Monocle’a göre yeme-içme dünyasında neler oluyor?

14 Temmuz 2019

Monocle, tam 12 yıl önce ilk sayısı yayımlandığından beri sadece aylık bir dergi değil, aynı zamanda bir arzu nesnesi. Monocle’ın bu yaz ikincisini yayımladığı yeme-içme rehberinde Türkiye’den hangi tanıdık isimler var?

Tyler Brule benim gibi dergicilikten gelenlerin idolü. Aslında ‘90’ların sonunda yıldızı parladı, 1997’de Wallpaper dergisini kurmasıyla. Savaş muhabirliğiyle başlayan gazetecilik hikayesi Afganistan’da vurulup uzun bir süre yatağa mahkum kalınca bol bol dergi okuyarak sektördeki açığı keşfedip Wallpaper’ı yaratmasına kadar uzandı. Daha sonra Wallpaper’ı satınca Winkreative adlı kreatif ajansını kurdu. Mart 2007’de ise Monocle dergisini kurdu, bir dergi markasının dergicilikten ne kadar öteye gidebildiğini ve nasıl bir basın devi yaratılabileceğini gösterdi.
Bunu tamamen bağımsız yaptığı için, derginin büyük bir kısmını advertorial’lara ayırdı, seçtiği şehri, markayı popüler hale getirmeyi başardı, ajansının müşterilerini zaman zaman kayırdı, buna rağmen dergiyi ve düzenledikleri etkinlikleri o kadar iyi paketleyerek sundu ki, bugün Monocle Cafe’den Monocle 24 Radio’ya, hatta dergiyi okumaktan çok elinde Monocle çantasıyla dolaşmaktan hoşlanan bir kitleye de hitap etmeyi başarıyor. Hatta şimdi Monocle rezidans projeleriyle bile karşımıza çıkıyor, Hong Kong’dan Singapur’a Uzakdoğu’da birçok yerde. Tyler Brule, gayrimenkul sektörüne giriş yapmasıyla Financial Times’daki köşesine de veda etti. Geçen yıl itibarıyla ise Monocle’ın ilk ‘Drinking & Dining Directory’sini yayımladı, ilkbahar-yaz sayısıyla, bu yaz da yeme-içme rehberinin ikincisini yayımladı. Dergi deyip geçmeyin, kitap gibi, fiyatı da 70 lira civarında.Dergide bizi ilgilendiren bölümlere gelelim. Bkz. Monocle Restoran Ödülleri.

Monocle’ın listesinde 18. Sırada

Geçen yıl 48. sırada Soho House’dan tanıdığımız Miami’deki Türk-Yunan restoranı Mandolin vardı. 49. sırada ise Karaköy Lokantası... Karaköy Lokantası’nın mavi çinilerinden başlıyor tavuk pilav ve hünkarbeğendiye kadar yemeklerinden de bahsediyordu. Ama asıl ilginç olan, “Burada Türkiye’nin önde gelen sinema yıldızlarıyla karşılaşabilirsiniz, içeride güneş gözlüğüyle oturanlar onlar” yorumuydu. Gerçekten de bizim ünlülerimiz kapalı bir mekanda güneş gözlükleriyle mi oturuyor, yoksa Monocle bir isme kilitlenmiş ve ona mı laf ediyor bilemedim. Monocle’ın yemek rehberinde radarına giren Türkiye’den bir başka marka daha vardı, Kurukahveci Mehmet Efendi.

Yazının devamı...

BİR TWEET'E 7 YIL HAPİS CEZASI

13 Temmuz 2019

Dün hepimiz şaşkınlıkla öğrendik, sosyal medyada “Pucca” olarak tanıdığımız Pınar Karagöz’ün “uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını özendirme” suçundan yargılandığı davanın kararını.

Davayı karara bağlayan mahkeme, Pucca’nın “uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını alenen özendirme” suçunu işlediğinin sabit olduğunu belirterek, söz konusu yayının ulaştığı kişi sayısını da göze alarak Pucca’yı 7 yıl hapis cezasına çarptırdı.

Daha sonra cezanın sanığın geleceği üzerindeki olumsuz etkilerini dikkate alan mahkeme, Pucca’nın 5 yıl 10 ay hapis ve 3 bin 333 gün karşılığı 66 bin 660 lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına karar verdi.

Her ne kadar avukatı Ali Furkan Tatlı, müvekkilinin suç işleme kastının bulunmadığını savunarak, “Suçun oluşması için özendirme kastı gerekir. Hatta müvekkilimin tweet’lerinde uyuşturucuya karşı olduğu da görülmektedir. İfade özgürlüğü kapsamında müvekkilimin kişisel hakları zedelenmektedir. Beraatini talep ederiz” dese de.

Pucca’nın belli ki bir dizi izlerken espri amacıyla attığı tweet’i sosyal medyadaki 1 milyon 72 bin takipçisinin okuyup uyuşturucu madde kullanımına özenebileceğini de, bu ihtimal nedeniyle Pucca’nın 7 yıl hapis cezasına mahkûm edilebileceğini de bırakın kendisini, hiçbirimiz düşünemezdik.

Katiller, dolandırıcılar, sapıklar dururken mahkemelerin böyle gereksiz konularla meşgul edilmesine mi üzülmeli, Pucca’nın aldığı cezaya mı?

Belli ki sadece espri amacıyla yapılmış bir paylaşımın bedeli bu kadar ağır olmamalı, takipçi sayısı ne kadar fazla olursa olsun.

Yazının devamı...

John Malkovich’ten Hollywood canavarı olmak

7 Temmuz 2019

“Bitter Wheat” adlı yeni tiyatro oyunu, ‘MeToo’ hareketinin başlamasına neden olan Hollywood yapımcısı Harvey Weinstein’ın tacizleri sonucunda gücünü kaybetmesinin hikayesini anlatıyor. Başroldeki John Malkovich, Weinstein’dan esinlenilen karakterde harikalar yaratıyor. Peki ama gerçek bir dram komedi haline getirilebilir mi?

Spike Jonze’un “John Malkovich Olmak” filmi “Neden ‘Tom Cruise Olmak’ değil de John Malkovich?” tartışmalarına neden olmuştu Hollywood’da. Yapımcılar uzun süre anlamamıştı John Malkovich’in nev-i şahsına münhasırlığını.

Daha sonra John Malkovich’i İstanbul Tiyatro Festivali’nde izlemek de çok konuşulmuştu.

John Malkovich, “Şeytani Komedya” adlı oyundaki çok tartışılan performansında kimilerine göre müthiş, kimilerine göre berbattı. Daha sonra İstanbul’a St. Regis otelin lansmanı için Belçim Bilgin’in Julian Sands’le birlikte rol aldığı, ‘İstanbul’dan Bir Kartpostal’ı çekmeye geldi. İşte asıl karizması bu gelişiyle sarsıldı.

Özellikle Nusr-et’te fotoğraflanması Mehmet Tez’e “‘İstanbul’da Malkovich olmak” başlıklı çok eğlenceli bir yazı yazdırdı. “Türkiye’ye gelen John Malkovich gibi ünlülerin burada yapıp ettikleri, imajlarını fena halde etkiliyor. Acaba bunun farkındalar mı? Türkiye kolayca ‘sıfırlanabileceğiniz’ bir yer. Yanış anlamayın canım, konu ünlüler. Cennet vatana gelen ünlüler burada kimin eline düşerse imajları da ona uygun evrimleşiyor. Önceden hangi filmde oynadıkları, bizi nasıl etkiledikleri, hangi şarkıları besteledikleri bir anda önemsizleşiyor. Bu insanlar geliyor ve gözümüzün önünde eriyip, imajlarını sıfırlayıp gidiyorlar” diye başlıyordu Mehmet’in yazısı.

“Nusr-et’e gidiş, bilmem ne kadar bekletilmiş hayvanın bilmem neresinden kesilmiş et, kazık şarap ardından sarmaş dolaş pozlu kaçınılmaz röportaj, serbest zaman, sabah 9’da check out ve havalimanına gidiş. İstanbul’da John Malkovich olmak böyle” diye özetliyordu durumu.

Korkunç bir dramı komediye çevirmiş

Yazının devamı...

Modanın Oscarlarında oy kullanma ritüeli

6 Temmuz 2019

Tam 3 yıl önce Londra Moda Haftası devam ederken Net-a-Porter’nin kurucusu olarak tanıdığımız, daha sonra Farfetch’in başına geçen İngiliz Moda Konseyi Başkanı Natalie Massenet’ten bir e-mail düşmüştü posta kutuma.

“İngiliz Moda Konseyi’ne üye bir yabancı basın mensubu olarak The Fashion Awards (Moda Ödülleri) için oy kullanmanı istiyoruz” diye.

İlk kez dört yıl önce modanın Oscarları denilen The Fashion Awards’u Londra’da Royal Albert Hall’da yerinde izlemiştim.

Ön masada Lady Gaga, David Beckham, Salma Hayek Pinault, Donatella Versace, Tom Ford, Ralph Lauren, Gigi Hadid, Kate Beckinsale, Kate Moss, Lara Stone, Karlie Kloss, Marilyn Manson, Mario Testino, Nadja Swarovski, Naomi Campbell, Skepta, Stella Tennant, Natalie Massenet, Carine Roitfeld, Franca Sozzani, Alexandra Shulman gibi isimler vardı.

‘Şeytan Prada Giyer’in yazılmasına neden olan Amerikan Vogue’un efsane yayın yönetmeni Anna Wintour belki de hayatında ilk defa ‘front row’da değil, ikinci sıradaydı.

“Modanın kraliyet ailesi burada” diyorlardı, haklıydılar, en iyi modeller de, fotoğrafçılar da, moda tasarımcıları da törendeydi.

İngiliz Moda Ödülleri üç yıl önce adındaki ‘İngiliz’i çıkarıp daha uluslararası bir boyuta geçti, bunun için de Tom Ford’dan Ralph Lauren’e Amerikan moda dünyasının önemli isimlerini Londra’daki törende bir araya getirdi.

O gün bugündür ‘Modanın Oscarları’nın ciddiyetini kavramış durumdayım, her yıl özenle favorilerimi seçip oy veriyorum.

Yazının devamı...