SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Marina Abromovic’e ön hazırlık

Bir sergi görmek için seyahat edilir mi?

Edilir.

Kuyrukta saatlerce beklenir mi?

Beklenir.

İçeride başınıza ne geleceğini tam olarak bilmeden emin adımlarla ilerlenir mi?

İlerlenir.

Sergide de olsa, her elinizi tutanın peşinden gidilir mi?

Gidilir.

Gözünü kapat dediğinde, ikiletmeden söz dinlenir mi?

Dinlenir.

Hem de akıllı telefonunuzla vedalaşmak zorunda kalacağınızı bilseniz de...

Hatta daha da ileri gidip telefonumu cebimde unutmuş gibi yapayım bari, belki fotoğraf çekerim denir mi?

Denir.

Her yerde “Fotoğraf çekmek yasak” yazısı olmasına rağmen.

Bu sergiye giderken baştan kabul etmiştim, ne derlerse onu yapacaktım.

Boşuna “Performans sanatının kraliçesi” demiyorlar Marina Abromovic için.

Öyle bir duruşu var.

Performanslarında vücudu ve zihni zorluyor.

Daha salona adımımı atar atmaz biri elimden tutup bir sandalyeye oturtmuştu beni, “Gözlerini kapat” demekle de kalmamış, bir de kulaklık tutuşturmuştu elime.

Arkadaşımı ise bir platforma çıkartmıştı, gözleri kapalı yanındakilerle el ele tutuşturmuştu.

Gözlerim kapalı düşünmüştüm, geceden kalma olduğum bu kadar mı belli oluyor acaba?

Niye ayakta benden yaşça büyük bu kadar çok kişi varken ben oturuyorum?

Kulaklıkta ne müzik var acaba demeye kalmıyor, kulaklık zaten sessiz olan odada sesleri daha da kesiyordu.

Hiçbir şey görmeden, duymadan, yapmadan otur, öylece dur demişlerdi.

Başkaları durabiliyor mu diye çaktırmadan bakıyordum.

Duranlar da vardı, benim gibi merakla etrafına bakınanlar da...

Marina Abramovic ve ekibi ise ya gelip elinizden tutuyor ya da sırtınızı sıvazlayıp şefkat gösteriyordu.

Eskiden el ele tutuşmak diye bir şey vardı.

Artık nasıl bir noktaya geldiysek, bir sanatçının gelip elimizi tutması ya da sırtımızı okşamasıyla avutuyoruz kendimizi diye düşünmeden edememiştim.

Bir yandan sanatçıyı bir popstar olarak görenler vardı, “Marina elimi tuttu, artık elimi yıkayamam” diyenler bile oluyordu.

Bir yandan da onu bir pop stardan çok, el veren bir güç olarak görenler vardı.

Marina Abramovic’le özel bir diyet ve sporla aylarca hazırlandığı “512 Saat” sergisinde Londra’da tanışmıştım.

64 gün boyunca günde 8 saat Serpentine Galeri’de ayakta durmuştu.

Bir tek tuvalete gitmesi serbestti.

İşte tam da o ana denk gelip sohbet etme fırsatımız olmuştu.

O zaman Abramovic her ne kadar sergide izleyicilere durun dese de sohbetinden belli oluyordu, kendisi de duramıyordu.

İşte hayatın bizi getirdiği nokta bu, artık durabilmek de bir sanat sayılıyor.

Bir performans sanatçısının sergisinde öylece dururken hem sanatçı hem de sanat eserinin ta kendisi oluyorsunuz aslında.

Bir yanda “Böyle sanat mı olur?” diyenler, bir yanda “Sanat deliliktir, sanatçı sizinle kafa buluyor” diyenler...

“Artık Marina Abramovic kendini tekrarlıyor” diyenler de, galerinin önünde saatlerce kuyrukta bekleyenler de var tabii.

Şimdi Marina Abromovic, Sakıp Sabancı Müzesi’nde Şubat’ta başlayacak olan sergisine hazırlanıyor.

Hiç şüphesiz Ai Weiwei’den sonra en çok Instagramlanan sergi bu olacaktır.

Sakıp Sabancı Müzesi ve Marina Abromovic Enstitüsü, Akbank’ın desteğiyle, 3 ay boyunca sürecek sergi kapsamında performans sanatıyla uğraşan sanatçılara uzun süreli yeni projeler hazırlama çağrısında bulunuyor. 

Genç performans sanatçılarına duyurulur!

Yazının devamı...

'INSTAGRAM FOTOĞRAFLARINIZI ÇALACAK' YALANI

Biri ünlülere söylemeli, Adriana Lima’dan Marc Jacobs’a son birkaç gündür mavi tıklı ünlüler de dahil ‘Instagram fotoğraflarınızı çalacak’ balonunu paylaşıyor.

Hatırlarsınız, aynı sosyal medya söylentisi daha önce de Instagram yerine Facebook için başlatılmıştı.

Peki ama bunun gerçek olmadığını kimse düşünemiyor mu, paylaşmadan önce?

Ya da eğer gerçekten böyle bir durum varsa sadece bu post’u paylaşarak kurtulabileceklerini mi sanıyorlar?

Uygulamayı indirerek, bir tıkla kullanıcı koşullarını kabul ederek zaten Instagram’ın şartlarına uymuş, istedikleri maddelere izin vermiş oluyorsunuz. 

Kaldı ki Instagram’ın ya da Facebook’un sizin fotoğraflarınızı çalmakla uğraşmasına gerek yok.

İnternette paylaştığınız her fotoğraf aslında bir nevi kamuya açılım oluyor.

Siz sadece yakınlarınızla paylaştığınızı düşünseniz bile yakınlarınızın başka yakınlarıyla sizin fotoğrafınızın ekran görüntüsünü paylaşmasıyla başlıyor her şey ve işte ondan sonra ister Instagram’a karşı post koyun, ister başka önlemler almaya çalışın sonuç değişmiyor.

Fotoğraflarınız çalınmasa da yayılıyor.

İşte durum böyleyken hâlâ ‘Instagram fotoğraflarımızı çalacak, izin vermiyoruz’ post’u komik olmaktan öteye gitmiyor.

Çevreye karşı ikiyüzlülük

Prens Harry’nin eşi Meghan’ın misafir editörlüğünü yaptığı İngiliz Vogue dergisinin eylül sayısında Jane Goodall ile konuşurken çevreye duyarlı oldukları için en fazla 2 çocuk yapacaklarını açıklamasının hemen ardından Prens Harry, Meghan ve bebekleri Archie’nin 2 hafta içinde 4 kez özel uçakla seyahat etmesi çok eleştirildi.

Sonrasında, Elton John’un, özel uçağı kendisinin sağladığını, masrafını karşıladığı gibi karbon zararını minimize etmek için bu alandaki araştırmalara yüklü bir bağış yaptığını açıklaması da eleştirileri durduramadı.


Sadece İngiliz basını değil, dünya basını Prens Harry ve Düşes Meghan’ı çevreye karşı ikiyüzlü olmakla suçluyor.

Hatta “Kahve almaya da özel uçakla gitsinler” diye dalga geçiyorlar.

Peki ama hangimiz çevreye karşı ikiyüzlü değiliz ki?

Kim gereksiz kâğıt, peçete israfı yapmadığını, hiç plastik kullanmadığını, imkânı olsa asla özel uçağa binmeyeceğini söyleyebilir ki?

Günümüzde sıradan sosyal medya fenomenleri bile özel uçaklarda poz verirken, hatta Gatwick Havalimanı bu konuda daha da ileri gidip sadece fotoğraf çektirmek için terminalin ortasına bir özel uçak maketi yerleştirmişken İngiliz kraliyet ailesinin annesini paparazzilerden kaçarken trafik kazasında kaybeden bir ferdinin eşi ve yeni doğmuş bebeğiyle özel uçakla seyahat etmesine bu kadar acımasız yaklaşmamalı.

Bodrum’dan sevindirici haber

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un incelemeleri sonucunda Bodrum’daki tam 8 inşaat projesi mühürlendi haberine sevindik.

Bodrum’un bir beton yığınına dönüşmesine hiçbirimiz kayıtsız kalamazdık.

Elbette, zararın neresinden dönülse kârdır, ama keşke doğa katliamı yapılmadan önce gerekli önlemler alınsa ve bu projeler bu hale gelmeden önce durdurulabilseydi...

Yazının devamı...

DOĞAYA SAHİP ÇIKIYORUZ

İstanbul’da aniden bastıran yağmur Kapalıçarşı’da bile sele neden olabiliyor.

Nişan-taşı’nın göbeğinde yollar çökebiliyor ama neyse ki bir günde çöken yol onarılıyor.

Ne de olsa yenilenmeye çok açığız, çok alışığız.

Günü kurtarmak konusunda üstümüze yok ama sağlam altyapı kurmak konusunda eksiğimiz çok.

Tabii bu arada da çevreye verdiğimiz zararlardan farkında olmadan da olsa günlük hayatta da etkilenecek duruma geldik. 

İklim değişikliğinin günümüzde geldiği nokta bu ama hâlâ çevreye yeterince önem vermiyoruz, hâlâ elimizdekilerin değerini bilmiyoruz, kaybedene kadar da bilecek gibi görünmüyoruz.

Bodrum’da güzel bir koyun ne hale getirildiğini gördük ama bu hale gelene kadar kimsenin sesi çıkmamış olması inanılır gibi değil.

Bu hale geldikten sonra yapılan yıkım, çevreye verilen zararı, yok edilen ormanları, kesilen ağaçları geri getirmiyor ne yazık ki.

Fazıl Say etkisi

Neyse ki hâlâ umut verenler var aramızda.

Bkz. Fazıl Say’ın Kaz Dağları’nda gerçekleştirdiği konser.

Ne kadar anlamlı bir protesto, ne kadar güzel bir kalabalık.

Kaz Dağları’nın Kanadalı bir firma tarafından altın aramak üzere yok edilmesine karşı Fazıl Say tek başına sadece piyanosuyla, müziğiyle mücadele veriyor, yüzlerce insan tatilini yarım bırakıp Kaz Dağları’na gidiyor onu izlemeye.

Ve bu şahane manzara yabancı basında geniş yer alıyor.

Hem Fazıl Say’ı hem de Kaz Dağları’na giden tüm izleyicileri kutlamak gerekiyor, bu kadar sakin ve zarif bir protesto gerçekleştirdikleri için ve tabii Kaz Dağları’nı korumak için ellerinden geleni yaptıkları için.

Fazıl Say konseriyle aynı gün Boğaziçi Caz Korosu da Tarkan’ın ‘Uyan’ şarkısını Kaz Dağları için seslendirip paylaştı, Tarkan da “Bir olur geliriz üstesinden. Her şey mümkün eğer inanırsan...” notuyla bu videoyu paylaştı.

Sosyal medyada da sık sık paylaşılan bu şarkı da anlamlıydı tabii ama keşke çevreci kimliğini takdir ettiğimiz Tarkan da Fazıl Say kadar cesur olup Kaz Dağları’nda bir mini konser gerçekleştirseydi ya da Fazıl Say’a eşlik etseydi...

Tarantino’nun yıldızıyla ne konuşmuştuk?

Tam 7 yıl önceydi, Christina Ricci ile röportaj yapmak için Brooklyn’de ‘Pan Am’ dizisinin setindeydim.

Çekimler uzun sürmüş, oyuncular ve ekip tekrarlardan yorulmuş kısa bir mola veriyordu.

Yanıma sarışın güzel bir kız gelmişti ve Avustralya’dan yeni geldiğini ABD’de şansını denediğini, bu diziye seçildiği için ne kadar mutlu olduğunu bir çırpıda anlatmıştı.

“Umarım bir gün benimle röportaj yapmaya da gelirsin, umarım bir gün benimle röportaj yapmak için de Türkiye’den gelen bir gazeteci olur” demişti bir çırpıda.

Şimdi tam 7 yıl sonra bana bunu söyleyen Margot Robbie, Quentin Tarantino’nun filmi ‘Bir Zamanlar Hollywood’da’nın kadın yıldızı.

Brad Pitt, Leonardo di Caprio ve Al Pacino ile aynı dev kadroda.

Roman Polanski’nin 8 aylık hamileyken Charles Manson cinayetlerine kurban giden eşi Sharon Tate rolünde.

Ve aslında bu rolü alması da tamamen yine hislerini bu kadar açık ve samimi ifade etmesinde.

Margot Robbie, Quentin Tarantino’ya bir mektup yazıyor ve hayalinin bir Tarantino filminde oynamak olduğunu anlatıyor.

O mektubun efsane yönetmenin eline geçip geçmediğinden bile haberdar değilken kendisinden bir telefon alıyor ve “Yeni filmimde seninle çalışmak istiyorum” diyor Tarantino.

İşte hayat bazen bu kadar da basit, evrene mesaj yolla gerçekleşsin!

 

Yazının devamı...

Nobelli müzisyenin kaçırılmayacak sergisi

2016’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığı açıklandığında tartışmalar uzun süre durulmadı. Nobel’in bir edebiyatçıya değil de bir şarkıcıya verilmesini kabullenemeyenler oldu. Sanki söz konusu olan Bob Dylan değil de Serdar Ortaç’mış gibi davranıldı.

Oysa Bob Dylan değerli bir ozan. Türkiye gibi aşık ve ozan geleneğinin olduğu bir kültürde bunun anlaşılamaması daha da tuhaftı.

Diğer güçlü aday Haruki Murakami kazanamadı diye üzülenler oldu. Ama aslında bu sonuç her zaman popüler olanın değil, gelenek yaratanın da günümüzde kazanabildiğini gösterdi. Evet, Murakami çok satan bir yazar, popüler bir marka.

Ama Bob Dylan da gelenek yaratmayı başarmış biri. İşte sonunda öze dönülüyor, zaman zaman dünyada gelenekler yükselişe geçiyor.

Gelelim Bob Dylan’ın Nobel aldığının açıklandığı gece Las Vegas’ta sahneye çıkması ve bir kez daha eleştirilere hedef olmasına.

Önce Coachella’cıların düzenlediği, 68 kuşağının favorilerinden oluşan “Desert Trip” festivalinde sahneye çıktı, The Rolling Stones, Paul McCartney, Neil Young, Roger Waters, The Who ile birlikte. Daha sonra da Las Vegas’ta sahnedeydi, “Neverending” turnesinde. Vegas konseriyle dalga geçenler var, oysa bu Dylan’ın değerinden hiçbir şey azaltmadı aslında.

İstediği yerde sahneye çıkar, istediği kadar para kazanır. Zaten Bob Dylan sahnesiyle ya da sesiyle değil, yazdıklarıyla aldı bu ödülü. Kaldı ki günümüz edebiyat dünyasında Dylan’a yapılan tekliflerin onda birine on takla atacak edebiyatçılar da var diye düşünmüştüm o zaman.

Başka şehirleri de gezecek

Nobel’den 1 yıl sonra, tam 2 yıl önce onu Londra konserinde Palladium’da canlı izleme şansım oldu. Hiç unutmuyorum, Bob Dylan, “Things Have Changed” (Her şey değişti) şarkısıyla sahneye çıktı. Dylan çok haklı, “Things have changed” ama o “Neverending” turnesinde olduğu gibi sürekli yaratmaya, üretmeye devam ediyor ve belli ki daha devam edecek.

Ama hâlâ onu sahnede izlerken görüyorsunuz, aslında ödüllerin umurunda olmadığını, belli ki sadece söylemek istedikleri var ve sahnede onları söylemekten çok mutlu. Tamamen tesadüfen Londra’da Mayfair’deki Halcyon Galeri’de Bob Dylan’ın son sergisine denk geliyorum.

“Bob Dylan: A Collection of New Original Paintings” başlıklı sergi geçen yıl Martin Scorsese’nin çektiği Bob Dylan belgeseliyle eş zamanlı yine aynı galeride gerçekleşen “Mondo Scripto” sergisinin devamı. Dylan’ın Amerikan otoyol resimleri de var bu sergide. Benim en çok sevdiğim kendi el yazısıyla yazdığı şiirleri/şarkı sözleri ve yanında karakalem çalışmaları oluyor. “Forever Young”dan “Knockin’ on Heaven’s Door”a en çok sevilen 60 şarkısını seçmiş. Kulağa çok basit gelse de karşınızda görünce etkilenmemek mümkün değil. Ayrıca demirden yaptığı heykellerini de bu sergide ilk kez izleyicileriyle paylaşıyor.

Sergi 26 Ağustos’a kadar devam ediyor, daha sonra başka şehirleri de gezecek, ilk durak Şanghay Modern Sanat Müzesi. Bob Dylan hayranları kaçırmamalı. Zaten Bob Dylan hayranı değilseniz bile, bu kadar yaratıcılık ve üretkenlik karşısında kayıtsız kalabilmek mümkün değil.

 

Yazının devamı...

İYİ İÇERİK HEP KAZANACAK

2007’de McKinsey & Co gibi önemli bir yönetim danışmanlığı şirketinde çalışıyordu. Boş zamanlarında evinde kanepesinde otururken başlattı Business of Fashion’ı Imran Amed.

Başta basit bir blogdu, ama Imran Amed’in Çin, Hindistan ve Brezilya’nın yükselen gücünü, 2008 krizinin tüketici alışkanlıkları üzerindeki değişimini ve tabii moda dünyasına dijital dünyanın etkisini görmesiyle kısa sürede BoF başka bir boyuta ulaştı.

Index Ventures, LVMH, Carmen Busquets ve Felix Capital’den yatırım aldı.Önceki gün ise büyük haber açıklandı, BoF’ın son yatırımcısı Japon Nikkei Grubu’nun sahibi olduğu Financial Times gazetesi oldu.

Financial Times gibi 130 yıllık saygın bir gazetenin 12 yıllık geçmişi olan bir moda blog’una yatırım yapması önemli bir gelişme.

Peki ama neden?

1. İyi içerik daima kazanıyor. İster dijitalde, ister basılı olsun, içerik iyiyse takip ediliyor.

2. Geleneksel medya dijital medyanın değerini sonunda anladı ve artık rekabet yerine iş birliği yapmayı tercih ediyor.

3. Gerçekten iyi bir fikriniz varsa, bir blog da, bir sosyal medya hesabı da, bir YouTube kanalı da diğer mecralar tarafından kabul görüyor. Ama tabii milyonlarca blog arasında bu başarıyı yakalamak kolay değil.

4. Modanın artık sadece eğlence değil ne kadar büyük bir iş ve ekonomi yarattığı kabul ediliyor.

Asıl işini unutmamak gerek

Yayınların yaşaması sadece biz gazeteciler için değil, hepimiz için çok önemli.

Evet, yazılı basın sadece Türkiye’de değil, dünyada da zamanın değişimiyle, dijital çağla mücadele ediyor.

Ama unutmamak lazım, dünyada son derece başarılı örnekler de var.

Wallpaper dergisinin önceki genel yayın yönetmeni Tony Chambers ve Wallpaper ve Monocle dergilerinin yaratıcısı Tyler Brule ile peş peşe birer röportaj yapmıştım.

İkisinin de yazılı basının geleceğiyle ilgili söyleyecekleri her gazeteci için olduğu gibi benim için de çok önemliydi.

“Dergicilik de yayıncılık da düşünüldüğünden daha uzun süreli olacak.

Yazılı basın öldü deniliyordu beş yıl önce ama hâlâ yaşıyor ve yaşayacak.

Önemli olan, hem basılı yayını hem dijitali farklı içeriklerle zenginleştirmek.

İçeriğin internette ücretsiz verilmesi iyi değil ama bazı gazeteler bu trendi başlattı ve ne yazık ki hepimiz uymak zorunda kaldık.

Ama artık yeni jenerasyon kalite için para ödeyecek.

Bu kadar çöp bilgi içinde, okurlar da kendileri için bir başkasının daha bilinçli seçim yapması için para ödemeye hevesli.

Bir şey için para ödediğiniz zaman kendinizi daha iyi hissediyorsunuz.

Hermes gibi lüks markalar kriz zamanlarında bile çok iyi iş yapıyor çünkü kalite için masraftan kaçınılmıyor.

Zaten herkes emeğinin karşılığını almalı.

Artık yayınlar yayıncılıktan çok daha fazlasını yapıyor, etkinlikler, marka çok önemli.

15 yıl önce sadece dergi yapıyorduk, çok kolaydı ama şimdi öyle olsa hayatımız çok sıkıcı olurdu. Hâlâ markamızın temeli dergi ama etkinlikler, markalarla işbirlikleri ve e-ticaret önemli kazanç kaynaklarımız” diye anlatmıştı Tony Chambers.

Tyler Brule ise şöyle özetlemişti:

“Medyada türbülanslı bir 10 yıl olmasına rağmen, klasik değerler değişmedi, iyi gazetecilik, fiziksel ürün, sınırlara rağmen uluslararası dünya, en iyi insanları işe almak hâlâ önemli olan.

Sadece iyi insanlar değil, her zaman konuşmak isteyeceğin kadar ilginç insanlarla çalışmak.

Şimdi medya değişim geçiriyor, artık dijital olmayan, etkinlik düzenlemeyen yayın kalmadı ama asıl işinin yayıncılık olduğunu unutmamak gerek.”

 

Yazının devamı...

Ondan öğreneceğimiz çok şey var

ABD eski başkanı Barack Obama, moda tasarımcısı Diane von Furstenberg, Snapchat’in kurucusu Evan Spiegel, Goop’un kurucusu Gwyneth Paltrow gibi birçok dünya çapında isimle birlikte haziran ayında Stockholm’de Brilliant Minds adlı seminerde aynı sahneyi paylaştı.

‘Akıcılık Katsayısı’ temalı seminerde transformasyon çağında büyük resmi düşünmek üzerine konuştu.

Bu ay ise İngiliz Vogue’un Sussex Düşesi Meghan misafir editörlüğünde yayımlanan ‘Forces for change’ temalı eylül sayısının kapağında yer aldı, değişimi sağlayan itici güç olarak seçilen tam 14 başka isimle birlikte.

Bu ay ayrıca iklim değişikliğine karşı verdiği mücadeleyle ‘GQ Men of the Year’ özel ödülünü aldı.

Daha önce iklim değişikliğine dikkat çekmek için okula gitmeme grevi de başlatan 16 yaşındaki İsveçli aktivist Greta Thunberg’den söz ediyorum.

Greta, dün itibarıyla ABD’ye gitmek için yola çıktı.

Çevreye duyarlılığından ödün vermeden ABD seyahatini tuvaleti ve duşu olmayan bir yelkenliyle yapıyor.

Atlas Okyanusu’nu geçeceği 60 metrelik Malizia II isimli yelkenli güneş panelleri ve su altı pervaneleriyle elektrik üretimi sağlayacak.

Böylece Greta, sıfır karbon amacını gerçekleştirmeye çalışacak.

Yelkenlinin sahibi ise Monako Prensesi Caroline’in oğlu Pierre Casiraghi.

Casiraghi, çevreye duyarlı bir hayat tarzına sahip değil, bu seyahatle de dünyayı değiştirmeyeceğini, sadece Greta’ya seyahatinde yardımcı olacağını söylüyor.

“Uçmaktan vazgeçerek yalnızca karbon ayak izinizi azaltmakla kalmıyorsunuz. Aynı zamanda çevrenizdeki diğer insanlara da iklim krizinin gerçek bir şey olduğuna dair sinyal gönderiyorsunuz.” diyen Greta, hava kirliliğine neden olduğu gerekçesiyle uçak ile seyahat etmeyi reddediyor.

Greta, New York’ta hem protestolara hem de 24-30 Eylül’de gerçekleşecek Birleşmiş Milletler İklim Eylemi Zirvesi’ne katılacak.

Elbette, Greta’nın yapacağı konuşma durumu değiştirmek için yeterli değil, ama daha çok farkındalık yaratmak için, daha çok ses getirmek için kesinlikle çok önemli.

Havadan sudan deyip geçmemeli

Hava muhalefeti iklim değişikliğini sık sık yüzümüze çarpıyor.

Bir hafta arayla iki kez sel yaşanıyor, gökten dolu yağıyor, yollar dere yatağına dönüyor, uçaklara yıldırım çarpıyor.

Bunların sonucunda iklim değişikliğinden konuşmaya başlıyoruz ister istemez.

Son yıllarda bütün dünya kavurucu sıcakları ve iklim değişikliğini ne kadar ciddiye almamız gerektiğini konuşurken biz ne yapıyorduk?

Klima taktırmak dışında önlem alıyor muyduk?

Yoksa sadece söyleniyor muyduk?

“İklim değişikliği aslında mevsimsel bir sorun değil ama hayatımızı değiştiren acil ısı değişikliğiyle ilgilendiğimiz tek zaman yaz ayları. Bu yaz sıcaklar rekor düzeyde. Doğal olarak küresel ısınmanın sonuçları hakkında endişeliyiz” dedi bundan altı yıl önce New York Üniversitesi Sosyoloji Profesörü Eric Klinenberg.

Ürkütücü olan da bu zaten.

Hepimiz aynı konudan şikâyetçiyiz ve ne yazık ki hepimiz suçluyuz.

Bazılarımız daha da suçlu.

İklim değişikliğinin bırakın dünyaya zararlarını, günlük hayatımızdaki etkilerine baksak yeter.

Sıcaklardan kaynaklanan hastalıklar her geçen gün artıyor.

Ama nedense ülkede tartışılan birçok sorun arasında iklim değişikliği bir türlü yer alamıyor.

Sıra bir türlü bu konuya gelmiyor.

Hayatımız sıcaklardan bunalmakla sele dönüşen sağanağa tutulmak arasında geçiyor.

Yağmur yağmasına seviniyoruz ama doğrusu böyle bir fırtına ve sel beklemiyoruz, meteorolojinin tüm uyarılarına rağmen.

İstanbul’un havası son zamanlarda tamamen değişti.

Bizi sürekli şaşırtıyor.

Yaz ortasında eskiden böyle dolu olur muydu?

Hâlâ bunu sadece “Akşam açık havada daveti, düğünü, konseri olanlar ne yapacak?” minvalinde konuşuyoruz.

Biz bunu havadan sudan bir konu olarak görüyoruz.

Söz etmiyoruz, tartışmıyoruz, iyileştirmek için hiçbir şey yapmıyoruz.

Günlük konularla günü kurtarıyoruz ama karşılaşacağımız ve üstesinden gelemeyeceğimiz en büyük sorunlardan biri, iklim değişikliği.

Doğa karşısında bu kadar çaresiz kalırken, bu konuyu da artık daha ciddiye almak gerekmiyor mu?

Neyse ki Greta gibi iyi örnekler de var.

Yazının devamı...

Bodrum ve Çeşme kalabalığından yorulanlara

Bayram gezilerimize, Bodrum, Çeşme ve Yunan adalarındaki kalabalıktan yorulanlara ilaç gibi gelen Cunda ile devam ediyoruz.

İş dünyasının çok önceden keşfettiği Cunda, son yıllarda ünlü yıldızların da akınına uğramaya başladı ama yine de kendi karakterini korumayı başardı.

Filiz Ali’nin kurduğu Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi bölgenin kültür-sanat hayatına büyük katkı sağladı.

İstanbullu şef Şemsa Denizsel ise çok sevdiğimiz Kantin’i kapatıp bu bölgeye yerleşti ve Cook Grove adlı bir zeytinlik ve eğitim mutfağı kurdu, burada yurtdışından katılımcıların da olduğu farklı yemek workshopları yapılıyor.

Şimdi Cundalılardan aldığım tüyolar var sırada.

İşte Cunda hakkında bilmeniz gerekenler…

Gitmişken Ayvalık, Çamlık ve Sarımsaklı’ya uğramamak olmaz.

Ortunç Club Hotel, ormanlık bölgede, gözlerden uzak, sessiz, sakin bir yer.

Göz önünde olmak istemeyenler daha çok burayı tercih ediyor.

Bungalovlarda kalınıyor, mavi bayraklı plajı var.

Ayrıca otele çocuk da, evcil hayvan da alınmıyor.

Cunda merkezde kalmak isteyenlerse, sempatik butik otelleri tercih ediyor.

Birkaç örnek verelim; Nesos Otel ve Güle Otel. Ayrıca Ayvalık merkezde Sızma Han Otel de tercih edilebilir.

Gelelim yeme-içme seçeneklerine...

En popüler balıkçı hiç şüphesiz hala Cunda Bay Nihat.

Cunda’nın klasiklerinden Cunda Deniz Restoran tam bir müdavim lokantası.

Cunda Meze Dünyası’ysa; son zamanlarda açılan en iyi mezeci.

En iyi kahvaltı ve yemek seçeneklerinden biri ise Ayna Cunda.

Şımarık pilavı ve deniz ürünleriyle ünlü.

Cunda Uno, çok popüler bir pizzacı ve bar, birçok müdavimi var ama hatırlatalım, daha çok geceleri gidiliyor.

İskeleye yakın olan Cunda Taş Kahve’ye çay-kahve içmek için mutlaka uğranmalı.

Sarımsaklı yolunun üzerindeki Çamlık Dondurmacısı, eski usul nefis dondurma yapıyor.

Ayvalık’a kadar gidip de Ayvalık tostçularına uğramamak olmaz.

Merkezdeki, Carrefour’un yanında, tahta tabureler üzerine oturup meşhur Ayvalık tostundan yemek mümkün.

En çok Avşar Büfe ve Mesut Büfe tercih ediliyor.

Ayvalık Yelken ise yamaçta küçük bir müdavim restoranı; Cundalıların Cunda dışında en çok gittikleri yer.

Ayvalık Marina Bar yemek sonrası bir şeyler içmek isteyenlerin buluşma noktası.

Peki, ama hangi plajlara gitmeli?

Sarımsaklı plajlarının hepsi meşhur ama aralarında en güzeli Sarımsaklı Aytaş Otel.

Patricia Koyu’ndaki Sobe Otel’in de müthiş bir plajı var, küçük, doğal ve bangır bangır müziksiz.

Merkeze uzak sayılır ama kesinlikle gitmeye değer.

Badavut plajları ise ıssız halk plajları, çok seviliyor.

Kalem Adası, uzak ama kesinlikle görülmeye değer.

Gelelim Cunda’da neler yapabileceğinize...

Ara sokaklarda mutlaka dolaşmalı, butikler, zeytinyağcı ve mandıracılar gezilmeli.

Ara sokaklardan dolaşa dolaşa Cunda yel değirmenlerine çıkmalı, müthiş bir görüntü.

Suzan Sabancı tarafından restore ettirilen Ayışığı Manastırı, Cunda’nın en güzel yerlerinden biri.

Şeytan Sofrası’nda ise en güzel günbatımı manzarası var.

Yazının devamı...

Yunan Adaları’na da bayram

 Artık öğrendik, Simi’deki Manos, Leros’taki Mylos ya da Mikonos’taki Nammos’tan ibaret değil Yunan Adaları.Son yılların en popüler adası Patmos. Bir yer tutturduk mu suyunu çıkarana kadar vazgeçmeyiz. Ama artık birkaç adadan fazlasını kalkındırıyoruz, Yunan adalarında minik bir geziye çıkıyoruz. Eskiye dönüş yapıyoruz, en popülerlere değil, bir zamanlar en sevdiklerimizle ve hâlâ sık sık gittiklerimizle devam ediyoruz. Bodrum’dan Kos’a, Leros’tan Marathi’ye, Delos’tan Mikonos’a uzanıyoruz. Hiç tartışmasız ulaşımı en kolay ada, Kos. Bodrum’dan iki alternatif var; ya özel bir tekneyle ya da feribotla gidiliyor.

Çeşme’ye benziyor, en önemli fark, gittiğiniz en sıradan kahvede bile çok iyi servis alabilmeniz, hem de fahiş olmayan fiyatlara. Adada Osmanlı etkilerini hâlâ görebiliyorsunuz.

Kythere’de İtalya’da gibi hissediyorsunuz

İki meşhur restoran var; biri Nick the Fisherman, diğeri tepedeki Petrinos. Yeşillikler içindeki Petrinos’un uzolu karidesi, peynir saganakisi ve midye tenceresi meşhur. Sırf bunun için bile Kos’a gitmeye değer. Sırada Kos’un kuzeyindeki Kalimnos var, çevresinde pek çok adacık bulunuyor. Burada bir yüzme molası verdikten sonra öğle yemeği için Leros’a geçiyoruz.

Zorba Taverna’nın önünde inip bir taksiye atlıyoruz ve işte Mylos’tayız. Mylos, adanın en meşhur restoranı. Sırf kadayıflı peyniri ve midyeli ya da ıstakozlu spagettisi için bile gitmeye değer. Bodrum’dan sık sık Leros’a gidenlerin diğer favori minik adası ise Marathi. Bir sonraki istikamet Kythere, Afrodit’in doğduğu yer. Hiç turistik değil, tam tersine çok karakteristik, Güney İtalya’nın en romantik yeri Ravello’yu andırıyor. Zaten kendinizi Yunanistan’dan çok, İtalya’da gibi hissediyorsunuz. Sıradaki ada ve antik kent Delos, Apollo ve Artemis’in doğduğu yer olduğu için turistlerin ilgisini çekiyor. Burada hiç yerleşim yok ama Antony Gormley heykellerini görmek mümkün. “Sight” başlıklı Gormley sergisi 31 Ekim’e kadar devam ediyor. Daha sonra sırada günbatımıyla ve volkanıyla ünlü Santorini var.

Santorini’de en güzel günbatımı için

Burada teleferikle deniz kenarından şehre çıkılıyor. İsteyenler 600 basamağı yürüyerek de çıkabiliyor. Sokaklarda dolaşırken sonsuz havuzlu küçük butik otellerden ve pansiyonlardan gözlerinizi alamıyorsunuz. Böyle bir manzara başka hiçbir yerde yok. “Manzarayı boşver, yemekler nasıl?” derseniz, Ammoudi’de Dimitris, Fira’da Archipelagos Restaurant iyi birer seçenek.  Ama önerim yemek için Oia’ye geçmeniz. Oia, fotoğraflarda gördüğünüz Santorini’nin ta kendisi.

Burada günbatımı en güzel 1800 ya da Nectar&Ambrosia Restaurant’dan izlenebiliyor. Son yıllarda en çok gittiğimiz Yunan adalarından biri de Midilli. Güzel mezeler yemek isteyenlerin gidebileceği ilk yer Kafenio Mezedopolio ya da Rembetis. Üstüne de adanın en eski pastanelerinden Panellinion’da tatlılarla kendinizi ödüllendirmek mümkün.

Adanın merkezi Mitilini tam Dikili’nin karşısında, gitmişken alışveriş caddesi Ermu’yu gezmekte fayda var. Yeni limandan eski limana kadar devam ediyor. Eski limanda Osmanlı çarşısı var, minik dükkanlarda dekoratif eşyalar satılıyor. Yunan adalarından bahsedip de Mikonos’u atlamak olmaz. Mikonos’ta hâlâ Psarou Plajı’ndaki Nammos’u seven çok, tabii son yıllarda Scorpios, Nammos’un şanını elinden alsa da. Ftalia Beach’teki Alemagou da uzun zamandır gündüz plajıyla, akşam yemekleriyle yazın gözdesi olmuş durumda. Favori plajlarımızdan biri de Paraga Beach’teki Kalua.

Mikonos’taki en ünlü gay kulüp JackieO’nun plajı, Super Paradise’la aynı koyda. Restoranı başarılı, akşamüstü partilerinde drag queen şovları yapılıyor. Mikonos’ta yemek için ise ilk akla gelenler Sea Satin, Spilia Seaside Restaurant, Ling Ling, Interni, Catherine, Chez Marie ve Nautilus. Ve tabii bu yaz açılan Nusr-et de şimdiden Mikonos’un favorilerinden olmuş durumda. Günbatımını izlemek için klasik adres ise Caprice. Gecenin ilerleyen saatlerinde mutlaka uğranılan bar ise Astra. Değil Mikonos’ta, diğer Yunan Adaları’nda da klasikler değişmiyor, bizdeki değişim hızı başka hiçbir yerde yok.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.