MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

"Hayat Devam Ediyor . . . "

Her sabah yeni bir kedere, acılı haberlere uyanırken, sanatın içine girmek, güzel yerler gezmek, güzel işler görmek, bunları mevzu bahis etmek zorlaştığında, gazeteci Selin Girit’in geçen sene TEDxReset konuşmasındaki sözleri aklıma geliyor:

“Türkiye ne zaman kritik bir kavşaktan geçmedi ki?”

Öyle . . .

Ülke durmaksızın kritik kavşaklarda; birini döndük, bunu da kotardık derken, bir diğeriyle karşılaşıyoruz. Düz yollar hep kısacık, hatta bazen an kadar.

Etrafımdaki çoğu kişi gibi ben de kırılmış ruhumla sessizce geçirir, geçiştirirken şu son bir haftayı, rengarenk bir sergide buldum kendimi:

Pınar Kalem’in “Hayat Devam Ediyor . . .” sergisi.

Rengarenk bir sergi. İnsanın içine su serpen cinsten. Anlam oyunları, çözülmesi gereken zor felsefeler yerine sanatçı, hislerini dolaysız yoldan yansıtmayı tercih etmiş. Her bir tabloda, iyilik, güzellik ve umut, karmaşıklaştırılmadan, en duru halleriyle geçiyor karşıdakine. Tam da “gerçek” hayatta olması gerektiği gibi. Başlığın sonundaki üç noktadan da anlaşılacağı üzere, tam da özlendiği ve beklendiği gibi . . .

Sanatçının spatula tekniğiyle yaptığı son dönemdeki çalışmalarını konu alan sergide, coşkular ve anlar, tuvallere dolaysız bir anlatımla, tek tek, sabırlı darbelerle işlenmiş. Günlük hayatın her anının kıymetini yeniden keşfetmek istercesine, her duyguyu derin ve benzersiz kılarak yaşamak için verilen mücadeleyi eserlerde çıplak gözle görmek mümkün . . .

Felsefe, sarp dağları tırmanarak değil, düpedüz ve içten geldiği gibi yapıldığında kimi zaman çok daha derin oluveriyor.

Pınar Kalem’in 20 Mayıs’ta başlayan 12. kişisel sergisi, Nişantaşı Galeri Eksen’de 31 Mayıs’a kadar devam edecek.

Kalem, sergisi için kısacık, öze dokunur bir cümle sarfediyor. Hep unutup da, acı günlerde hatırladığımız o cümlelerden biri, belki de en önemlisi:

"Hayatta herşey olabilirsin, ama önemli olan hayatın içinde İNSAN olabilmektir."

Yazının devamı...

3 Ödül, 1 Yarışma – Edebiyat Dünyasından 4 Haber

Hayat, teknolojiden sebep bir çeşit kolaylaşıp, bir yerde de “uçucu”laşırken, anlardan, yaşananlardan kalan izler hala edebiyattan, sanattan . . . Öyle de olmaya devam edecek . . .

İşte edebiyata dair son zamanlardan dört iyi ve yeni haber:

Ankaralı Öyküler

Haberini ta sene başında vermiştim, sabırsızlanarak. Günü geldi, çattı; 14. Uluslararası Ankara Öykü Günleri başladı bile! Ve arada bir de ödül haberi geldi:

7 Mayıs’ta başlayıp 12 Mayıs’a kadar öykü, esin ve heves saçacak olan serüven son hızla sürerken, derneğin ilk kez bu sene başlayan ve her sene tekrarlanmasına karar verilen öykü ödülünün sonuçları belli oldu.

Füruzan, Nursel Duruel, Ömer Türkeş, Özcan Karabulut ve Ayşegül Tözeren‘den oluşan seçici kurul, Mehmet Ergün‘ü “kendine has bir kurgu dünyası kurabilmiş” olması ve Murat Saat‘i “el yakan insani durumları ele alış biçimindeki incelik” nedeniyle ödüle layık buldu.

Mehmet Ergün, 1977 doğumludur; üniversite yıllarında Arayış Tiyatro Topluluğu, devamında İstanbul’da Tiyatro Firez çatısı altında çeşitli oyunların yönetmenliğini üstlenmiş, 2008 yılında Mülksüzler isimli aylık siyasi derginin yayınına yazar olarak katkıda bulunmuştir. Halen İngilizce öğretmeni görev yapmaktadır.

Murat Saat, 1975 doğumlu ve 1999 yılında beri tutukludur; halen Sincan Ankara 2 Nolu F Tipi Cezaevi’nde yatmaktadır . . .

“Kadının Hala Adı Yok”

Duygu Asena’nın anısına saygı duruşu olarak düzenlenen Duygu Asena “Kadının Hâlâ Adı Yok” Roman Ödülü bu sene 29 Nisan’da seçici kurulun oybirliği ile Jale Sancak’a, “Fırtına Takvimi” romanı için verildi.

Sancak’ın bu ilk romanı, öykü ile romanın birbirini çağrıştıran özgün birlikteliğini sergilemesi ile Anadolu’daki kuşatılmış kadın kimliğini ifade etme biçimiyle ödüle layık görüldü.

Aşağıdaki paragraf, Sancak'ın tanıtım bülteninde de paylaşılan kitaptan kısa bir alıntı:

"Ah bahtsızlık! Sel hükümran oldu Yelnehir'e. Sürükleyip götürdü önüne kattığı her şeyi. Diller sustu, eller çaresiz kaldı. Kardeşini yitiren Yazgülü'nün içi katıldı, Kevser, göğsündeki derin oyukla, gökten yağan, dağdan inen, tekmil saldırıp evini basan belayı arıtırken yas tutamadı. Öğüre öğüre çamurla uğraştı durdu. Halil'in aklında tek şey vardı… Doktordan hesap sormak."

Bununla beraber, Mavi Neşe‘nin özgün bir dil kuran, psikolojik derinliğiyle dikkat çeken "Soğuk Ses" adlı romanının da seçici kurul tarafından övgüye değer bulunduğu açıklandı.

Sait Faik Abasıyanık Ödülü açıklandı

En taze haber bu:

Sait Faik Abasıyanık’ın anısına her yıl Darüşşafaka Cemiyeti ve Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları işbirliğiyle düzenlenen "Sait Faik Hikâye Armağanı" bu sene Mahir Ünsal Eriş’e verildi.

Eriş, benim de yalın ama kıvrak anlatımını ve duyguları aktarış, detayları irdeleyiş tavrını çok sevdiğim bir yazar . . .

1980, Çanakkale doğumlu Mahir Ünsal Eriş’in İletişim Yayınları’ndan çıkan “Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde” (2012) ve “Olduğu Kadar Güzeldik” (2013) isimli iki kitabı bulunuyor. Yazarın çeşitli dillerden kitap, makale ve öyküler çevirmişliği vardır, halen de devam etmektedir.

Yazara ödülü, 10 Mayıs Cumartesi günü saat 14:00’da Burgazada Sait Faik Müzesi’nde düzenlenecek törenle takdim edilecek; şimdiden kutlu olsun.

Daha önce hiç okumamışlar için “Olduğu Kadar Güzeldik”den ufak bir pasaj:

“Meydandaki çay bahçelerinden birine oturmak geldi içimden sonra.
Çünkü Erdek bir kitap olsaydı, bu çay bahçeleri ilk cümlesi olurdu onun. Gelindi mi oturulmalıydı. Bir çay, birkaç sigarayla, kıyıda kayığında ağ onaran, çapari kösteği hazırlayan balıkçıları seyretmek, bir tost isteyip, bacaklarıma sırnaşan kedilere atmak, yakın masalarda konuşulanları dinlemek, birini bekliyormuş gibi ikide bir saate bakmak iyi gelebilirdi. Gelmeliydi en azından. Yine yaz akşamları. Yaralı tekneler, küflü sesler. Erdek'te çay bahçeleri, bıkkın orkestra, tatsız garsonlar. Ezine, Susurluk, Bandırma, burası Ankara, orası Samsun! Yalandan bayılanlar, bilmezden gelinenler, kaybolan dayılar… Uykusunda ağlayan adamlar, pişmanlar, yorgunlar. Para için mırın kırın, laf dokunduran konuşmalar. Nerede bu Türkan Şoray?”

Edebiyatın ağzı var, dili yok

Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü İkinci sınıf öğrencisi iken 12 Mayıs 2010 günü Muğla’da yaşanan öğrenci olayları sırasında uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden Şerzan Kurt’un anısına Eğitim Sen Batman Şubesi (Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası) tarafından düzenlenen öykü ödülü bu sene dördüncü kez verilecek.

Başvurular başladı; öyküler 15 Ağustos’a dek gönderilebilecek.

Hem Türkçe, hem de Kürtçe öykülerin yarışacağı ödülün amacı ülkemizde yaşanan insan hakları ihlallerine dikkat çekebilmek. Ne de güzel düşünülmüş . . .

Türkçe öykü için seçici kurulda; Ayşe Sarısayın, Neslihan Önderoğlu, Hasan Özkılıç, Özcan Karabulut ve Ercan Yılmaz; Kürtçe öykü içinse Lokman Ayebe, Çidem Baran, Çiya Mazî, H. Kovan Baqî, Mehmet Dicle ve Ömer Kurt’un isimlerini görüyoruz.

Şerzan Kurt’un annesi Necla Kurt, her iki dilde de öyküler için jüri üyesi olacak, fakat oy kullanmayacak . . .

Yarışmanın katılım koşulları şöyle:

1. Katılımcılar daha önce herhangi bir yerde (kitap, dergi, internet vs.) yayımlanmamış ve ödül almamış bir öyküyle yarışmaya katılabilirler.

2. Yarışmanın dili Kürtçe ve Türkçe’dir. Her dilde ayrı ödül verilecektir. Jüri uygun gördüğünde ödülü paylaştırabilecektir.

3. Öykü, özgeçmiş, iletişim bilgileri ve fotoğrafı da içeren bir e-postayla serzankurt2011@gmail.com adresine gönderilmelidir. Son katılım tarihi: 15 Ağustos 2014

4. Ödülün açıklanmasının ardından hazırlanacak kitapta Seçici Kurul’un uygun göreceği eserlere yer verilecektir. Yarışmaya eser gönderenler bu hükmü kabul etmiş sayılacaktır.

5. Sonuçlar basın yoluyla açıklanacak olup, ödüller Şerzan Kurt’un doğum günü olan 8 Kasım’da gerçekleştirilecek bir etkinlikle verilecektir.

6. Ödül, kurum tarafından verilecek bir plakettir. Para ödülü verilmemektedir.

İllustrasyon: Matheus Lopes

Yazının devamı...

"Hiçbir Şey Aşktan Daha Önemli Değildir"

“Temelde benim filmlerimde yinelenen iki nota budur: yürek dağlayan aşk ve hafiflik”

Dünyaca ünlü yönetmen Ferzan Özpetek’in ilk romanı İstanbul Kırmızısı’nda geçen, kendi işinin özüne, ruhuna ilişkin bir cümle; ilham verici!

Yaklaşık 140 sayfalık kitabı –romandan ziyade, bir novella bu- akşamüstünden sabaha bitirdim, pek çok cümlenin altını çizdim, buraları yeniden ve yeniden okudum, sürüklendim, bitmesin istedim ve hikaye nihayete erdiğinde üstümde Özpetek’in o büyük, ferah ve duygulu filmlerinden esen büyülü rüzgar kaldı.

Zaman Gezi, mekan İstanbul!

Kitabın karakterleri aynı uçak ile bir süreliğine İstanbul’a geliyor. Zaman “Gezi” zamanı. Etraf karışık, etraf esin dolu, etraf aşk dolu. Her yerde slogan, her yerde şiir. Şiir de sokakta, aşk da sokakta. Özpetek’in ilhamlı, kardeş ve sevgili kalabalıkları kitapta da karşımıza çıkıyor.

İki ana karakterin ilki, birinci tekil şahıstan konuşan, hikayesinden yola çıkarak yazarın kısmen veya bizzat kendisi olduğunu düşündüğümüz “Ünlü Yönetmen”. İlk aşkı Yusuf’u, büyümeyi ve erkek olmayı, babadan gelen baskıyı, annenin aşka hasretini ve desteğini anlatıyor hikaye. İlk aşkın sonu hüzne eriyor:

Bu sefer Yönetmen’in sonraki vakitlerdeki aşkı Neval ile karşılaşmasını okuyoruz:

Anneye gelecek olursak, anne işte kitaba sloganını veren o müthiş kıymetli cümleyi kuruyor sık sık:

Kitabın ikinci ana karakteri, kocası ve asistanı ile beraber bir iş için İstanbul’a gelen ve hemen oracıkta büyük bir acı ve ardından muazzam bir düş kırıklığı yaşayan Anna. Anna’yı kendi ağzından değil de yazarın gözünden okuyoruz. Anna, kocasına hayran, asistanına karşı tensel bir çekim içinde; ama kendini hep geri çekmeyi, otokontrolü daima elinde tutmayı biliyor. Öyle görmüş, öyle de gidecek sanıyor. Fakat işler öyle bir değişiyor ki . . .

Anna’nın önce büyük bir öfke ve hüsranla kafası karışıyor, sonra kendini zamanın ve mekanın davetkar seyrine bırakıyor. Kendi de şaşıyor bu duruma: korkuyor, cesaret buluyor; hoşlanıyor, aşk yaşıyor; kızıyor, yüzleşiyor; soruyor, cevaplarını buluyor.

Film Gibi . . .

Teknik açıdan kitap, tıpkı bir filmi izletir gibi, okuyucuya iki kahramanın da hikayesini sıralı ve tertipli bir kurgu içinde, okuyucuyu detaya boğmadan ve canlılıkla veriyor. Sürprizler, yine filmlere özgü netlik ve kararlılıkta; diğer bir deyişle dedirten cinsten. Yine de iki kahramanın da duyguları öyle doğal, akış öyle sürükleyici bir şekilde verilmiş ki, kitabı okurken tıpkı Özpetek’in yazdığı gibi tatlı bir hafifliğe, uçucu yaz günlerinin rehavetine kapılıp gidebilir okuyan.

Asıl Mevzu: Yüzleşmek

En başta söylenecek şey, en sona kaldı diyeceksiniz;

İstanbul Kırmızısı’nı okurken, başta yönetmenin annesinin rujunda ve ojelerinde olmak üzere, kırmızı rengini İstanbul’un her yerine yayılmış olarak –aslında bildiğimiz bir şeyi yeniden- keşfediyorsunuz. Yazarın hikayeyi anlattığı zaman, tam da ateş kırmızısı bir zamana, Gezi Parkı günlerine denk düşüyor ki, Özpetek o günlerin üstünden naif ve olgun bir sorguyla, içtenlikle geçiyor.

Kitabın ismini kendi adıma çok sevdim; kırmızılar hikayeye hiç yormadan serpiştirilip, yedirilmiş; fakat bana kalırsa tüm hikayedeki asıl mevzu: yüzleşmek. Yüzleşmenin yakıcılığı ve kabullenişin ardından omuza alınan serin, ipek bir şalın yarattığına benzer bir ürperti ve nihayet rehavet . . .

Yüzleşme mevzusu çarpıcı, kahramanlar, coşkular ve büyük şairlerden şiirlerle bezenen hikaye içtenlikle örülü ve serüven alabildiğine hızlı! Hele mekan İstanbul, zaman ise Mayıs-Haziran 2013 olunca . . .

Filmlerine hayran olduğumuz Ferzan Özpetek’in ilk kitabı “İstanbul Kırmızısı” kesinlikle okunmaya değer, kitaplıklardaki yerini hakkıyla alacak bir roman . . .

Yazının devamı...

TEDxReset Yine Sıfırlayacak!

TEDxReset bu sene, hem ülkede, hem de dünyada devam eden sosyal, siyasi ve ekonomik belirsizliklerin tam ortasında duracak ve “Ya Şimdi?” sorusunu soracak.

18-19 Nisan'da “Ya Şimdi?” teması çerçevesinde, TİM Show Center’da düzenlenecek konferansta ortalama 15’er dakikalık 38 sahne oturumunda, 36 konuşmacı ve 6 müzik/dans performansı sahne alacak. 1.5 günü 6 oturuma bölen konferansta “big data”, bio-teknoloji, imece atölyeleri, şehircilik, bağımsız basın, dünyayı değiştirebilecek yeni tasarım anlayışları, çağdaş sanatın teknolojiyle iç içe geçtiği ara kesitler, alternatif iş ve yaşam modelleri, sivil toplumun gücü, müzik, dans ve hem dünyada hem de lokalde mucizeler yaratan hikayeler konuşulacak.

“SIFIRLAMAK” DERKEN?

Tam 26 yıldır devam eden ve dünyanın önde gelen düşünürlerinin, bilim insanlarının, sanatçıların, tasarımcıların konuşmacı olarak katılarak kendi ilham verici, yaratıcı, yenilikçi fikirlerini ve öykülerini cesurca paylaştığı TED Konferansları, ülkemizde de esin vermeye devam ediyor.

TED Konferansları 5 senedir Küratör Ali Üstündağ önderliğinde ve tamamen gönüllü bir ekibin emeği ile Türkiye’de TEDxReset ismiyle gerçekleştiriliyor. TEDxReset, ilk kez 2010 yılında Reset/Zihinleri Sıfırlamak ismi ile başladığı yolculuğunu, söz verdiği üzere ezberleri her sene yeniden bozarak, aklın sınırlarını zorlayarak ve çıtayı her yıl illa ki bir tık daha yukarıya çekerek sürdürüyor.

Her daim ana tema olan ve konferansa ismini veren “zihinleri sıfırlamak” mevzusu, 5 yıldan bu yana aralıksız devam eden ve artık başlı başına bir marka sayılan konferansın çıkış noktası ve böylelikle de temel prensibi. İşin özünde bir isyan ve yenilik duygusu içinde başlayan serüven, 2011 yılında “Ya Yanılıyorsak?”, 2012’de “Yolculuk Nereye?” ve 2013’te “Kritik Kavşaklar” temalarıyla binlerce kişiye ilham oldu.

Rakamlarla konuşacak olursak, konferans 5 yıldan bu yana toplam 2500’e yakın salon katılımcısına, 40.000’e yakın da online takipçiye ulaştı.

BU SENE KİMLER VAR?

Peki, zihinleri açacak konuşmacılar arasında bu sene kimler var? Detaylı programa ve biletlere adresinden ulaşılabilir; fakat konferansta, Tanrılar Okulu kitabı ile tüm dünyada best-seller olan yazar Stefano D’Anna, tasarımcı ve eğitmen Oruç Çakmaklı, yine tasarıma dair yenilikçi söylemlerin temsilcisi Rauf Kösemen, “Gelecekhane” isimli inovasyon projesinin baş mimarı Halil Aksu, sivil topluma ve yeni siyaset modellerine ilişkin yenilikçi fikirleriyle Bekir Ağırdır, Şamanizm Kültürü öğretim görevlisi Timur Davletov, elektrik sistemlerini kullanarak insan bedenleri ve hareketleri üzerine eserler yaratan Kai Fai Choi, mimar Han Tümertekin, tasarım gurusu Tom Wujeck, yönetim gurusu Fazıl Oral, maske ustası Rob Faust, Oy ve Ötesi’nin kurucularından Sercan Çelebi, Scott Cohen, oyuncu Murat Daltaban, NohLab, Tahribad-ı İsyan, SATTAS gibi birbirinden farklı konuşmacıları, performans sanatçılarını ve onların hiçbir yerde duyulmadık hikayelerini dinleyecebileceğinizi belirtelim.

Zaman ve dünyanın kendisi almış başını giderken ve her sabah basitçe o gün ne giyeceğimizi değil de, memleketin halinin ve yaşamlarımızın nereye varacağını düşünürken TEDxReset’e giderek lüzum gelen her şeye okkalı bir reset atmak, şahsen harika bir fikir gibime geliyor!

TEDxReset, bu Cuma ve Cumartesi, Maslak TİM Show Center'da . . .

TED HAKKINDA

İlk kez 1984’de Chris Anderson tarafından Kaliforniya’da başlatılan ve kısa bir zaman sonra tüm dünyaya yayılan “Paylaşmaya Değer Fikirler” konferansı TED Talks, ismini geleceğe yön veren üç önemli alandan alır:

Technology/Teknoloji - Entertainment/Eğlence - Design/Tasarım.

Konferanslar 26 yıldır farklı konular, konuşmacılar, yepyeni hikayeler, hayat değiştiren, dünyaya yön ve ilham veren bakış açıları ve kararlarla yol almaktadır. Toplamda TED konuşmalarının dünya genelinde izlenme sayısı 1 milyardan fazladır.

TEDx HAKKINDA

Başarı ve etki alanının artmasıyla beraber, TED konferansları bir süredir TEDx adı altında lokal olarak da düzenleniyor. TED felsefesinden yola çıkan TEDx, yerelde düzenlenen etkinliklere verilen isimdir. “X” bağımsız düzenlenen etkinlik anlamına gelir. Dolayısıyla TEDx etkinlikleri, yerelden çıkan umut verici öyküleri ve fikirleri, küresele taşımayı hedeflemektedir. TEDx konuşmaları videolar ve canlı konuşmalar sayesinde yerelden küresele doğru yayılır. Şimdiye kadar 30.000’den fazla TEDx organizasyonu yapılmıştır.

Yazının devamı...

"Bu Benim Karım Değil, Komiser!"

İlk defa gittiğiniz bir yerde karınız kaybolsa ne yaparsınız?

Ve siz çaresizlik içinde kıvranırken, ansızın ortaya çıkan bir kadın karınız olduğunu iddia etse?

Peki ya, polis de dahil etrafınızdaki tek bir kimseyi bile durumun bir düzmeceden ve sahtekarlıktan ibaret olduğuna inandıramazsanız?

Yandınız!

“Yalnız bir adam için tuzak”, Fransız yazar Robert Thomas tarafından yazılmış ve ilk kez 1960’da yayınlanmış bir polisiye komedi. Bir dağ kasabasına balayına gitmiş yeni evli çiftin sır ve komedi dolu öyküsü.

Mösyö Corban Bir Deli Midir? Yoksa Tüm Bunlar . . . ?

Karısı ansızın ortadan kaybolan Mösyö Corban, durumu polise bildirir. Çaresizdir ve neredeyse umutsuz. Sevgili karısıyla üç ay önce evlenmişlerdir ve şimdi biricik Elizabeth’i, hiç bilmedikleri bir yerde kayıplara karışmıştır. Mösyö, ne yapacağını bilmez vaziyette viskileri bardak bardak götürürken, rahibin teki çıkagelir.

Rahibin dediğine göre Bayan Corban bulunmuştur. Gelgelelim, ortaya çıkan kadın Elizabeth değildir. Komiser yeniden çağrılır ve tek tek ifadeler alınır. Evin içinde suçlamalar, hakaretler, sinir krizleri ve bağrış çağrış havada uçuşmakta, herkes kendi derdini anlatmaya çalışmaktadır.

Mösyö Corban artık çaresiz değil, öfkelidir. Çünkü karşısına geçip karısı olduğunu iddia eden kadın, karısı değildir! Madam Corban ise kocasını terk edip gittiği için kendine kızmaktadır, eğer onu böyle apansız terk etmeseydi, zavallı adamcağız da hafızasını kaybetmeyecekti! Şeytan tüylü, esprili bir adam olan Rahip, dengeyi sağlarken, komiser kimi zaman yaşanan kaosa karşı duramamakta, işin içinden çıkmakta zorlanmaktadır.

Öte yandan, Madam Corban gerçekliğini ispat sürecinde tüm testlerden geçmekte, gerçek Madam Corban’ın kimliğini teşhis edebilmek üzere ortaya çıkan şahitlerse şeytanın bacağını bir türlü kıramamaktadır.

Mösyö Corban, gerçekten hafızasını yitirmiş midir, yoksa deli midir nedir? Veyahut bu işler hakikaten düzmece midir? Kendisine sorsak, zavallı adam berbat bir tuzağın tam içindedir!

Güçlü Kadro, Sürükleyici Hikaye

Oyunda, önce çaresiz ve sonra öfkeli, sabırsız ve zor durumdaki koca Mösyö Corban rolünde Berke Üzrek’i, alaycı, kendini beğenmiş ve işinin ehli komiser rolünde Levent Sülün’ü, kimi zaman saf, kimi zaman kurnaz, genelde telaşlı ve pişman Madam Corban rolünde Hande Dane’yi, nükteli ve muasır rahip rolünde ise seyirciyi kahkahaya boğan Taner Ergör’ü zevkle ve heyecanla izliyoruz.

Ortaya çıkıveren ilk sürpriz tanık nam-i diğer “Çiroz” rolünde, sarhoş bir ressamı canlandıran Can Varlı’nın oyuna ve seyirciye kattığı yüksek enerjiyi belirtmeden geçmek olmaz. Yetenekli oyuncuyu başka rollerde de izlemek için sabırsızlanıyorum doğrusu. Oyunun çevirisini yapan Yelda Serbes’i de ikinci sürpriz tanık olarak izlemek büyük keyif.

Yönetmenliğini Tolga Yeter’in yaptığı “Tuzak”, akıcı kurgusu, insanı hiç yormayan rahat diyalogları, seyirciyi hep kuşkuda bırakan hikayesi ve elbette ki birbirinden güçlü oyuncuları ile son zamanlarda izlediğim en keyifli oyun oldu.

Oyunun 1970’lerde ve bir dağ evinde geçiyor olması da benim gibi eskiyi sevenler için büyük nimet.

Şüphe ve komediyle dolu dolu geçen iki perdelik iyi bir oyun izledik. Çok güldük, çok meraklandık!

Emeği geçen herkese teşekkür ederken, tiyatroları yalnız bırakmamak, sanata sahip çıkmak adına herkesi memleketin dört bir yanında hevesle, aşkla sergilenen oyunların peşinde olmaya davet ederim . . .

“Tuzak”, 19 ve 25 Nisan’da saat 20:30’da Tiyatro Karnaval’da, Gönül Ülkü ve Gazanfer Özcan Sahnesi’nde yeniden oynanacak.

Yazan: Robert Thomas

Çeviren: Yelda Serbes

Yöneten: Tolga Yeter

Dekor Tasarım: Tolga Yeter

Kostüm Tasarım: Nejla Kıskaç

Işık Tasarım: İsmail Oğuz

Reji Asistanları: Dilek Tora-Tuğba Tutuğ

Oyuncular: Berke Üzrek – Levent Sülün – Hande Dane – Taner Ergör – İ.Can Varlı – Yelda Serbes – Umut Akbıyık – Mert Marankoz

Yazının devamı...

"Boynumuz Kıldan İnce Değil"

“Kadınlar narindir, kırılgandır, değerlidir. Bir kadında kocaman bir yürek, sevdikleri için kıldan ince bir boyun vardır. Ancak hiç bir haksızlığın, dayatmanın, sevgisiz adamların gösterdiği şiddetin, toplum baskısının karışısında boyunları kıldan ince değildir.”

Funda Alkan Cumbul, “Boynumuz Kıldan İnce Değil” sergisinin tanıtım yazısında böyle sesleniyor; misafirlerine, kadınlara ve erkeklere, topluma, yaşamın ta kendisine . . . Ve belki de sık sık hatırlamak üzere bir kadın olan kendisine bile . . .

1956 yılında İzmir’de doğan sanatçının Teşvikiye Derinlikler Sanat Merkezi’ndeki 19 eserden oluşan kişisel sergisinin açılışı 27 Mart'ta yapıldı. 1979 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi, Buca Eğitim Fakültesi, Resim Bölümü Grafik Ana Sanat Dalından mezun olan Cumbul, İzmir Özel Türk Koleji ve Obje Sanat Galerisi’nde resim öğretmenliği yapmış. Geleceğin kadının ellerinde olduğuna inanıyor . . .

Özlem ve Direniş

Sergiyi gezmeye başlar başlamaz, arada bir anımsanan ve sonra çarçabuk unutulan kadın ve gerçeğini seyretmeye başlıyor insan . . .

Resimlerdeki çoğu saçsız, dolgun dudaklı, pembe ve mavi tenli kadınların güzel gözlerinden ve boyunlarından siyah uzun şeritler geçiyor . . . Kulaklarında sanki denizin ve özgürlüğün uğultusunu duymak üzere deniz yıldızlarından, deniz atlarından ve kabuklardan küpeler . . .

Kuşlara özlem . . . Ve kuşların alıp çok uzaklara götürdüğü kafesler içindeki başka başka kadınlar ve hayatlar . . .

Funda Alkan Cumbul’un değişik dokularla hareket kazandırarak yaptığı canlı renklerdeki büyük tabloları hakikaten göz alıcı . . .

Fakat daha ötesi de var, Cumbul, tanıtım yazısında şöyle anlatıyor:

Bir uygarlığın seviyesini ölçmek istiyorsanız, kadının yaşam standartlarına bakmanız yeterli olacaktır. Uygarlık yalnızca teknolojik gelişmeler, eğitim seviyesi, ekonomik açıdan kalkınma gibi ölçütler barındırmaz. Bir yeri uygar olarak nitelendirebilmek için ahlaki değerlerin de oturmuş olması gerekir. Geçmişten günümüze varılan noktada, birçok açıdan gelişsek de, kadınların değeri, onlara nasıl davranılması gerektiği yeterince anlaşılmamakla beraber kadınlar hor görülüyor. Günümüzde kadına yönelik şiddetten teknoloji sayesinde fazlasıyla haberdar olabiliyoruz ama maalesef bir yerlerde bizim hatta belki de kimsenin haberi dahi olmayan pek çok kadın daha var.”

Cumbul, şöyle devam ediyor:

“Gencecik kızların önlerindeki rengarenk dünya siyaha boyanıp, töreler uğruna aileleri tarafından daha hiç tanımadıkları satılıyorlar ve her türlü şiddete maruz kalıyorlar. Kadınların duyguları, yaşantıları, düşünceleri, umutları çöp muamelesi görüyor adeta. Her insan imkanları çerçevesinde iyi bir eğitim görmeyi ve sonrasında hayatını o doğrultuda şekillendirmeyi hak eder. Ancak zihniyet değişmediğinden, kadınların hayatı tanımaya, aşık olmaya, gülmeye, kendilerini keşfetmelerine imkanları olmuyor. Kısacası kadınlar, insanlıktan ve onun getirdiği değerlerden men ediliyorlar.”

Bana göre koleksiyonun bu anlamda en çarpıcı parçası, sanatçının 2009 yılında yapıp, 2012’de yine aynı yerde sergilediği “Pamuk İpliği” koleksiyonundan bir eser. Cumbul, duygusu ve felsefesiyle harikulade uyum sağladığı için yeni koleksiyonuna da eklediği bu resimde Michelangelo’nun ünlü tablosu “Adem’in Yaratılışı”nda birbirine uzanan iki eli, törenin kırmızı kuşağına dolamış. Kuşağın üstündeyse şöyle yazıyor:

"İnsan özgür doğar, sonra töre elini kolunu bağlar . . . O bağlarla yaşarken yalnızca özgürlüğe el sallar . . ."

Funda Alkan’ın -ismi de ayrıca ruhumu ve onurumu okşayan- “Boynumuz Kıldan İnce Değil” sergisi 19 Nisan’a kadar Teşvikiye Caddesi 59 numaradaki “Derinlikler Sanat Merkezi”nde sizleri bekliyor. Düşünmek ve gezmek için iyi bir sergi . . .

Direnen bütün kadınlara selam olsun; boynumuz kıldan ince değil, olmayacak . . .

Yazının devamı...

Kaçmaz: Hala Devam Eden 5 Sergi

Bir yandan 'memleket işleri' gecemiz gündüzümüz olmuşken, diğer yandan insanoğlunun en gerçek ve sınırsız besin kaynaklarından sanat, ülkede doludizgin devam ediyor.

İşte henüz devam eden ve kaçırmak istemeyeceğiniz 5 nefis sergi:

1. Yansıma ve Buluşma

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü felsefesine baz almış, erkek sanatçıların yapıtlarında kadın kişiliğini ve sorunlarını arayan bir karma sergi.

Yansıma ve Buluşma’da 2013 yılında tanıştığımız “Gezi Ruhu”nun çoğulcu, bütünleştirici, dayanışmacı ve buluşmacı tavrının ardından Kadınlar Günü’ne bambaşka ve çok daha zengin bir algı ve duygu birliği ile bakabilmenin gerekliliğinden bahsediliyor.

Argun Okumuşoğlu, “Yalnız Kalpler” serisinden “Sevim Burak” çalışmasıyla Çağdaş Türk edebiyatının acılı, cefakâr ama direngen bir yazarını yad ederek emekçi kadınlara bir selam gönderiyor.

Sergide yer alan diğer eser sahibi sanatçılar;

Serhat Kiraz, Ahmet Elhan, Alaattin Aksoy, Esat Tekand, Balkan Naci İslimyeli, Murat Morova, Yusuf Taktak, Kenan Sunar, Ahmet Öktem, Şükrü Karakuş, Halil Akdeniz, H. Avni Öztopçu ve Koray Ariş

Küratörlüğünü sanatçı Bilge Alkor'un yaptığı sergide, Murat Morova'ya ait "Kader" isimli yapıtın tüm geliri, Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı'na bağışlanacak; bilgilerinize sunulur.

Bakalım tüm bu "değişim" sürecinin ardından kadının erkekteki yansıması nasıl seyrediyor, seyredecek? Görülmeye değer bir sergi . . .

Mine Sanat Galerisi

Teşvikiye Mah. Prof. Dr. Müfide Küley Sok. No:1/1 Yasemin Apt. D:5 34365 Nişantaşı, Şişli/İstanbul

2. Algı Makinesi

“Bizleri çevreleyen, mekansallaşarak tüm algılarımızı ele geçiren nesneler dünyası ile yabancılaşmamızı engellemenin bir imkanı var mıdır?”

“Biz içine nakşolduğumuz, kendi ürettiğimiz kültürel dünyanın mutlu veya mutsuz birer esiri olarak yaşamayı neden ısrarla tercih ederiz?”

“Elimizdeki tek kaçış çizgisi doğaya kaçış anlamına mı gelir?”

“Mimarlar ve tasarımcılar köksapsal akışkan planlamalar ve yapılar düşünedururken içinde yaşamaya devam ettiğimiz, karşılığını en büyük ölçekte modern kentlerde bulan bu geometrik düzene sanatsal bir diyalog içinde ne gibi cevaplar verilebilir?”

İnsanoğlunun estetik kavramının zorlama ve normlar ile mi, yoksa içten gelen ve kendine özgü bir tavırda mı devam edeceği, dünya başını almış giderken bazılarının hala merceğinde.

Nesnelerin dünyasına sorgulu sualli bir giriş yapmak üzere, çağdaş sanatın üç genç ismi Bahadır Çolak, Ceylan Öztürk ve Sevgi Kesmen’in karma sergisine uğramakta şüphesiz fayda var.

Alanİstanbul

Asmalı Mescit Caddesi.No:5/2 Tünel – İstanbul

3. Leylak Şarabı -

Bundan iki yıl önce Nina Simone ve David Bowie’den aldığı ilham ile yarattığı eserlerini ‘Wild is the Wind’ ismi altında bir araya getirerek, Amerikan Hastanesi Sanat Galerisi’nde sanatseverlerle buluşturan Hayal İncedoğan’ın yeni kişisel sergisi “Leylak Şarabı”, henüz devam eden sergilerden . . .

Köklerinde edebiyat, çağdaş Rock müziği ve botanik gibi farklı unsurlara rastlayabileceğiniz eserlerde, aşktan kaynaklı duygusal şiddet, fedakârlık, sadakat ve yalnızlık gibi duyguları bir arada sorgulamak mümkün.

Sergide plastik anlamda alternatif çeşitlilik bol: Fotoğraf, tuval, neon, ayna ve video yerleştirme gibi pek çok eleman, belli bir armoni ve ruhsal mimarî kaygı ile kullanılıyor.

Bireysellik, gerçekçilik, duygusallık, kadınsılık, cüretkarlık ve daha pek çok "meydan okuyan" duyguyu Hayal İncedoğan’ın sergisinde yakalamak mümkün.

art ON

Sair Nedim Caddesi No: 4 Akaretler 34307 Besiktas, Istanbul / TURKEY

4. Picasso

Doğduğu Evden Gravürler ve Seramikler

Pablo Ruíz Picasso’nun kız kardeşleri, teyzeleri, hatta meydanda uçuşan güvercinler ile oynadığı oyunlara mesken olan, duvarları resim kokulu evlerdeki anılara eşlik etmek istemez misiniz?

Mario Virgilio Montañez Arroyo küratörlüğünde derlenen seçki, 1881 yılında doğan büyük sanatçının sonsuz arayışlarla dolu yarım asırlık yaratım dünyasının bir yansıması niteliğinde.

Picasso'nun 1923 ve 1969 yılları arasında kullandığı kalıpları, tekniği ve tarzı panoramik bir bütünlük içinde sunan sergide, Picasso Vakfı, Picasso Evi Müzesi Koleksiyonu’ndan derlenen gravürleri seyredalacaksınız . . .

Bana sorarsanız, sergideki en değerli parçalar, Picasso’nun çocukluğunda sahip olduğu kişisel eşyalar!

Fazla söze gerek var mı?

Pera Müzesi

Meşrutiyet Caddesi No.65
34443 Tepebaşı - Beyoğlu – İstanbul

5. Aklın Uykusu

Serginin başlığı, bir çoğunuzda hemen çağrışım yaratacağı üzere, Goya'nın "The Sleep of Reason Produces Monsters" (Aklın Uykusu Canavarlar Üretir) başlıklı gravüründen esinlenme . . .

"Aklın Uykusu", Marc Quinn'in 1999 yılından bu yana ürettiği 30'dan fazla yapıtı biraraya getiriyor.

Sergi, sanatçının 1990'lardan bu yana üretiminde ele almayı sürdürdüğü tarih, zaman ve mekân, beden ve kimlik gibi konulara odaklanırken; doğayla kültür ve sanatla bilim arasındaki ilişkiyi ve sanatın teknolojiye bağımlılığını da tartışmaya açıyor.

Varoluş ve yokoluş, hayat ve sanatın birbirine değdiği her nokta ve Marc Quinn’e özgü insanlık tarihine, yaradılış sürecine, evren ve zaman kavramlarına göndermeler hakkında yine bol bol düşüneceğiniz aşikar.

Küratör Selen Ansen, "Aklın Uykusu" sergisini, "iç"le "dış" arasındaki bir geçiş alanı olarak "eşik" kavramı etrafında kurgulamış. Sergi, "iç" ve "dış" kavramlarının tarihsel ve kültürel inşasını merkezine alarak, dünyayı algılayışımızı belirleyen kategorilere, kendimizi inşa ederken "dışarı"yla ve "öteki"yle kurduğumuz ilişkilere dair pek çok gönderme içeriyor . . .

Arter

İstiklal Cad. No: 211, Beyoğlu

Fotoğraf: Marc Quinn, Aklın Uykusu Sergisinden, http://www.arter.org.tr/W3/? 'dan alınmıştır.

Yazının devamı...

Gerçek Bir Kara Komedi ve Dram: "Aile Sırları"

“Hayat çok uzun.”

T.S. Elliot’ın “The Hollow Men” şiirindeki ufacık bir cümlesi ile başlıyor film . . .

“Life is very long”

Son zamanlarını kitaplarına adamış, yaşlı bir şair . . .

İlaç bağımlısı, kanser hastası eşi; heyheyleri üstünde, dilinin kemiği yok . . .

Ağustos. Cayır cayır sıcak. Oklahoma.

Derken . . . Şair kayıp!

Weston ailesi toplanıyor . . .

Fırtına öncesi kara bulutların sağdan soldan toparlanarak tek ve dev bir karaltı oluşturması gibi, ailenin tüm bireyleri yola çıkıyor.

Ayrı dünyalardan üç kızkardeş. Bir bezgin koca, bir deli fişek nişanlı. Bir tane de ergen torun.

Dominant teyze, yumuşak başlı enişte ve annesinin gözünde hiç büyüyemeyecek "küçük Charles"

Toplanıyorlar.

İşler karışıyor . . .

Tracy Letts’in Pulitzer ödüllü tiyatro oyunundan beyaz perdeye uyarlanan “Aile Sırları”, orjinal ismi ile “August: Osage County”, gümbür gümbür bir kadro ile Şubat sonunda vizyona girdi. Yönetmen koltuğunda John Wells’i; yapımcı olarak ise George Clooney’yi görüyoruz.

Tracy Letts, kendi oyununu yine kendisi senaryolaştırmış. Hikaye, sahibinin ruhundan hiç kopmadığından olsa gerek, çok iyi yazılmış bir metin ile karşı karşıyayız.

Başrollerde Meryl Streep, Julia Roberts, Ewan McGregor, Chris Cooper . . . derken üstüne bir de; Sam Shepard, Abigail Breslin, Juliette Lewis ve Benedict Cumberbatch’i izliyoruz.

Hatırlayacaksınız, film, 86. Oscar Ödülleri’nde En İyi Kadın Oyuncu (Meryl Streep) ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Julia Roberts) dallarında aday olarak yarıştı.

Nefis bir kara komedi ve dram.

Oyunculuklar şapka çıkarttırıyor.

Meryl Streep, huysuz ve ele avuca gelmez anne rolüyle seyredeni bu kez her zamankinden çok daha yükseklere uçuruyor. Usta oyuncu adeta sazı eline almış ve tüm filmi götürmüş!

Julia Roberts ikinci bir kadının gölgesinde kalmış, ne yapacağını bilmez fevri halleri ve annesine benzemekten ölesiye korkup tıpkı ona benzediğini an be an keşfedişi ile kendine hayran bırakıyor.

Küçük ve yalnız kız kardeş rolündeki Julianne Nicholson’ın oyunculuğundaki akışkanlık harikulade . . .

Oyunculuğunu her dem soluksuz izlediğim Margo Martindale’in filme kattığı etki su götürmez.

Film boyunca, hop oturup hop kalkmaya hazır olun. Çünkü, hesaplaşmaların bini bir para; hakaretler, küçük düşürmeler, itiraflar, iftiralar, yılgınlık, vazgeçişler, hırs hiç bitmiyor. Fakat, tüm bu kaotik hava ile ruhunuz daralmışken, aniden kahkahalara boğulmak da an meselesi, benden söylemesi.

Aile Sırları, kolay değil, zor bir film.

Yüz yirmi bir dakika boyunca gerginlik had safhada.

Fakat öyle gerçek ki . . .

Ve öyle iyi işlenmiş, öyle nefis oynanmış ki; seyretmeyen hayattan koca bir kesit kaçırır gibime geliyor . . .

Şimdiden iyi seyirler dilerim.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.