNÇ - MELİKE ASLI ŞAHİNSOY - MELİS OLÇUM - MUKADDER KAYHAN - MÜNİRE ÖZGENCAN - NESLİHAN YILDIZ - ÖZLEM TÜM - RAŞEL RAKELLA ASAL - RÜYA İNCİ - SIDIKA SARPEN PABUÇCU - SİMGE ÜNGÖR - ŞİRİN PARKAN - VUSLAT ERKMEN - YAPRAK ZORLU - ZEYNEP ESRA

Öykü/Yaşantı/Yazı
Editör: Halil Gökhan
160 sayfa-KAFEKÜLTÜR YAYINCILIK
ISBN: 978-605-143-153-6
15 TL - 13,5 * 20 cm

Yazının devamı...

Bunca Acıya Rağmen Neden İnsanlar Başkaldırmıyor?

“Neden, peki ya neden ?” diye isyanla sorarız ya hep . . .

"Bunca acıya rağmen neden insanlar başkaldırmıyor?"

Neden böylesine “usluca” kabulleniyorlar aç, açıkta kalmayı, yenidoganların ölümlerini, dayak yiyen çocukları, katledilen kadınları, düşünürleri, sanatçıları?

Her köle, bir gün “efendi” olma hayali ile köle olmayı kabul eder.

Ve böylelikle başkaldırmaz.

İstikbale dair büyük hayaller vardır: Daha zengin olunacak, bir parti lideri, CEO, "başbuyurucu" veya hiç olmadı; "asileri ortadan kaldırma derneginin başkanı" olunacaktır.

Halbuki, eğitim, sağlık, gençlerin sorunları, sokak hayvanlarının refahı, trafik çilesi, şehircilik, doğayı koruma ya da her hangi bir başka alanda, insanlığın gerçek anlamda mutluluğuna yarayacak tek bir alanda olsun, sorumluluk üstlenmek . . . zordur. Risk taşır.

Devrimci güdüler ve büyük bir özgürlük ideali olmadan başkaldırılmaz.

Oysa ki, bir damla gerçekliğe, bize yeni “özgürlük yasaları”, köprüler ve yollar getireceğini söyleyen bir "büyük küçük adam"a inanmak ve onun boyunduruğuna girmek ne kolaydır. İnsan, üstündeki tüm sorumluluk yükünü ona devrettiğinde derin bir oh! çekebilir.

Biz modern çağın parlak köleleri, gürültü patırtıdan uzak, garantili birer hayat isteriz kendimize. Ve işte bu yüzden kişisel özgürlüklerimizi ulusal özgürlükler, sorgulanması yasak bir takım inançlar ve kokuşmuş geleneklerin, toplumsal gerekliliklerin buyurdukları altında bir çırpıda feda ederiz.

Kendi ellerimizle, kendimize yeni efendiler yaratır, onları başımızın tam üstüne yerleştiririz. Sıcak zindanlar inşa ederiz kendimiz için, istemekten başka işe yaramayan ellerimizle.

Kendi kendinin efendisi olamamak . . .

Basit . . . Sorumululuk istemeyen . . . Devrimci ve özgürlükçü, “tehlikeli duygular”dan uzak, hatta tüm coşkulardan arınmış bir yaşam arzusu.

Neden?

Çünkü coşku denen inişler ve çıkışlar, insanın gelip karnına, iman tahtasına yerleşen duygular, akıl ve fikir işleri “kişilik zırhlarımızı" deler. Onlarca yıldır kaskatı kesilmiş, çarpık da olsa kendi içinde bir dengeye varmış, üstüne can hıraş uğraşılmış o kaya gibi kişilik savunmalarımızı alt üst eder!

Öyleyse, arada bir içinde yaşanan bataklığın yüzeyine çıkıp, özlemle doğaya, iyiye ve güzele sarılırmış gibi yapmak . . . Ama hemen ardından, efendiyi “yaşa, var ol!” diye selamlayıp, çamura geri batmak . . . Ve zindana geri dönmek . . .

Kulağa “garantili” geliyor . . . Öyle degil mi?

Her köle, bir gün efendi olma hayali ile ayağındaki o ağır zinciri taşır.

Aslında, uğrunda neleri feda ettiğini belki de hiç bilmeden . . .

Yazının devamı...

Tanrılar Göz Göze Gelmez

Yolda, sokakta rastlayıp da konuşmadığım kedi yoktur. Yanımda yiyecek olsun, olmasın mutlaka selam verir, hal hatır sormadan geçmem. Onlar, hayatla bağlantımdaki en kıymetli halkalardan biri. Bu yüzden, zaman zaman hayatı onların aracılığı ile yorumlamaktan hoşlanırım.

Kedi, insanoğlu da dahil, canlılar aleminde “samimi iletişim”i en fazla önemseyen hayvanlardan biri. Açıkça, bu konuda diğer can dostlarımız köpekler kadar değiller. Fakat kimilerinin bunu bahane ederek kedileri görmelerine müsamaha etmeyeceğim.

Kedi, sen eğer iyi niyetini belli eder, sabır gösterirsen yamacına gelir, seni koklar, ayaklarına bacaklarına sürtünür ve bir dahakine seni hemencecik tanıyabilmek için üstüne kokusunu bırakır. Bu, biz insanların anlamamak için direttiği ve nedense hoşlanmadığı muhteşem bir “Merhaba” deme şekli, araya bir güven bağı inşa etmenin çok hızlı, basit ve bazılarının yine irkileceği üzere bir yoludur. Bana kalırsa çok da kibar bir jesttir. Bir diğer karşılaşmanızda sana “Tanışıyor muyuz bayım?, Hayrola ablacığım?” dememek içindir. Buna karşılık biz, onlar için “sülük”, “yalaka” ve birbirimizden bahsederken sarfettiğimiz diğer çirkin hitapları kullanmayı tercih ederiz. Elbette, kendi kendimizi doğadaki en mühim yaratık sanmak çok havalı bir şeydir.

Yıllar önce bir arkadaşım kedileri sevdiğini ama onlarla bir şekilde iletişim kuramadığını söylemişti, ona verdiğim minik tüyoların, aslında evrensel iletişimin kendisi için mutlak olduğunu sonradan anladım.

Kediler göz göze gelmek ister. İster yakın, ister uzak olayım, ilk kez rastladığım bir kediye yanaşmak istersem, onunla vakit kaybetmeden göz göze gelirim. Gözümde gözlük varsa muhakkak çıkarıp, gözlerimi rahatça görmesine izin veririm. Kedilerle uzun vakitleri paylaşmış kimselerin bildiği o selamı veririm; kediler gözlerini sizden ayırmadan ve yavaşça kırparak “Merhaba” derler. Yan yana gelmemize yakın, yere çömelir veya oturur, iki elimi de açarak yere koyarım. Bu aynen Amerikan filmlerindeki “Ellerini görebileceğim bir yere koy” mevzusudur. Ona taş ve benzeri yabancı bir cisimle zarar vermeyeceğimi görmesini isterim. Bundan sonra bana inanması için sabırla ve sakinlikle beklerim. Bunun için, bir süre öylece birbirimizin yüzüne bakarız. Sessizlik içinde ve başka hiç bir şey yapmadan geçen bir kaç saniye sonrası, ancak insanlar tarafından korkutulmuş, canı yakılmış kediler tereddütte kalır ve bunlardan bazıları ne yazık ki gelmez. Ama içleri hala “kaynaşma” hevesiyle dolu olan tüm kediler, tatlı miyavları ve sıcacık dokunuşları ile sizinle konuşmaya başlar.

Joe Wright’ın Hanna (2011) isimli filminde, 16 yaşına kadar dünyanın bir ucunda, insan topluluklarından çok uzakta yaşamış bir genç kızın hikayesi anlatılır. Hanna, ilk kez biz kentli insanların “medeniyet” saydığımız alanlara ayak bastığında, babasıyla buluşmak üzere Wilhelm Grimm Evi’ne, izleyiciye ilk ve sığ bir bakışla “delimsek” görünen adama gider. Knepfler ona bir pasaport uzatır: “Bir de yeni bir fotoğrafın gerekiyor.”

– İyi de neden ismimin bir kağıdın üzerinde yazmasına ihtiyaç duyayım ki ?

Ve o zaman Knepfler çabucacık ama içime işleyen o cevabı adeta anlayanın alnına yapıştırıverir. “Biz, hepimiz, kağıtlar ve bilgisayarlara ihtiyaç duyarız; böylece kimse kimsenin yüzüne bakmaz ve ismini sormaz.”

İnsanlar, bırak birbirlerinin gözlerinin içine bakmayı, yüz yüze iki içten kelimeyi aşağılık duygusu, kıskançlık, tepesine binme ve yok etme arzusundan bağımsız olarak paylaşmayı çoktan unutmuş durumda . . .

Bununla beraber, katıksız bir göz göze gelme ve minik bir sürtünme yoluyla yanındakiyle iletişim ve güven bağı kuran kedileri hor görmekteler. [Söylemeye gerek yok, kediler, bu yazıda elbette tüm hayvanları temsil ediyor.] Bunun sebebi, insanın birbirinin gözünün içine az önce bahsini ettiğimiz dalavereden arınarak bakmasının gerçek anlamıyla “zor”; “güven bağı” denen şeyinse, artık çok uzaklarda, masallar ve romanlarda varlığını sürdürecek kadar oluşudur.

Hayvanlar iki durumda göz göze gelmeyi vazgeçilmez sayarlar; güven bağı kurmak istediklerinde ve ortada bir anlaşmazlık olduğunda. Her iki durum da iletişimi gerekli kılar. Kendini doğadan ve hayvanlardan koparışı ile Tanrılarla bir ve sayan insanoğlu, şu an bu iki ‘hayati’ durumda da karşısındaki ile göz göze gelemeyecek kadar sahtekar, ürkek ve yitik durumdadır. Tanrı olma yolunda göz göze gelmenin anlamını yitirmiştir, insanoğlu.

Sözün kısası, “insanca” iletişim, mazide kalmıştır.

Öyle ya, Tanrılar göz göze gelmez; iyiyi ve doğruyu gösterirler, kağıtlar ve artık bilgisayarlarla.

Fotoğraf:

Yazının devamı...

İstanbul 33. Defa Kitap Kokuyor!

Yepyeni ve bambaşka bir dünyanın kapılarını “hop!” diye aralamak . . .

İçine girmek, tam orada olmak, o olmak, “kahraman” olmak, iyi adama benzemek, kötü adamı sevmemek, bazen bitmesin diye azar azar okumak, bazen yeniden ve yeniden okumak, hatta ezberlemek, herkese anlatmak ya da yalnız kendine saklamak . . .

Kitaplar olmasaydı; hikayeler, romanlar ve şiirler? Bu kadar kolay aralanır mıydı o kapılar?

“Sinemamızın 100 Yılı”

Çarçabuk bir sene daha geçiverdi; İstanbul 33. kez Kitap Fuarı’na ev sahipliği yapıyor. Yine aynı yerde; Beylikdüzü Tüyap’ta memleketten ve yurt dışından 850 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla, onlarca söyleşi, panel, etkinlik ve dinletiyle, toplamda 270 etkinlik ile 8-16 Kasım boyunca ortalık kitap kokuyor.

Bu seneki tema; “Sinemamızın 100 Yılı” ve “Onur Yazarı” Atilla Dorsay. Fuar boyunca oyuncu, yönetmen ve pek çok yazarın katılımıyla Atilla Dorsay'ın sinema eleştirmenliği, yazarlığı ve yaşamı üzerine söyleşiler gerçekleşecek. Bu bağlamda, "Renkli Sinemaskop Bir Hayat: Atilla Dorsay" sergisini gezmenizi ve koca bir serüvene tanıklık etmenizi öneririm.

Kitap Fuarı’nın bu seneki “Onur Konuğu” Macaristan’ın sloganı, Nazım Hikmet’in şiirine atıfta bulunarak; “Bir Bahçeden Bir Bahçe'ye”. Macar kültürüne değmek için 8-11 Kasım arasında Uluslararası Salon’da bulunarak, Macar yazarlar Peter Esterhazy, Laszlo Darvas, Dora Csanyi, Katalin Szegedi, Peter Zilahy, Toth Krisztina, Spiro Gyorgy, Mihaly Hoppal, Timur Davletov, Fodor Pol ve David Geza ile buluşabilirsiniz. Yanısıra, Macaristan'ın ünlü yemek blogu yazarı ve programcısı Zsofia Mautner’ın etkinliğine de uğramak gayet keyifli olabilir.

Macar edebiyatı haricinde, 40 yabancı yazar da bu sene fuarda olacak.
Sinema teması kapsamında aralarında senarist ve yazar Petros Markaris, Polonyalı yazar Janusz Glowacki, eleştirmen ve sinema tarihçisi Philip Kemp, roman yazarı Tess Geritsen, Gleen Meade, çevirmen ve yazar Maureen Freely bahsi geçen yazarlardan bir kaçı.

33. İstanbul Kitap Fuarı, hafta içi 10:00 - 19:00 ve haftasonu 10:00 - 20:00 saatlerinde ziyaret edilebilir. Geçen sene olduğu gibi bu sene de fuarı, öğrenci, öğretmen, emekli ve engelliler ücretsiz gezebilecek. Fuarın giriş ücreti 5 TL.

İmza günlerine, söyleşilere, etkinliklere ve programın tümüne bakabilirsiniz.


"İçimizdeki Öteki"


Kitap fuarı ile yine eş zamanlı düzenlenen 24. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı, (ARTİST 2014), kitap kokusunu içinize bol bol çektikten, yeni kitaplarınızı çantanıza attıktan, kollarınızın altına sıkıştırdıktan sonra gezmeyi ihmal etmemeniz gereken bir diğer fuar.

Sanat Fuarı, bu sene "İçimizdeki Öteki" temasıyla kapılarını açtı ve sanatseverleri yaklaşık bin sanatçının eseri ile buluşturuyor. Bana sorarsanız, temanın kendisi bile başlı başına merak uyandırıcı.

Sanat Fuarı’nın bir diğer heyecanlı haberi ise, Yunanistan'ın önde gelen galerilerinin Türkiye'de ilk kez bu fuarda yer alıyor olması. Selanik Belediyesi'nin organize ettiği bölümde, Kalfayan Gallery, Artis Gallery, Metamorfosis Gallery, Tin II Gallery, Zina Athanasiadou, Nitra, Donopoulos, Eirmos, Thatsis ve Lola Nikolaou galerileri yer alıyor.

Sanat Fuarı ile ilgili detaylı bilgiye http://www.istanbulsanatfuari.com/’dan ulaşabilirsiniz.

Edebiyatçılar, kitaplar, sanatın her dalı ve sanatçılar, sımsıkı sahip çıkılacak kadar kıymetli, bizi öteki dünyalara taşıyacak kadar kudretliler . . .

Yakından bakmak için hem Kitap Fuarı’na, hem Sanat Fuarı’na uğramalı; paylaşmalı, esini, güzelliği büyütmeli . . .

Yazının devamı...

Dünya Adil Bir Yer Olsaydı?

“Dünya adil olsaydı, karşınızda eğilmem gerekirdi” diyordu Sultan, koskoca bir şehri vebadan kurtaran hekimlere. Ve hemen ardından “Fakat, dünya adil değil” deyip, müstehzi bir kahkaha savuruyordu.

Geç seyrettiğim ve çok etkilendiğim filmlerden birinde, The Physician’da (2013) geçiyor bu replik.

Ne kadar da doğru . . .

Dünya adil bir yer olsaydı, pek çok şey şimdikinden bir hayli farklı olurdu kuşkusuz:

Mesela, dünya adil bir yer olsaydı; pek çok çocuğun yeteneği, büyüyünce “adam” olması uğrunda çarçur edilmezdi.

diyor ya Pablo Picasso ve eminim hepimiz kafa sallayıp, iç geçiriyoruz ya ve korkuyoruz, hayallerimizin, yeteneklerimizin peşinden gitmekten, çocuklarımızı bu yolda özveriyle desteklemekten . . .

Halbuki, kendi doğasından gelen tamlık ve pürüzsüzlükte akan suya yol vermek ne de kolay, insan yapımı beton merdivenleri tırmanmaktan?

Ve evet, eğer dünya hakikaten adil bir yer olsaydı; pek çok genç insan tam kendini bulacakken, gerçekte içinin hiç almadığı, gönlünün istemediği o “süslü” ve önceden hazırlanmış bildik yollara sürüklenmezdi. Adımını atacağı her basamak ve hatta zaman dilimleri kendisi için önceden belirlenmiş olmazdı da, herkes kendi patikasında usul usul yol alırdı belki? Her bir bireyin bambaşka bir dünyası olduğu kabul edilir, buna hürmet ve sevgi duyulur; çocuklar ve gençler olmak istedikleri, heves ettikleri, düşledikleri gibi büyürlerdi. Çünkü insan gün gelip de istemediği birine dönüştüğünü anladığında, sığınacağı tek limanı yine çocukluğu oluyor. Ve biz belki de bu yüzden -kendimize itiraf edemesek dahi- yarım yamalak, bir yerlere sığamayan, dingin, ergin ve yetişkin de olamayan çocuklar olarak kalıyoruz . . .

Düşünsenize, dünya adil bir yer olsaydı; pek çok sanatçı, ekmek parasını kazanabilmek için ruhen ve bedenen tüm enerjisini yan yana konmuş masalar üstündeki bilgisayarlara akıtmak zorunda kalmazdı. Kendilerinin, yeteneklerinin bile farkında olmayan pek çok insanla (bunu bir düşünün), sanatlarından hayatlarını kazanamayan, saygı duyulmayan ve hatta ayıplanan, yasaklanan tüm bu insanlar, eğer dünya adil bir yer olsaydı, günün yarısına yakın vakti, sırf “normal” bir hayat sürebilmek uğruna anlamsız e-postalar, aciliyeti bitmeyen sunumlar, toplantılar, memuriyet ve içi bomboş diğer işlerle yok etmek mecburiyetine düşmezlerdi.

Velhasıl, şayet dünya adil bir yer olsaydı; eli kalem, boya, kerpeten, çekiç, gitar, flüt, keski tutan; fikirleri, hayalleri zihinlerinin koridorlarında hevesle, coşkuyla dolaşan insanlar için de adil bir yer olurdu herhalde. O zaman, yenilik, tekillik ve özgünlük kıymetli olur, denenmemişi denemekten korkmazdı insan oğlu.

Öyle görünüyor ki, dünya hakkıyla adil bir yer olsaydı, ne biz ondan sıkılırdık, ne de o bizi öldürmek için kendini tüketmeye başlardı.

Dünyanın adil bir yer olması iyi olurdu.

Şansımız hala var . . .

Resim: Picasso, "Child with Dove" | "Çocuk ve Kuğu"

Yazının devamı...

Ekim Bitmeden Gezilecek 3 Nefis Sergi

Henüz Ekim’in ılık günleri ve uzun gündüzler sona ermeden, size önereceğim 3 nefis sergiden birine, mümkünse hepsine birden gitmekte fayda var:

Dün & Bugün

Çizimleri 1 milyon satan haftalık New Yorker dergisine birçok kez kapak olan ve ayrıca New York Times ve Forbes gibi yine dünyaca ünlü dergilerde karikatür ve illustrasyonları defalarca yayınlanan Gürbüz Doğan Ekşioğlu, Eylül ayı sonunda EKAV / Eğitim Kültür Araştırma Vakfı’nda yeni bir sergi ile sanatseverlerle buluştu.

Ekşioğlu’nun “Dün & Bugün” ismini verdiği sergisinde, sanatçının yaşamı kendine özgü kavrayış ve yorumlayış biçimini yine apaçık görüyor, fakat bu defa kağıt, tuval, üç boyut ve fotoğraftan oluşan kompozisyonlarını izliyoruz.

Ekşioğlu, yapıtlarının hiç birinde bir “tamlık” olmadığını, her bir parçada mutlaka bir “farklılık”, alışılagelenden bir gayrılık olduğunu söylüyor.

Grafik sanatını resimle buluşturup, öykülerle bezeyen sanatçının sergisinde hem şiirsel bir yol, hem de absürd pek çok öğeye rastlayabilir, sanatsever. Ve, renklerle desenlerin arasında dolaşırken, birbirinden bağımsız ve gerçeküstü görünen pek çok “şeyin” nasıl da birbirine bağlandığını keşfe çıkabilir.

Sözün kısası, “Dün & Bugün”ün basın bülteninde de yer aldığı üzere “

- 25 Ekim’e dek, Gümüşsuyu’ndaki Ekavart Gallery’ye uğrayın.

20XX: Kalıntılar

Larissa Sansour, Deniz Üster, İz Öztat – Dikran Taş, Can Kurucu, Berk Çakmakçı ve Gökçen Dilek Acay’ın yer aldığı “20XX: Kalıntılar” sergisi, Eylül sonundan bu yana Co Pilot Galeri’de devam ediyor.

Sanatçıların hepsi kendi üslup ve tarzlarında ve minimal bir yaklaşımla insanın gerçeklikten koptuğu o anları tarif ediyor. Eserlerin hepsinde hem “az”, hem de “çok” ve güçlü bir duruş var.

Kimlik, doğa ve bedenin geçirdiği dönüşümler, düşlenen bir geleceğe ve/veya kalıntılara dayanarak ele alınıyor. "Kalıntılar" derken esasında bahsedilen, gün be gün birikmekte olan dijital artıklar . . .

Eserler izleyiciye bir nevi “doğal-yapay”, “dikey-yatay”, “IRL-URL” gibi ikili karşıtlıkların bir aradalığını deneyimletiyor. Böylelikle, gibi duygular ve araçlar arasında gidip gelen bir serüvene tanık oluyoruz . . .

Bu arada belirtmekte fayda var; “20XX”, grup sergiler, solo gösterimler, konuşmalar ve tartışmalar ile ilerleyecek, müzikten mutfak sanatları, tasarım ve modaya uzanan farklı disiplinlerle ortaklıklara başvuracak uzun soluklu bir girişim olmayı hedefleyen bir oluşum aslında. Bu anlamda, “20XX: Kalıntılar”, projenin başlangıç sergisi olmakta.

- Co Pilot Galeri’deki sergiyi kaçırmamak üzere 25 Ekim’e dek vaktiniz var.

Çakışan Karanlık

1989 yılında İran'ın Tebriz kentinde dünyaya gelen ve ülkenin en iyi on ressamından biri sayılan Farzin Rahneshin, Türkiye’deki ilk kişisel sergisini 17 Ekim'de Galeri Eksen’de gösterime sundu.

Sergiye verilen "Çakışan Karanlık" ismi, eserlerin koyu ve iç içe geçmiş dokusunu hakikaten de eksiksiz yansıtıyor. Sergilenen 16 eserin hemen hepsinde, gözler belirgin veya üstü çizili, bazen de yok sayılarak ön plana çıkarılmış sanki . . .

Her bir tablodan arada kalmış ve sesi kısılmış çığlıklar geliyor, insanın kulağına . . .

Sanatçının basın bülteninde şöyle diyor:

Çeşitli festivallerde dereceleri bulunan 25 yaşındaki ünlü ressam, 2013’te Dubai 'Emerging Artist Award' tarafından dünyanın en iyi gelişen 100 genç sanatçısı arasında yer aldı.

- Sergi, 30 Ekim’e dek Nişantaşı, Galeri Eksen’de görülebilir.

Siz de katılır mısınız bilmem ama bana öyle geliyor ki; insan karanlığın içinden ancak bilgi ve bir de sanatla sağ salim çıkıyor . . .

Fotoğraf: "20XX: Kalıntılar" sergisinden: Larissa Sansour, Nation Estate - Food 2012

Yazının devamı...

"Labirent"ten Kaçış Mümkün Mü?

İnsanın herşeyi unutması demek bu denli korkunç bir şey ki, 2014 yapımı “Labirent: Ölümcül Kaçış” / “The Maze Runner” filminin kahramanı Thomas’ı hikayenin ilk sahnesinde tam da bu sebepten çılgın bir panik içinde buluyoruz.

Thomas (Dylan O’Brien), nereden geldiği belirsiz bir asansörün içinde, yanında bir kutu ile yükseliyor, yükseliyor ve sonunda çıplak, yeşil bir arazide buluyor kendini. Etrafını saran meraklı ve alaycı bir sürü gözün önünde tel asansörden çıkıyor. Kim olduğunu, nerede ve niçin olduğunu hatırlamıyor. Bunun normal olduğunu söylüyor, akranı sayılacak diğer genç adamlar. Asansörden çıkan kimse hiçbir şeyi hatırlamaz; yalnız ismi hariç. O da bir süre sonra gelir insanın hatrına . . .

Labirent, bir grup genç erkeğin bir kayranda hapis hayatı yaşamasını anlatıyor aslında. Kayranın etrafı dev duvarlarla çevrili. Yalnız bir aralık sabahtan açılıyor ve akşam üstü kapanıyor. Akıl hayal almayacak bir labirent, duvarların ardı. Ve her akşam labirentin duvarları değişiyor. Bu yüzden “koşucular” var. Her sabah çıkıp labirenti dolaşıp, ezberlemeye, bir harita çıkarmaya çalışıyorlar ki kurtuluşları gerçekleşsin. Gelgelelim, geceyi labirentte geçiren kimse sağ çıkmamış; kahramanlarımız zamana ve bilinmeyen canavarlara karşı yarışıyor. Kayıplar var elbette . . .

Bununla beraber, her ay yerin altından bir kutu yükseliyor düzlüğe; içinde bir genç adam ve erzakla. İlk kutudan beri belli bir iş bölümü ve çalışma içinde çıkış yolunu arıyor grup. Lakin, izleyip göreceğiz ki, kutudan en son çıkan Thomas, gördüğü rüyalar ve anımsadıklarıyla diğerlerinden farklı olacak, çarçabuk fark yaratacak.

Wes Ball yönetmenliğindeki filmde, devasa labirenti ilk keşif sahnesinin etkileyici olduğunu belirteyim. Geceyi labirentte geçiren kahramanların zorlu ve yapayalnız serüveninin bana, en sevdiğim film olan “Pan’ın Labirenti”ndeki masalsı hissi –az da olsa- hatırlattığı doğrudur. Bu açıdan, film sürükleyici başlayıp, merakı yüksek tutmayı başarıyor.

Diyeceksiniz ki, hep oğlanlar mı var filmde? Evet, gerçekten de öyle. Ta ki, Thomas’ın kutudan çıkışının ardından henüz bir hafta geçmeden, bir kızın da kayrana gönderilişine kadar!

Son zamanlarda bir grup gencin otoriteye karşı çıkışını anlatan pek çok iyi film izledik, seri halinde izlemeye de devam ediyoruz. Bunlardan en başarılısı benim için elbette “Açlık Oyunları”, ardından “Uyumsuz” (Divergent). Aksiyon dolu ve asi kurtuluş mücadelelerini izlemeye alışmış bir seyirci olarak Labirent’in bu ilk bölümü “Ölümcül Kaçış”ın beni büyülemediğini itiraf etmeliyim. Belki çok iyilerini izlemeye alışmaktan, belki de serinin henüz ilk filmi ve intro’su olmasındandır. Yine de hikayenin sonunu kıvrakça bağlayamadıklarını düşünüyorum.

Bir de kafama takılmıyor değil, siz de fark ediyor musunuz bilmem, insanoğlunun korkulu rüyası da çağlarla beraber değişiyor; nerede kaldı hayaletler, seri katiller, doğal afetler? Şimdi artık sadece yalnızlıktan, açılmayan duvarlardan ve metal yığınlarından korkar olduk. En büyük canavarlar, en büyük robotlar artık. En büyük ve en akıllıları hem de . . .

Labirentten kaçış mümkün olacak mı?

Peki ya aslında ne olup bittiğini hatırlamak?

Vakti olanlara ve canı yeni bir macera çekenlere Labirent’i öneririm, labirentin kendisini görmek ve içine girmek için bile değer. Hem daha ikinci bölüm gelecek, ne olursa olsun biz dizici Türkler, seri maceraları seviyoruz!

İyi seyirler . . .

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.