SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Eğitimde KDV kaldırılsın!

Lise kayıtları devam ediyor. Yakında üniversite tercihleri de başlar. Ve pek çok veli ikilem içerisinde...

Devlet okullarında aradıklarını bulamıyorlar, özeller ve vakıflar ise çok pahalı! Kimileri adeta servet gerektiriyor.

“Parası olmayanın özel okullarda ne işi var?” diyenler mutlaka çıkacaktır. Onlara önerimiz, her çocuğu kendi çocukları gibi düşünmeleri!..

Çocuklar, sadece ailelerinin değil, ülkemizin geleceği. İçlerinden hangisinin, yarın, ülkemizin kaderini değiştireceği hiç belli olmaz. Bu yüzden, her çocuğumuza en iyi eğitim olanaklarının sağlanması gerekiyor.

KDV’ye gelince, veliler, yemeyip, içmeyip, gezmeyip, çocuklarını geleceğe daha iyi hazırlamak için dişinden tırnağından kısıp özel okula, dershaneye (kimileri kapandı dese de hâlâ harıl harıl çalışıyorlar) gönderiyorsa, onlardan
bir de KDV almak ne kadar doğru?

Bir ara devlet desteği verildi, kesildi. Adil değildi, iyi oldu ama KDV indirimi, herkese uygulanacağı için çok daha adil ve devamlı olacaktır.

Kaldı ki kriz var diye hemen hemen her sektöre vergi indirimleri yapıldı, teşvikler verildi, eğitime de artık sıra gelmeli!

Devlet taşın altına elini koyarken, okul sahipleri de aynı duyarlılığı göstermeli ve devletin indirim yaptığı oranda bir indirim yaparak, okul ücretlerini makul seviyelere çekmeli. Yoksa, üç beş tuzu kuru okul dışında kontenjanların çoğu boş kalacak ki bunun milli servete verdiği zarar, yapılan indirimlerden çok daha yüksek olacaktır!

Demokraside çare tükenmez diyerek Amerikan füzeleri yerine Rus füzelerine yönelen Ankara, eminiz ki bu konuda da çare üretecektir!..

Zor hafta!

Milyonlarca üniversite adayı için zor bir hafta.

YKS yarın açıklanacak.

Bu bir anlamda, geleceğin anahtarı olacak.

İyi puan, umut vaat eden bir gelecek, vasat bir puan ise hayallerin bir başka bahara ertelenmesi olacak...

Umarız, taslak da olsa tercih listesi hazırlamışsınızdır.

En azından, hangi üniversiteler, hangi meslekler, hangi kentler, ev mi yurt mu, devlet mi vakıf mı sorularının cevabı kafanızda şekillenmiştir!

Eğer hâlâ bu kritik sorulara cevap bulamadıysanız, şu andan itibaren cevap aramanızda yarar var. Yoksa, son dakikaya kalırsınız, ki bu da yeni maceralara yelken açmak demektir!

Tercih listelerinin hazırlanması sınav maratonunun en önemli süreçlerinden biri. Bu yüzden hak ettiği önemi göstermek, gerekli olan zamanı da ayırmak zorundasınız.

Her yıl yüz binlerce aday tercih kurbanı oluyor. Son dakika tercihleri yüzünden tüm hayatını altüst edecek kararlar alıyor ve kendini bir anda hiç istemediği bir kentte, üniversitede, fakültede bulabiliyor!

Tercih sıralamasının en önemli püf noktası şu:

Kazandığınızda, “Benim bu kentte, bu üniversitede ne işim var?” demeyeceğiniz, kayıt yaptırıp da mezun olmayacağınız, mezun olduktan sonra o mesleği severek yapmayacağınız bölümleri asla tercih listenize almayın!..

Böylesi bir tercih, en az iki yılınıza, belki de bir ömür boyu mutsuzluğunuza neden olabilir!

Niye mi?

Kazandığınızda, gidip kayıt yaptırmasanız bile bir sonraki yıl yani gelecek yıl, ortaöğretim başarı puanınız yarı yarıya düşecektir. Dolayısıyla, bu yıl devam etmediğiniz bir tercih, sadece bu yılı değil, gelecek yılı da riske edecektir.

Ya da diyelim ki “Madem kazandım, bari okuyayım ve bitireyim” derseniz, bu da yaşam boyu mutsuzluğu beraberinde getirebilir. Çok örneklerini gördük. İçine sinmeyen bir fakülteyi sırf işsiz kalmamak için yazıp, sonra da bu mesleğe mahkûm olanların mutsuzluğu hiç çekilir gibi değil. Sakın bu kötülüğü kendinize yapmayın!

İş elbette önemli ama severek yapacağınız bir meslek çok daha önemli!..

Özetin özeti: Çocuklarımıza verdiğimiz önem, ülkemizin geleceğine verdiğimiz önemin bir göstergesi olacaktır...

Yazının devamı...

Yeterince ders alabildik mi? Başarıyı yeterince ödüllendiriyor muyuz?

Bazı yıl dönümleri var ki insanın içini cız ettiriyor.
Vatana, millete, ülkeye, demokrasimize yapılan hain saldırıları hatırlatan 15 Temmuz da öyle günlerden biri.
Allah bir daha böylesi günler yaşatmasın...
Ülkemiz ne kadar güçlüyse, biz de o kadar güçlüyüz.
Bu yüzden ülkemizi, devletimizi, milletimizi rencide edecek, demokrasimizi zaafa uğratacak her türlü hain oluşumlara karşı çok daha uyanık olmak zorundayız.
15 Temmuz, büyük acıların yanı sıra, ülke olarak hepimize çok önemli dersler verdi.
Peki, bu hain darbe girişiminden hepimiz yeterince ders alabildik mi?
Daha da önemlisi, benzeri hainliklere karşı gerekli önlemler alındı mı?
Bu soruyu dün herkes kendisine sordu mu?
Sormadıysa, ne olur sorsun ve üzerine düşeni yapsın! Çünkü milli birliğe her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz günlerden geçiyoruz.
Allah ülkemizi hain tuzaklardan korusun. Şehitlerimize rahmet, yakınlarına sabır diliyor, gazilerimize de şükranlarımızı sunuyoruz...

Emek kutsaldır

Çocuklarımız ülkemizin geleceğidir.
Onları her türlü akademik bilgiyle donatalım ama milli ve manevi değerlerimizi kazandırmayı da asla eksik etmeyelim.
Milli bayramlar işte bu açıdan çok önemli. Ne olur hak ettikleri önemi verelim!..
Bu arada, yaz geldi geçiyor. Milyonlarca aile, hâlâ deniz, kum, güneş görmedi.
Sınavlar için harcanan onca emek, para, heyecan, zaman ve başarının ödülü hayal kırıklığı olmamalıdır!..
Milyonlarca veli, öğrenci, öğretmen ve KPSS adayı bu konuda çok büyük özverilerde bulundu.
Elbette hepsi istediği yere giremeyecek ama en azından, hak edenler hak ettikleri sonuca ulaşabilmeli!
Ulaşabilmeliler ki döktükleri alın terinin boşa gitmediğini görüp, çıtayı daha da yükseltsinler.
Üniversite sınav sonuçları her an açıklanabilir! Hatta çoktan açıklanmalıydı!
Peki, anne, baba ve adaylar olarak, tercih maratonuna hazır mısınız?
Son birkaç güne sıkıştırılan tercih süreci, aslında bu yarışın en önemli etabı ama nedense hep geçiştiriyoruz.
Siz siz olun, tercihleri ciddiye alın, yoksa kendinizi bir anda bugüne kadar hiç düşünmediğiniz bir ilde ve mesleğin kucağında bulabilirsiniz!
Milliyet, her tercih döneminde olduğu gibi bu yıl da sizleri yalnız bırakmayacak.
2019 Üniversite Tercih Rehberi’miz ve dizi yazımızda, aradığınız her sorunun cevabını bulabileceksiniz.
Özetin özeti: Güçlü bir gelecek için hep uyanık olalım, hep doğru adımlar atalım...

Yazının devamı...

İnsana saygı!

Hemen her konuda, saygı, olmazsa olmazların başında geliyor. Ama insana saygı, müşteriye saygı, çok daha da önemli. Çünkü biri en temel insan hakkı, diğeri de en temel müşteri hakkı!

‘Müşteri velinimetimizdir” diyen bir kültürden geliyoruz. Kul hakkı, affedilmeyen, telafisi zor, en önemli sorumluluktur. Keşke, 7’den 70’e herkes ve her kurum, buna riayet edebilse ama nerdeeee...

Müşteri velinimetse yaşananlar nedir?

Uçak biletinizi günler öncesinden alıp sabahın köründe bir yere yetişmeye çalışıyorsunuz, zamanında havaalanında oluyor ama uçamıyorsunuz! Niye?

Fazla bilet satılmış ve size yer kalmamış!

Aynı durum, Hindistan’a ilik nakli ameliyatı için giden bir başka yolcunun da başına gelmiş! O da uçamamış!

Sonradan öğreniyoruz ki bu fazladan bilet satış işi rutine binmiş ve tüm hava yolu şirketleri yapıyormuş! Hem de sıkça!..

Online check-in yapsaydın diye akıl verenler var! O yol da kapalı çünkü bir gün önce bile bu işlem mümkün olmuyor!

Bunu yapan kim?

Dünyanın en büyük havaalanını yapıp, uçakları zamanında uçuramaz, fazla bilet satar, körükleri süs olarak kullanırsanız, bu, harcanan emeğe, yapılan yatırıma, ortaya konan iradeye saygısızlıktır!

21. yüzyıla damga vuracak işler yapıyoruz ama 19. yüzyıl kafasıyla çalıştırıyoruz!

Siz, bir dakika geç kaldığınızda sınava giremezsiniz, hayatınız altüst olur, biletiniz yanar ve bütün gün yollarda perişan olursunuz ama onlar yanlış soru da sorar, sizi dört saat de bekletebilirler!

Hani nerede vatandaşa saygı?

Hani, devlet milletin, şirketler de müşterilerin hizmetkârı olacaktı?

Görünen o ki onlar efendi, biz köle olmaya devam edeceğiz. Hem de paramızla rezil olarak!..

Örnek çok

Bir hafta önce, Prag’a giderken, Düsseldorf yolcusu iki küçük çocuklu bir annenin yaşadığı perişanlık yüreklerimizi cız ettirdi!

Çocuklar ağlamaya başlayınca, paniğe kapıldı ve birkaç dakika geç kaldığı için elinde biniş kartıyla ortada kaldı.

“Kapılar kapandı, otobüs gitti” denildi. Oysa ek bir araçla sorun kolayca çözülebilirdi! Çözüm üretilmedi!

Bütün yolcular ne kadar dil döksek de nafile!

Mazeret hep aynı: Kurallar böyle! Diğer hava yolu şirketlerinde de durum farklı değil!

Kurallar nedense hep onlardan yana. Yolcu haklarını ne savunan var ne saygı duyan ne de denetleyen!

Bizi niye afişe ediyorsunuz diye oraya, buraya laf yetiştirenler keşke işlerini doğru dürüst yapsalar, asıl görevleri onları savunmak değil de denetlemek olanlar da görevlerini yerine getirseler!

Çözümü uzaklarda aramayalım, çok basit!

Ne mi?

Liyakat, liyakat, liyakat...

Özetin özeti: Başkalarından ne bekliyorsak, bunu önce kendimiz yerine getirelim! Eleştirilere alınmak ya da kızmak yerine de denetimleri sıklaştıralım...

Yazının devamı...

Neden, artık gemi turları yapmıyoruz?

Üç tarafımız denizlerle çevrili ama denizi görenimiz, girenimiz çok az! Yüzyıl öncesine dayanan deniz seferleri ise artık yok gibi! Önceki yıl, tarifesini görmüştüm, Trabzon’dan kalkan gemiler Paris’e kadar her ay düzenli olarak sefer yapıyormuş!
Şimdi hayali bile zor!

Prof. Dr. Haluk Kabaalioğlu, Avrupa Hukuk Fakülteleri Dekanlar Kurulu Başkanlığı da yapan, uluslararası hukuku ve denizciliği çok iyi bilen bir hukukçumuz. Öylesine değerli bilgi notları göndermiş ki, hepimizin kulağına küpe olması gerekir!..

Yabancı gemiler!

‘Yıllardır yabancı gemilerin sahillerimizin kaymağını yemesi hiç içime sinmiyor. Turizm konusunda da yazdığınız için konuya eğilirsiniz diye kullanabileceğiniz bazı argümanları takdim ediyorum. Artık turist gemileri de yüzer otel niteliğinde. Girişimcilerimizin konuya el atması çok iyi olacaktır. Türkiye sahilleri her yönüyle cruise dedikleri gemi gezileri için ideal limanlar içeriyor. Düşünebiliyor musunuz, Antakya’dan başlayan, Mersin, Antalya, Marmaris, Kuşadası, İzmir, Dikili, Çanakkale, Mudanya-Bursa, İstanbul, Sinop, Samsun, Ordu, Trabzon limanları ne kadar çok tarihi ve turistik yerlere ulaşmak için ideal uğrak yerleri olabilir.

Eskiden S/S Tarı vapuru, daha sonra M/V Akdeniz, M/V Karadeniz gemileri İstanbul’dan İskenderun’a kadar gidip, çeşitli limanlara uğrayarak dönerdi. Bu gemiler yolcu + kargo tipi olduğu için gezi gemileri değildi. Tarsus isimli lüks yolcu gemimizi kış aylarında Yunanlı Chandris firması kiralar ve Karayip Adalarında geziler düzenlerdi. Tahtından feragat eden Britanya Kralı ve Amerikalı eşi bu gemiyle New York’a seyahat etmişti. Ankara vapuru da sahillerimizde çok güzel geziler düzenlerdi.

Bir İngiliz firması Swan Hellenic Cruises adı altında Ankara gemimizi kiralıyor ve çoğu Türk limanları olmak üzere bir iki Ege Adasına da uğramak suretiyle arkeoloji ve tarih meraklıları için geziler düzenliyordu. Swan firması, Türk gemisiyle Türk limanlarına yabancı turist getiriyordu. Bu arada Yunanistan’ın Stella Maris, Stella Solaris, Jason, Atlas gibi çok sayıda gemisi sahillerimizin kaymağını yemekteydi. Kış aylarında bizim Ankara vapuru Haliç’te bağlarken, Yunan gemileri nisan-ekim ayları dışında Karayipler’de tur düzenlemekteydi.

Ege Adaları mı, Yunan Adaları mı?

Turizm Bakanımızın şirketi kendi sahillerimizi unutmuş, Yunan Adaları’na geziler düzenliyor. Gemiler Yunan bandıralı. Aslında önceki yıllarda Kıbrıs Rum Yönetimi bayraklı gemileri limanlarımıza sokmadığımız için hemen bayrak değiştirip Yunan bayrağı çekilen gemiler, Türk turistlerini Yunan Adaları’na götürüyor. Her Allah’ın günü televizyonda kafamıza vura vura Yunan Adaları diyorlar! Halbuki Ege Denizi Kıta Sahanlığı meselesi ve buradaki adaların silahlandırılmasını yasaklayan antlaşmalarla Atina’nın bu adalar üzerinde egemenlik haklarının kısıtlanmış olduğunu dikkate alan önceki dönemlerde Bakanlarımız, hukukçularımız “Ege Adaları” demeyi tercih ederdi. Adalar aslında bizim kıta sahanlığımız üzerinde yer almakta.

Zaten Yunanistan’ın adaların etrafında karasularını genişletmesini, TBMM casus belli veya savaş nedeni olarak ilan etmiştir. Başka yerlerde
12 mil olabilen karasuları Ege Adaları’nda 6 mille kısıtlanmıştır. Bizim kıta sahanlığımız Girit’in güneylerine
kadar uzanmaktadır.

Bakan Bey’in şirketi Ege Adaları lafını neden yeğlemiyor? Sahillerimize yabancı gemi gelsin diye bekliyoruz. Tabii gelsin ama Türk girişimcileri sadece Yunan gemileriyle Yunan Adaları turu düzenleyebiliyor? Dev turizm şirketlerimiz aciz mi? Sadece iki ay faaliyet gösterecek ve Adnan Menderes Havalimanı’na 70 km uzaklıkta olan Çeşme’ye havalimanı inşa edenler acaba gemi işletmeciliği yapamıyor mu?

Yüzlerce mavi yolculuk teknesiyle başarılı geziler düzenlemesini
biliyoruz da büyük boy girişimlerden kaçınıyor muyuz?

Zaten ziyaret edilecek limanlar arasındaki mesafeler o kadar kısa ki geceleri çok ağır yolla seyreden
gemiyle az yakıt yakmakla kârlı
seferler düzenlenebilir...”

Yazının devamı...

Bir Babaya böylesi bir pişmanlığı yaşatmaya hiç kimsenin hakkı yok

Bugün için sadece ülkemizin değil, dünyanın en önemli sorunlarından biri de işsizlik.

İşsizliğin çaresi ise üretimden, üretimin yolu da üretken insan yetiştirmekten geçiyor!

Ne yapıp edip eğitim sistemimizi sınav odaklı olmaktan kurtarıp, üretim ve çözüm odaklı hale getirmemiz gerekiyor!

Peki, bu o kadar zor mu?..

Üretim ve çözüm odaklı bir eğitim sistemini daha önce Köy Enstitüleri ve meslek liseleriyle denedik ve çok başarılı olduk.

Anadolu liseleri ve fen liseleri de dejenere edilmeden önce, çok başarılı örneklerdi!.

Sonra ne olduysa oldu, çocuklarımızı eğitimden, üretimden kopartıp, sınavların ve dershanelerin kucağına attık.

Gelinen son nokta ise tam bir bataklık. Elini veren kolunu kurtaramıyor!

Çocukluğunu, gençliğini sınavlar için feda edenlerin ödülü işsizlik oluyor!

Herkesi sınavlara ve diplomaya yönelttik de ne oldu?

En başarılı olanların bile diplomaları artık bir işe yaramıyor. Çünkü yetkinlik kazandırmıyoruz!

Gelinen son nokta

Eğitim, kişiler ve ülkeler için vazgeçilmez bir donanım kaynağı. Ama öylesine bir eğitim sistemi ve istihdam planlaması oluşturduk ki insanlar okuduklarına bin pişman oldular.

İşte, eğitim sistemimizin geldiği son noktayı özetleyen bir Babanın feryadı:

“İşsizliğe yönelik yazınız güzeldi, teşekkür ederim. 3 kızım var, bir tanesi Gıda Mühendisi ve iyi derecede İngilizce biliyor. Yüksek lisans yaptı, iyi yetişmiş bir evlat.

3 yıldır işsiz. Tekirdağ’da yaşıyor.

Bu bölgede bile bir yere başvurduğunda asgari ücretle işe razı ama iş yok.

Bir kişinin alınacağı bir işe 500 gıda mühendisi başvuruyor.

Özel sektörde de torpil var, bir baba olarak buna defalarca şahit oldum.

Diğer kızım Kamu Yönetimi mezunu. O da yüksek lisans yaptı, o da iyi derecede İngilizce biliyor ve o da işsiz. Asgari ücretle çalışmaya razı ama o da iş bulamıyor.

Karın tokluğuna köle olarak çalışmaya razı ama ona da kapı aralayan yok.

Diğer kızım lise 1’e gidiyor (Fen Lisesi) ve ne acı ki onu da aynı son bekliyor.

Pişman oldum okuttuğuma, bir sürü masraf yaptım, keşke onlara yaptığım masrafla bir dükkân alıp kiraya verseydim, hiç olmazsa çocuklarım bir gelir sahibi olurdu… İşsizlik üzerine yazılarınızın devamını bekliyoruz…”

En iyi miras!

Yıllardır, “Çocuklara bırakılacak en iyi miras eğitimdir” deyip duruyoruz. Hâlâ aynı düşüncedeyiz. Ama ömrünü eğitime adayanların hali de ortada!

Peki, ülke olarak, nerede yanlış yaptık, telafisi mümkün mü?

En büyük hatamız, umut tacirliği oldu. Tüm çocuklarımıza olmayacak hayaller kurdurduk, testlerin, dershanelerin ve diplomaların kölesi haline getirdik.

Meslekten, hayattan, mücadeleden, üretimden koparttık.

Ne istediysek yaptılar.

Sınavları kazanın dedik kazandılar, en iyi üniversitelere girin dedik girdiler, en iyi meslekleri seçin dedik seçtiler, diplomasız olmaz dedik, bir değil, birkaç diploma birden aldılar ve iş için hangi kapıyı çalsalar, hadi başka kapıya dedik...

KPSS dayatması

Çocuklarımızdan ne istediysek yaptılar ama yetmedi ki işe girmeleri için bir de Kamu Personeli Seçme Sınavı (KPSS) diye deli saçması bir sınav icat edildi. Tek kazananı var, o da yine, dershaneler.

Derece yapsanız bile değişen hiçbir şey yok. Mülakata giriyorsunuz ve eleniyorsunuz! Sınavlar ne kadar adilse mülakat da o kadar adil! Yani hak edenin, hak ettiği bir düzenin olduğunu hiç kimse iddia edemez!..

İşte böylesi bir ortamda yüz binlerce genç, çektikleri onca çile, verdikleri onca emek, girdikleri onca sınav yetmemiş gibi, yarın yine KPSS’ye girecek. Peki, ne kadarı sevinecek? Ne siz sorun, ne biz anlatalım. Yine yüzde 90’ını hüsran bekliyor!..

Özetin özeti: Çocukları mutlu olmayan aileler de, ülkeler de mutlu olamaz!..

Yazının devamı...

İşsiz de çok eleman arayan da!

İşsizlik rakamları tavan yapmış durumda. Özellikle de diplomalı işsiz sayısı! Neredeyse 10 milyona dayanacak!

Bu durum, bir yandan iyi, bir yandan da kötü.

Okullaşma oranları hızla yükseliyor, üniversite mezunu sayımız rekora koşuyor ama gel gör ki iş artık aslanın ağzında değil, adeta midesinde. Oradan onu alıp çıkarmak için mucizeler gerekiyor.

Madalyonun öteki yüzünde ise bambaşka bir tablo var.

Ülkemizin en önemli sorunlarından biri de yeterli donanıma ve yetkinliğe sahip iyi yetişmiş insan gücü olmaması!

Hangi işverenle konuşsanız, aradığı nitelikte eleman bulamadığından yakınıyor.

Haksızlar mı?

Kesinlikle haklılar. Çünkü rotamız yanlış çizildi!

Hedef olarak önümüze sınavlar ve diploma konulunca, herkes onların peşinde koştu ama görüldü ki artık sınav şampiyonluğu da diploma da hiçbir işe yaramıyor!

Eğitimde kazanımlar, işe alımlarda ise liyakat dönemi geldi de geçiyor!

İşverenlerin dikkat çektiği konu da zaten bu. Diploma var, özgüven var ama donanım yok. Hele hele yönetici yapacağınız birini bulmak, iğneyle kuyu kazmak gibi bir şey. Türkiye’de, yeni iş yerlerinin kurulmamasının, kurulanların ayakta kalamamasının en önemli nedenlerinden biri de bu diyorlar...

Herkes mağdur

25-30 yaş arası, üniversite mezunu, her üç, dört kişiden biri hem işsiz hem de mağdur.

İş desen işleri, keyif desen keyifleri yok.

Bu durum öğretmenler için de böyle, mühendisler ve diğer meslek mensupları için de. Ama içlerinde birileri var ki hiç kimse onlar kadar eziyet çekmedi, onlar kadar mağdur edilmedi!

Yeni bir Türkiye hayali kurulurken, yeni bir sistem oturtulmaya çalışılırken, 2023 vizyonu için kollar sıvanırken onlar da unutulmamalı! Çünkü Batı’da olan, bizde ise maalesef bugüne kadar bir türlü başaramadığımız sistemi kurmak ve onu tıkır tıkır işletmek için onlara çok ihtiyacımız var.

Bu konuda, hemen herkes, çok daha fazlasını hak ediyor ama en çok da İktisadi İdari Bilimler Fakültesi yani İİBF’liler hak ediyor. Çünkü, hep onlarsız bir sistem kurmaya çalıştık, olmadı!..

Kabahat gençlerde mi?

Çocuklarımız yeni filizlenen bir ağaç dalı gibi. Nereye bükerseniz, o yöne doğru büyür. Doğru budarsanız, güçlenir, yanlış budarsanız da ne boy verir ne de ürün...

Onlara bu vasıfsız, ezberci ve dayatmacı eğitim modelini biz dayattık.

Yıllardır yazıyorum ama son günlerde üzerinde çok daha fazla durduğum bir konu var; o da yetkinlik meselesi. Yani çocuklarımızı, sınav sonrası unutacakları akademik dayatmaların bir adım ötesine geçirecek, yaşamları boyunca kullanabilecekleri yetkinlikler kazandırmalıyız. Başarabilir miyiz? Kesinlikle evet! Daha önce bunu yaptık, yine yaparız...

Önce kendimize şu soruyu sormalıyız:

Nasıl bir gençlik istiyoruz?

Ülkesini seven, milli ve manevi değerlere saygılı, çağa ayak uydurabilen, becerikli, yetkin, estetik değerlere sahip, doğaya saygılı, sanat ve sporu yaşam tarzı haline getirmiş, özgüveni yüksek, sorun çözücü, saygılı ve en önemlisi de dünyanın dört bir yanında gittiğinde ekmeğini taştan çıkartacak gençler.

Bu, o kadar zor mu?

Evet, bugünkü sistemle zor ötesi, hatta imkânsız. Ama eğer istenirse, başarılır.

Helva yapmak için malzemelerin en iyileri var ancak helvanın en iyisini değil, giderek daha kötüsünü yapıyoruz.

Sorun da hiçbirimizde değil, sistemde!..

Özetin özeti: Ülkemiz, gençlerimiz, hepimiz, her şeyin çok daha fazlasını hak ediyoruz!..

Yazının devamı...

Diploma mı, yetkinlik mi?

Gelecekte, fazla değil 15 yıl içerisinde, yani bugün okula başlayan öğrenciler üniversiteye gittiklerinde, diplomanın pek de önemi kalmayacak.

Peki, yerini ne dolduracak? Olmazsa olmazların başında ne gelecek?

Hiç tartışmasız, kazanımlar yani yetkinlikleriniz!..

Diploma odaklı eğitim anlayışı çoktan iflas etti.

Şu anda, işsizlik sıralamasının en tepesinde üniversite mezunlarının bulunması bu yüzden.

Diplomalar da tıpkı sınavlar gibi öğrenciye çok fazla bir şey kazandırmadı.

Örneğin bir ya da birkaç yabancı dil öğretti mi?

Örneğin herhangi bir mesleki donanım kazandırdı mı?

Örneğin spordan sanata herhangi bir alanda yetkinliğiniz söz konusu oldu mu?

Örneğin maddi ya da manevi yönden memnuniyet oranları yükseldi mi?

Örneğin bir beceri sahibi yapabildi mi?..

Yukarıdaki örnekleri daha da artırabiliriz, çünkü eğitimden ve kişilerden beklentiler, önümüzdeki yıllarda çok daha net olacak.

Nereden mezun oldun ya da hangi diplomalara sahipsin yerine, hangi yetkinliklere sahipsin sorusu sorulacak.

Bu yüzden de uzun süreli eğitimler yerine, kısa süreli sertifika programları tercih edilecek.

İşte bu nedenle lise ve üniversite seçiminde, bireysel kazanımlarınızı artıracak öğretim kurumlarına yönelmenizde sonsuz yarar var...

Üniversite bitiyor mu?

Akademik eğitimin ömrü sona erecek mi? Elbette hayır. O sadece, kapıyı açan bir anahtar olacak!

Şimdi bu çerçevede okul seçimine baktığımızda, hangi liseyi, hangi üniversiteyi seçmeliyiz?

Bu da tümüyle beklentilerimize göre değil, sınav sistemine göre şekilleniyor.

Gidip hangi okula sorsanız, hemen hepsi her türlü yetkinliği fazlasıyla size kazandırdığını iddia edecektir. Peki ya sonuç?..

Sadece ve sadece sınav başarısıyla ilgilendiğimiz için onları anlatacaklar. Diğer kazanımların hiçbir önemi yok. Zaten ölçülebilir de değiller...

Kimimiz fen lisesi istiyor kimimiz de yabancı kolejleri. Devlet liseleri için ısrar eden, neden ille de devleti istediğini, kolejlere yönelen de neden ille de özel okul istediğini net bir şekilde ortaya koyamıyor.

Devlet ve vakıf üniversiteleri arasında ikilem yaşayanlara baktığınızda da durum farklı değil.

Fen liseleri başarılı deniyor ama ortada istediği yeri kazanamayan on binlerce fen lisesi mezunu var.

Kolejler, hem başarılı hem de yabancı dille eğitim yapıyor, o yüzden tercih ediliyor diyen çok ama kolej mezunlarının üçte ikisi dil barajını geçemiyor, üniversitelerde istediği yeri kazanamıyor, spor ya da sanat yetkinliği kazandıran ise yok gibi...

Anadolu liselerinin tabela okullar haline dönüşmesi çoktan tamamlandı. Veliler hâlâ niye bu okullara giremedik diye üzülürler anlamak mümkün değil.

Bir meslek lisesine gidip de meslek öğreneni, imam hatiplere gidip de İslami donanım kazananı görmeyeli çok oldu.

Arada iyiler yok mu? Elbette var. Hem de her alanda. Ama onlar, o kazanımlarını, gittikleri okullardan çok, bireysel ilgi ve yetenekleri nedeniyle ya da ailelerinin desteğiyle elde ediyor...

Marka okullar!

Liseler söz konusu olduğunda 10 bine yakın okul var. Peki, ilk 100’ü sayın desek, akla hangileri gelir?

Üniversite deyince de 200’ü aşkın üniversitemiz var. Peki, ilk 10 hangisi desek ve bir adım öteye gidip, o 10 üniversiteyi, bırakın dünyadaki rakipleriyle, kendi geçmişleriyle kıyaslasak ne kadarı, pozitif yönde ilerledi diye alkış alır?

Eğitimden, bilimden ya da kurumlardan şikâyet ederek yol alamayız, alamıyoruz da! Bu yüzden olan çocuklarımıza oluyor. Çocuklarınızı LGS ya da YKS kursu yerine yabancı dil kursuna, spora, müziğe, atölyelere gönderin.

Sonuçta girdiği okulun, diğerlerinden bir farkı olmayacak ama elinde çok farklı kazanımları bulunacak.

Tek yanlışı olan bir öğrenci bile hayata küsüyorsa, böylesi bir sistemin esiri olmak, en son düşünülecek bir davranış olmalıdır...

LGS ve YKS kandırmacasında, üstlendiğimiz rolleri, daha nereye kadar oynamaya devam edeceğiz?

Umarım, yanılan biz, kazanan çocuklarımız ve ülkemiz olur!

Özetin özeti: Eğitim, bilim, gelecek, zor konular! Biz en iyisi mi günü kurtarmaya devam edelim!..

Yazının devamı...

Bilim öcü mü?

Çağdaş dünyanın referansı, eğitimdir, bilimdir, fendir!

Atatürk, “Benim söylediklerimle, bilim arasında bir çelişki varsa, bilimi esas alın” der ve hayatta en hakiki mürşidin ilim olduğunu söyler. “İlim Çin’de de olsa gidip alın” diyen bir dinimiz var. Bunu hep böyle bildik, böyle gördük...

Akıl ve bilimin temel esaslarından biri de sorgulamaktır. Yani yeri geldiğinde bilimi de sorgulayacaksanız, sorgulamalısınız da.

Tıpkı aşağıda olduğu gibi...

Bilimin ne olup olmadığını, kimin, hangi amaçla nasıl kullandığına geçmeden önce, isterseniz gelin, eğitime, bilime ve bilim insanlarına yönelik, şu çok çarpıcı sözlere bir göz atalım:

Dışarıdan müfredatlar, kitaplar, dersler yoluyla sürekli olarak propagandist bir tarzda verilen eğitimsel içeriklerin, aslında insan ruhunu toksik bir etkiyle nasıl bozduğunu, çürüttüğünü çok net bir biçimde görüyoruz.

Bugünkü bilimin neye hizmet ettiği ve sermayenin güdümünde bizi nereye doğru ittiği konusunda bir sorgulamaya ihtiyacımız var.

Dünyadaki büyük ekonomik krizleri en büyük üniversitelerde eğitim alanlar çıkartıyor.

Bilimin, teknolojinin gücü arttıkça ölümün gücü artıyor.

Bilgi, eğer bir ahlak telakkisine oturmazsa ve hizasını bir etik nosyondan almazsa tümüyle insanlığın hayrına, çıkarına değil, tümüyle zararına olduğunu rahatlıkla gündeme getirebilir...

Yukarıdaki sözler, bilime karşı olan birinden değil de bir bilim insanından geliyorsa, çok daha önemlidir. Üstelik görevi, eğitimi ve bilimi, etik değerler üzerine oturtup, insanlık yararına kullanılmasını sağlamaksa, çok daha önemli!..

Yukarıdaki sözler Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuk’a ait.

Sözlerini kanıtlayacak binlerce argüman bulunabilir ama tam tersini kanıtlayacak yüz binlerce ayrıntı söz konusu.

Bilimden korkmak, her kötülüğün kaynağının bilim olduğuna inanmak ve inandırmaya çalışmak, hiç kimseye yakışmaz ama bilim insanlarına hiç yakışmaz!

Evet, eğitim ve bilim, yanlış ellerde yanlış amaçlarla kullanılırsa, çok kötü sonuçlar doğurabilir ama sınav odaklı bir öğretime yönelip, eğitimi ve etik değerleri unutmanın faturası çok daha ağırdır...

Kayıtlar

Kolejlerde kayıtlar devam ediyor.

Veliler kapı kapı dolaşarak kendilerine yeni şans yakalamaya çalışıyor.

Yakaladıkların da ise akılları girdikleri okulda değil, kaçırdıkları diğer fırsatlarda kalıyor ve bu kez de onları kovalamaya başlıyorlar.

Devlet liselerinde tercihler devam ediyor. İçine sinen bir tercih listesi hazırlayan ise yok gibi.

Devlet liseleri için tercihler cuma günü sona eriyor. Sonuçlar 22 Temmuz’da açıklanacak.

Kolejlerde de kayıtlar yine cuma günü sona eriyor ama bu her şeyin bittiği anlamına gelmiyor.

Arada sık sık boş kontenjanlar oluşacak ve onlara da bir şekilde öğrenci alınacak.

Tüm bu süreçte, olan velilere oluyor. Yıllık iznini alan da var tatil sevdasından vazgeçen de. Yeter ki çocukları doğru düzgün bir okula girsin istiyorlar ama mutlu olanı bulmak zor! Çünkü, bu sistem sanki en iyi öğrencileri bile mutsuz etmek için inşa edilmiş!..

Velilere önerimiz, kayıtların son gününe kadar hatta nakil dönemlerinde bile umutsuzluğa kapılmamaları. Kayıtları sonuna kadar kovalayan mücadeleci veliler, her zaman olmasa da, zaman zaman umulmadık kontenjan boşlukları yakalayıp, umulmadık avantajlar elde edebiliyor.

Doğru olan bu mu, elbette tartışılır ama en azından ileride niye yakından takip etmedim diye vicdan azabı yaşamazlar.

Daha önce de defalarca yazdık, önemli olan okul değil, öğrenci. İyi öğrenci de her yerde, her zaman, hedefine ulaşabilir, yeter ki motivasyonunu kaybetmesin, kaybettirilmesin!

Bu yıl, umarız, bu sistemin sonu olur! Neden diye merak edenler, velilere sorabilir!..

Keşke, eğitimi, bilimi, teknolojiyi, daha iyi anlamaya çalışıp, etik ve ahlaki değerler üzerine oturtabilsek!..

Özetin özeti: Eğitim ve bilim adına kat edeceğimiz daha çok uzun bir yol var!..

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.