SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

‘Lityazol Cemil’in yarım kalan öyküsü

Türkiye’nin patentli ilk yerli ilaçlarından biri olan “Lityazol Cemil” 25 yıl öncesine kadar Anadolu’da böbrek ve mesane taşlarının düşürülmesi için kullanılıyordu.

Tıbbi ve aromatik bitki potansiyeli açısından çok şanslıyız. Yaklaşık 11 bin bitki türümüz var ve bu bitkilerin çoğu coğrafyamıza özgü moleküller içeriyor. Gelgelelim bu molekülleri ilaca çevirmekte mahir değiliz. Bu yüzden ilaçta büyük oranda dışa bağımlıyız. Oysa ki ne cevherler var bu topraklarda. Mesela papatyagillerden ‘Şevketi bostan’la yapılan ‘Lityazol Cemil’...

Yaşı geçkinler dışında pek hatırlayanı çıkmaz bu ilacın ama böbrek ağrısı çekenler, uzun yıllar taşlarını “Lityazol Cemil”le düşürmüş. Bir bardak suya 20 damla damlatarak ağrıları dinen pek çok insan olmuş. Keşfedilme öyküsü de bir hayli ilginç. 1920’li yılların sonunda Manisa’da askeri tabip olarak görev yapan Dr. Cemil Şener, sağlık taraması yaptığı bir bölgede böbrek hastalığı şikayetinin hiç olmadığını fark ediyor. “Herkes taş ocağı gibiyken, sizde hiç yakınma yok” dediğinde de köylüler, “Biz Şevketi bostan yeriz, kaynatır suyunu içeriz” yanıtını veriyor. Tıbbi bitkilerin ilaç olarak kullanımına meraklı olan Dr. Cemil Bey, bu bilginin peşine düşüp 3 yıl boyunca şevketi bostanı araştırıyor. Sonunda da bitkinin köklerinden elde ettiği preparatı ilaca dönüştürüp, Sağlık Bakanlığı’na ruhsat başvurusunda bulunuyor. Sene 1931.

Yeterli kök bulunamıyor

Bakanlık başvuruyu inceliyor. Bilimsel mütalaa için dosya Dr. Akil Muhtar’a gidiyor. Dr. Muhtar, ilacı böbrek taşlarından muzdarip hastalara veriyor. Ve görüyor ki, ilacı alanın ağrıları diniyor, küçük taşları düşürüyor. Bu durumu dönemin Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam’a rapor ediyor. Rapor sonrası, 9 Ekim 1934 günü ilaca ruhsat çıkıyor. O dönem ilaçlar bulan kişinin adıyla anıldığı için bakanlık ilaca, “Lityazol Cemil” ismini layık görüyor. Türkiye’nin patentli ilk yerli ilaçlarından biri olan “Lityazol Cemil” böyle doğuyor. O günden sonra yıllarca Anadolu’da böbrek ve mesane taşlarının düşürülmesi için kullanılıyor bu yerli ilaç. Ta ki 1994 yılına kadar. Dr. Şener’in ölümünün ardından eşinin sürdürdüğü üretim, oğlu tarafından ancak 1994’ e kadar devam ettiriliyor. Bunun en önemli nedeni de hammadde eksikliği. Artık yeteri kadar şevketi bostan ekimi yapılmadığı için ilacın üretimine yeterli kök bulunamıyor.

İlaç ruhsatını elinde bulunduran Dr. Cemil Şener’in torunu Esra Esma Karaosmanoğlu, aile olarak ilacın üretimini devam ettirmek istediklerini söylüyor: “Biz ilacın yaşamasını istiyoruz. Çünkü biliyoruz ki, faydalı bir ilaç. Ve bize ait. Hâlâ Ege bölgesinde ilacın akıbetini soran mailler alıyoruz. Fırsat bulsak üretimi sürdüreceğiz ama yeterli hammadde yok. Çiftçi randıman düşüklüğü ve ekonomik bulmadığı için şevketi bostan ekmiyor. Çok narin bir bitki. İki senede bir ürün alınıyor. Yeterli hammadde için geniş arazilerde ekim yapmamız gerekiyor. Böyle bir imkanımız yok. Diğer taraftan etken maddenin sentetiğini üretmek için de ciddi bir ARGE çalışmasına ihtiyaç var. Bu da ancak büyük firmaların yapabileceği bir şey.”

Ender yerli ilaçlarımızdan biri olan ‘Lityazol Cemil’i bugün üretemiyor olmak çok acı. Tarım, sanayi ve bilim entegre çalışsaydı, nice ‘Lityazol Cemil’lerimiz olurdu. Diğer yandan şevketi bostan gibi nice bitkimiz de ekonomik değer kazanır, köylü için geçim kaynağına dönüşürdü. Zira bugün tıbbi bitkilerin ticaret hacmi 2.5 milyar dolar. Türkiye gibi 3 binden fazla endemik bitkisi olan bir ülkenin bu ticaretten pay alamaması büyük kayıp.

Yazının devamı...

Tatil köyü değil köy tatili

Bilecik’te çiftçilik yapan Bedriye Berber Engin, bir gün hayvanlarını otlatırken bir kitap okur. O kitap, Afrika’daki yoksul bir köyün turizmle değişen kaderini anlatıyordur. Turistleri köye çeken her şey, aslında kendi köyünde de vardır. Ve Bedriye hanım o gün kararını verir. Köyünü turizme açacaktır.

Bugün o köy; yani Kurşunlu, 10 bine yakın turiste ev sahipliği yapan bir “ekoköy”e dönüşmüş durumda. Türkiye’nin her yerinden hatta dünyanın çeşitli ülkelerinden konuk ağırlıyorlar. Bu mevsim o derece yoğun ki, rezervasyonlara yetişemiyorlar. Geçen hafta 65 turisti konaklamalı misafir etmiş köy. Evlerini konuklara açıyor, köy meydanında büyük sofralar kuruyor, ekmek fırınlarını ardı sıra yakıyorlar böyle dönemlerde. Büyük bir koşuşturmaca yaşanıyor yani. Hemen hemen her köylü de sürecin içinde. Kimi yemekleri hazırlayıp gözlemeyi yapıyor, kimi konukları karşılıyor, kimi de gruba eşlik edip rehberlik yapıyor. Bu dönem kiraz hasadı mevsimi. Gelen konuklarla birlikte dalından kiraz toplayıp, kiraz ağaçlarının altında şenlik düzenliyorlar. Sonra kızılcık şenliği başlayacak. Ardından çocuk yaz kampı var. Ağustosta meteor yağmuru için konuk ağırlayacaklar. Ağustosun son haftası panayır var köyde. Sonra salça yapım atölyesi. Eylülde de bağbozumu.

“İnsanlar doğaya hasret”

Tüm bu organizasyonun mimarı da o gün o kitabı okuyan Bedriye Berber Engin. Onun öncülüğünde başlatılan ekoturizm hamlesine köydeki diğer kadınlar da destek vermiş. İşin başında kadınlar var. Erkekler, kazancı görünce yardıma gelmiş. Evini konuklara açan, yemek yapıp el işlerini satan kadınlar turizmden hatırı sayılır bir gelir elde ediyor artık. Köyün değişen çehresi kaderini de değiştirmiş. Şehirden vazgeçip turizmden pay almak için köye dönenler olmuş. Zaten ekoturizmin mottosu da biraz bu şehirden kaçış hissi. Bedriye Engin de gelen konuklarda en çok köy özlemiyle karşılaştığını anlatıyor: “İnsanlar sessizliğe, doğaya, doğal gıdalara çok hasret. Her gelen çok mutlu ayrılıyor. Tekrar gelen o kadar çok kişi var ki. Mesela 4 yılbaşını aynı grupla kutladık. Gelenler daha çok, köy yaşamı için geliyorlar. Köy özlemini gideriyor, yerel yemeklerin tadına bakıyorlar.”

Köyde masal evi bile yapmış

Köy ve doğa özlemi başka ekoköyler için de geçerli. Mesela Giresun’un ekoköyü Şeyhli’ye de sakin bir köy yaşamı için gelenler oluyormuş. Ekoköyün sorumlusu Ümmühan Aydın, “Sakinlik için büyükşehirden kaçıp köyümüze gelenler var. Hiçbir şey yapmadan 5-6 gün köyde dinleniyorlar. Biz sıkılırız, onlar sıkılmıyor” diyor. Ümmühan Aydın, emekli anaokulu öğretmeni. Köyde masal evi bile yapmış. Ama en çok yerel mutfakla öne çıktıklarını anlatıyor; “Yerel otları, yöresel mutfağı misafire sunuyoruz. Vejetaryen mutfağımız dünyaca ünlü. 180 çeşit otlu yemeğimiz var.” Ordu’nun ekoköyü Kabakdağ’da da misafirlere süt sağma, yumurta toplama, yün yataklarda yatma, doğa yürüyüşü gibi köye dair deneyimler sunuluyor.

Kentler artık cazibe merkezi olmaktan çıktı. Her tatilde İstanbul’dan nasıl kaçıldığına tanığız. Şehrin yoğunluğu ve yorgunluğu, ‘başka bir hayat’ arayışına itiyor insanı. Ekoturizm bu açıdan önemli bir potansiyele sahip. Tabii bu alanda da doğa temelli olmasını, bio çeşitliliğe katkıyı ve yerel refahın desteklenmesini es geçmemek gerek.

Yazının devamı...

Bir hafta organik beslenince

Günlük besinlerimizin tamamını organik ürünlerden seçersek sadece 1 haftada vücudumuzu yüzde 60 oranında böcek zehrinden arındırmış oluyoruz. Bu çarpıcı veri; ABD’de yapılan bir araştırmaya dayanıyor. Araştırma, 4 Amerikan ailesi üzerinde gerçekleşmiş. Önce aile üyelerinin kan ve idrar örneklerinde, 14 tip pestisit (tarım zehri) kalıntısının hangi oranda bulunduğu saptanmış. Ardından da aileler 6 gün boyunca tamamen organik ürünlerle beslenmiş. Ve yeniden kan ve idrar örneklerine bakılmış. Sonuç oldukça çarpıcı. Bünyelerindeki kimyasal seviyelerinde yüzde 95 oranında düşüş yaşanan bileşikler var. Mesela organik beslenen ailelerin vücudundaki malathion zehri, yediklerine bağlı olarak yüzde 95 oranında azalmış. Malathion, tarım zararlılarının sinir sistemini tahribata uğratan bir kimyasal. Sebzeden meyveye geniş ölçekli bir kullanım alanı olduğu için günlük diyetle vücudumuzda birikmesi muhtemel. Malathion’un Türkiye’de de mısırdan domatese, üzümden fasulyeye çok sayıda sebze ve meyvede kullanıldığını da hatırlatalım.

Kimyasal savaş ajanı

Araştırmanın gözler önüne serdiği bir diğer nokta, organofosfat grubu pestisitlerin organik beslenmeyle ciddi oranda vücudumuzdan uzaklaşabildiği. Organofosfatlar, kimyasal savaş ajanı olarak kullanılan zehirler. Mesela sarin gazı bir organofosfat. Merkezi sinir sistemini felce uğratarak böcekleri öldürüyor. İnsanlarda birikmesi, çeşitli hastalık ve depresyona yol açıyor. Özellikle beyin gelişimi sırasında çocukların bu pestisit grubuna maruz kalması, otizm, öğrenme güçlüğü ve IQ kaybına neden oluyor. Organofosfatların en bilineni klorprifos etken maddesi. Tarımda yaygın kullanımı var. Zararları anlaşılınca AB’de ve Türkiye’de yasaklandı. Ancak yapılan araştırmalar ülkemizde hâlâ tarlalarda kullanıldığını gösteriyor. ABD’deki araştırma ise, 1 haftalık organik beslenme sonrası vücuttaki klorprifos oranının yüzde 61’e kadar düştüğünü ortaya koyuyor. Yine araştırmaya göre, organik beslenmek vücudumuzdaki nenikotinoid sınıfı kimyasalları yüzde 83 oranında azaltıyor. Endokrin bozucu olarak adlandırılan bu kimyasallar, arı ölümlerinin de baş sorumlusu. Bir diğer dramatik azalma da pyrethroid sınıfı kimyasallarda yaşanmış (yüzde 50). Pyrethorid sınıfı da endokrin bozukluğu, Parkinson riski, olumsuz nöro gelişim ve bağışıklık sisteminde hasara neden olma gibi etkenlerle anılan bir pestisit grubu. Araştırma, aslında beslenmenin sağlıkla nasıl bire bir ilişkili olduğunu ortaya koyması açısından oldukça önemli. Hepimiz günlük diyetimizde çeşitli sebze ve meyveleri soframıza koyuyoruz. Bu sebze ve meyvelerle işlenmiş gıda ürünlerini tüketiyoruz. Aslında her öğünde ciddi bir pestisit kokteyline maruz kaldığımız ortada. Ama hangi oranda olduğu ancak gıda denetimleriyle anlaşılabiliyor. Organik ürünler bu açıdan ciddi alternatif. Organik sertifikası taşıyan ürünün pestisit kalıntısı barındırmaması gerekiyor. Barındırması halinde cezası yüksek. Denetim yetkisi de konvansiyonelde olduğu gibi Tarım Bakanlığı’nda. Sertifika konusunda şüphesi olanlar için de zehirsiz üretimi amaçlayan gıda toplulukları önemli alternatif. Gıdamızı temizlemek için mutlaka önce bilinç sahibi olmalı sonra da tüketici baskısı yaratmalıyız.

Yazının devamı...

Deniz için depozito şart

İçecek şişe ve kutuları, yağ şişeleri, çöp torbaları, yemek paketleri, şişe kapakları, oltalar, ağlar, izmaritler, eldiven, çizme, lastik, tabla, kutu, konteyner, ayakkabı, kıyafet, şişe, ampul, tabak, bardak, gübre, aeresol kutuları, otomobil parçaları, bilgisayar ekipmanları, monitörler, mobilyalar... Bunlar denizlerimizden çıkanlar. Bu yazıyı okumayı bitirdiğinizde, denize 3 kamyon çöp daha atılmış olacak. O yüzden artık eskisi gibi mavi değil denizimiz. Büyük bir kirlilik yüküyle karşı karşıyayız. Yıllık 8 milyon ton çöp, denize dökülüyor. Ve bu çöplerin yüzde 80’i karasal kökenli. Yani insan kaynaklı.

Türkiye’de de durum iç karartıcı. En büyük kirletici, dere ve nehirlerin taşıdığı atıklar, arıtılmayan atıksular ve halkın yeşil alan ve deniz kıyısına bıraktığı çöpler. Karadeniz’e ulaşan atıklar, dere ve çayların çöplük gibi kullanıldığını gösteriyor. Sakarya’da tarımsal kirlilik çok yoğun. Marmara’da sanayi ve yerleşim baskısı denizi griye boyadı. İzmit, Çekmece, Bandırma ve Tuzla bölgesinde yoğunlaşan ağır metal ve organik kirleticiler nedeniyle oksijen seviyesi her geçen yıl azalıyor. 20-30 yılda yüzülemez hale geldi Marmara. Ege’de ise dere ve nehirlere karışan tarım kimyasalları büyük sorun. Akdeniz’de de durum aynı. Ayrıca deniz kenarına bırakılan çöpler ve arıtılmadan denize deşarj edilen atık sular, ciddi bir plastik kirliliği yaratmış durumda Akdeniz’de.

Zaten plastikler, deniz kirliliği söz konusuysa fail listesinin ilk sırasında.. Denizler plastik çorbasına dönmüş durumda. Mikro düzeye kadar parçalandıkları için bu kirliliği göremiyoruz ama balıkların dokularına kadar işlediği bir gerçek. O mikro plastikler, hem deniz canlıları hem de onları tüketen bizlerde birikiyor. Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın ‘Sıfır Atık Mavi’ projesini İstanbul’da başlatırken verdiği rakama göre, makinada yıkadığımız her sentetik kıyafetten 1900 parça mikrofiber sulara karışıyormuş. Ki küresel çapta kıyafetlerin yüzde 60’ı sentetik kumaştan. Buna çamaşır deterjanlarında kullanılan mikroboncukları da eklersek, aslında ne kadar kirli bir temizlik yaptığımızı net olarak görebiliyoruz. Bu bir boyutu tabii.

Denizlerin diğer baş belası; ambalaj atıkları. Okyanuslarda bile atık yığınları oluştu. İnsanın doğaya karşı zalimliğinin önüne geçmek maalesef mümkün olmuyor. Hele ki ülkemizde.. Manzara çok acıklı. İnsanın ulaştığı her yerde çöp var. Bu gidişatı engellemek için tek makul çözüm, geri dönüşüm. Türkiye bu alanda, Avrupa ülkelerine kıyasla oldukça geride. Mevcut geri dönüşüm oranımız yüzde 17. “Sıfır Atık” projesiyle 4 yılda yüzde 35’e ulaşmayı hedefliyoruz. Bu hedefe ancak toplumsal bilinç ve etkin bir depozito uygulamasıyla varılabilir. Atığı evlerde ve sokakta ayrıştırmak zorunlu kılınmalı. Ek olarak depozito uygulaması.. Norveç, Almanya, İsveç ve Danimarka gibi ülkeler, depozito sistemi uyguluyor ve geri dönüşüm oranı yüzde 90’ı geçti. Atığın, halkın bilincinde çöpten bir değere dönüşmesi şart. Plastik şişe veya metal kutu para ederse öyle gelişi güzel atanların sayısı azalacaktır. Zira azalmazsa, yakın gelecekte denizlerde balıktan çok, çöp olacak.

Yazının devamı...

Tohum gerçekleri

Tohumu anlatmaya devam... Maalesef toplumun bir bölümü komplo teorilerine çok meftun. İsrail menşeili tohumlar nedeniyle hastalıklara yakalandığımıza inanan ciddi bir kesim var. Bugünün dünyasında tohumun milliyetini konuşmak yersiz. Çünkü yerli tohum diye bildiğimiz tohumun anacı bile ithal. Küresel bir pazar söz konusu ve yerli tohum firmalarının bir bölümü yabancı ortaklı.

Evet, Türkiye bugün İsrail’den 12 milyon dolarlık tohum alıyor. Ama aynı Türkiye, Fransa’dan da 27 milyon dolarlık tohum alıyor. Peru’dan da 12 milyon dolarlık tohum alıyoruz ama kimsenin dilinde “Peru tohumu” yok. Şunu da vurgulamak gerek; Türkiye, İsrail’den aldığı tohumla yetiştirdiği domatesi yine İsrail’e satıyor. Komplo teorilerine biraz bu gerçeklerle yaklaşmamız gerek.

Yerli ve milli tohum

Bir diğer bilgi kirliliği de yerli/yerel tohumda yaşanıyor. Tohum üreticileri kökü (anaç) dışarıda da olsa Türkiye’de üretilen sertifikalı tohumları “yerli” olarak adlandırıyor. Anaç bizimse “milli tohum” diyorlar. Yerel tohum ise belli bir bölgeye has çeşit sebze ve meyve için kullanılan bir kavram. Yerel tohumun yasak olduğuna yönelik bir algı yaratılmak isteniyor ancak bu doğru değil. 2006 tarihli Tohumculuk Yasası’nda, yerel tohumla ilgili net bir hüküm yok. Kanun, sertifikasız tohumun ticaretini yasaklayınca, kimsenin mülkiyetinde olmayan yerel çeşitlerin de ticareti yasaklanmış oldu. Ama yerel tohumu eken veya takas eden çiftçiye ceza uygulamasına gidilmedi. Diğer taraftan çiftçilere destek ise verim kaybı endişesiyle hibrit tohum üzerinden verildi. Haliyle yaygın tarım, sertifikalı hibrit tohumlarla yapılmaya devam etti. Geçtiğimiz yıl çıkan Yerel Çeşit Yönetmeliği ise yerel tohuma yönelik düzenlemeler getirdi. Bitki Islahçıları Birliği’nin eski yönetim kurulu üyesi Dr. Ali Üstün’e göre yönetmelikle, yerel çeşitler koruma altına alınıp, pazarlanabilir hale geldi: “Yönetmeliğe göre yerel çeşitler kamu kuruluşları veya ilgili STK’lar tarafından kayıt altına alınabilmekte. Toplumun ortak malı olan yerel çeşitlerin şirket veya şahısların mülkiyetine geçmesi önlenmiştir. İsteyen bu tohumların anaçlarını kayıt yaptıran kamu kuruluşu veya STK’dan alıp tohum üretebilir veya pazarlayabilir.”

Bölgeye has özellikler

Yerel tohum, köken itibarıyla sadece Türkiye topraklarına ait bitkilerden de oluşmuyor. Mesela domates. Anavatanı Güney Amerika. Ama Anadolu’ya gelmiş ve ekildiği bölgelerde halkın ihtiyacına has özellikler edinmiş. O yüzden Ayaş domatesi kendine has, tat ve kokusu olan bir çeşit olmuş. Tohumu da içinde. Çiftçi, her yıl gidip tekrar tohum almak zorunda değil. Hibritte ise tohumu üreten verim ve standart vaadinde bulunuyor. Handikapı her yıl tohum satın alma zorunluluğu. Çiftçi o domatesin çekirdeğini ekse, genetik açılma nedeniyle ne hasat edeceği belirsiz. Ama bu hibrit tohumun kısır olduğu anlamına da gelmiyor. Ayrıca hibrit tohumla yetişen sebzenin yiyeni kısır yaptığına yönelik iddialar ise kesinlikle bilimsel değil. Son olarak, genetiği değiştirilmiş (GDO) tohumla bitkisel üretim yapmanın suç olduğunu da belirtelim.

İlaçsız kiraz

Yerli çeşitlere değinmişken, dünyada Türk kirazı olarak bilinen “0900 Ziraat” kirazına dair güzel bir gelişmeyi aktaralım. Bu köşede tarım zehirlerini çok anlattık. Özellikle yeni nesil bilinçli çiftçilerin zehirsiz üretim yapmaya başlaması büyük mutluluk. Gazetecilikten çiftçiliğe geçen Emre Umurbilir de, İzmir’de tarlasına kimyasal sokmadan yetiştirdiği kirazlarını hasada başladı. Facebook hesabından sipariş toplayan Emre, müdahalesiz de tarım yapılabildiğini söylüyor.

Yazının devamı...

Milli patlıcan!

Forumların, blogların, sosyal medyanın en gözde konusudur tohum. Komplo teorilerinin ve hamasetin de en belirgin öznesidir. İsrail’in kısır domates tohumlarıyla zehirlenip kanser olduğumuzdan tutun, genetiği değiştirilmiş buğdayla beslendiğimize değin birçok şehir efsanesi yazılır, çizilir. En çok dile getirilen iddialardan biri de tohumda tamamen dışa bağımlı olduğumuz savıdır. Oysa ki, Türkiye Tohumcular Birliği’nin(TÜRKTOB) raporuna göre, tohumculuk sektörünün ihracat oranı ithalatını aşmıştır. Yani Türkiye, tohum ve fideden şu an için para kazanıyor durumda.

Gıdayı yönetmenin önemi

Tabii meseleye salt alıp-sattığımız tohum üzerinden bakmak yanıltıcı olabilir. Zira gıda, geçmişten günümüze ülkelerin en hassas konusu. Henry Kissenger’ın da vurguladığı üzere gıdayı yönetmek aslında insanlığı yönetmek demek. O açıdan devletler için esas kavram, yeterlilik olmalı. Türkiye’nin kendi kendine yetebildiği gıda ürünleri olduğu gibi dışa bağımlı olduklarımız da var. Mesela TÜRKTOB’un verilerine göre; buğday, arpa, yulaf, çeltik ve çavdarda dışa bağımlı değiliz. Baklagillerde de yeterlilik oranımız yüzde 100’e yakın. Ancak mısırda yeterliliğimiz yüzde 6. Ayçiçeğinde yüzde 8.3. Pamukta yüzde 24. Patates ve şeker pancarında ise milli tohumumuz neredeyse yok. Patlıcan, hıyar, havuç, domates gibi sebze grubunda da yeterlilik oranımız yüzde 60’a yakın. Bugün, bir ambargoya maruz kalsak karnabahar, brüksel lahanası, brokoli üretemeyiz ama domates veya kabaktan da mahrum kalmayız.

Aslında bazı çeşitlerde dışa bağımlı olmamızın nedeni, tohumun üretim teknolojisiyle alakalı. Bugün küresel gıda üretiminde kullanılan tohumların çok büyük bölümü; hibrit. Yani laboratuvar ortamında melezlenen tohumlarla karşı karşıyayız. Haliyle laboratuvarın sahibi küresel gıda pazarının hakimi oluyor. Melezlemeyi yapan, tohumun ana ve baba hattının ıslah hakkını da elinde bulunduruyor. Bu ana-baba hattını kullanmek isteyen, mecburen bu firmaların kapısını çalmak zorunda. Tabii her defasında bir bedel karşılığında. Yani, kendi topraklarımızda ürettiğimiz tohum bile tam anlamıyla bizim olmayabiliyor.

Darısı havucun başına

İthal anaç kullanma zorunluluğu, Türkiye’nin anaçlara her yıl milyonlarca dolar ödemesine neden oluyor. Hibrit tohumun, en fazla 2-3 yıl kullanılabilmesi nedeniyle de bu ticaret hiç bitmiyor. Bundan kurtulmanın tek yolu, hastalık ve zararlılara dayanıklı, verimli milli çeşitler geliştirmek. Bunun ilk şartı da tohumun ana-baba hattının size ait olması. Mesela patlıcanda bugüne kadar tek bir yerli anacımız yoktu. Ta ki, Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nin Araştırma Görevlisi Şeyma Sarıbaş’ın doktora tezine kadar. Sarıbaş, tez danışmanı Prof. Dr. Ahmet Balkaya ile birlikte Türkiye’nin ilk yerli patlıcan anacını geliştirdi. Melezleme ülkemizin farklı lokasyonlarından toplanmış olan yerel patlıcan genotipleriyle yapıldı. Ahmet hocanın Afrika’dan getirdiği baba hattıyla yapılan melezlemeler başarılı sonuç verdi ve çeşidin ticari üretimine başlandı. Artık patlıcanda da, yakın gelecekte tam bağımsız olabiliriz. Darısı havucun, patatesin, şeker pancarının başına.. Tohumdaki, yerel, yerli-milli ve GDO’lu ayrımını ve İsrail efsanelerini de haftaya bırakalım.

Yazının devamı...

Böyle gelmiş böyle gitmez dünya...

Üç gün sonra Dünya Çevre Günü. Milyarlarca yıllık gezegeni son 100 yılda çok hırpaladık. İnsan virüsü, dünyanın ateşini yükseltmeye başladı. “Küresel ısıtma” gezegenin en büyük tehdidi artık. Çünkü yol açtığımız kirliliğin boyutları inanılmaz. İnsan, kendi eliyle kurduğu medeniyeti yine kendi eliyle yok etmek üzere. BM’nin son raporu, bu gerçeği tüm çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor. Bugün 1 milyon bitki ve hayvan türü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

Tüketim alışkanlıklarımız, beslenme şeklimiz, yaşam tercihlerimiz ve endüstrimiz dünyaya kaldıramayacağı bir yük yarattı. Mevcut yaşam pratiğimizle bugün en az 1.5 dünyaya ihtiyacımız var. Fosil yakıta dayalı sanayiyle atmosferdeki karbon oranını kritik seviyeye çıkardık. Palm yağı üretmek için Almanya genişliğinde ormanlık alanı yok ettik. Çölleşme yüzünden verimli tarım alanlarının dörtte birini yitirdik. Aşırı avlanmayla denizlerdeki canlı yaşamını zora soktuk. Tarım kimyasallarıyla deniz ve akarsulara ölüm saçtık. Suni gübreyle toprakta derin yaralar açtık. Sulak alanların yüzde 85’ini kaybettik, okyanuslarda Birleşik Krallık kadar bir ölü alan yarattık. Dünyanın en derin çukurunu dahi plastik atıklarla doldurduk. Her yıl 350 milyon ton ağır metal içeren kimyasalı sulara boşalttık ve son 40 yılda plastik kirliliğini 10 kat artırdık. Kırsal kalkınmayı es geçip şehirlerde betona dayalı bir yaşam kurarak 30 yılda kentsel alanları 2 katına çıkardık.

Ekolojik ayak izimiz çok fazla

Dünyada durum böyle. Peki ya Türkiye.. İklim krizi en çok bizi etkileyecek. Kuraklık, tarımsal üretimi azaltacak. 2030 yılında ‘su stresi’ yaşamaya başlayacağız ancak buna karşın yüzey sularımızın yüzde 54’ünü kirlettik. 30’u aşkın gölü kuruttuk. Suya bağlı ekosistemlerin çöküşü nedeniyle yüzlerce obruğumuz var. Tarım alanlarımız ve meralar azaldı. Özellikle Akdeniz’de ciddi bir plastik kirliliği var. Dünyanın 6. büyük plastik üreticisiyiz ancak atığımızın büyük bölümünü toprağa gömüyoruz. Kıyılarımız yapılaşmaya teslim oluyor, bu coğrafyaya özgü endemik türler tükeniyor. Mesela Karadeniz’de artık iskormoz, lipsöz, keler, melanurya, sarıgöz ve zurna balıkları yok. Ekolojik ayak izimiz çok fazla ve mevcut üretim-tüketim dengesiyle 2 Türkiye’ye ihtiyacımız var.

Peki ne yapacağız? Öncelikle yaşam felsefemizi değiştirmek gerekiyor. Çok tüketmek mutluluk getirmiyor. Mesela BM’nin raporu, tüketimi azaltıp, atıklarımızı dönüştürmenin mutluluk kaynağı olabileceğini söylüyor. Raporda sürdürülebilir bir çevre için daha az et-süt, daha çok sebze ve kuruyemiş önerisi var. Bu da zaten daha sağlıklı. Ayrıca gıda üretim-tüketim sistemini de değiştirmemiz şart. Her 3 gıdadan 1’inin çöpe gittiği düzeni sürdüremeyiz. Bunun için yerel üretim-tüketim dengesi kurmalıyız. Ek olarak toprağı, suyu korumalı; tüm canlıların var olacağı bir ekosistem inşa etmeliyiz. Biyoçeşitliliğimizi sahiplenip, korumak en önemli bilinç olmalı. Enerji için güneşe, rüzgara yönelmeli, üretimde kaynakları verimli kullanmalı, israfı azaltmalı, dönüşümü yaygınlaştırmalıyız. Çünkü yok ettiğimiz ormanlar, hapsedip kuruttuğumuz su, altındaki zenginliğe kurban ettiğimiz toprak, diyet istiyor artık. “Böyle gelmiş böyle geçer dünya” şarkısının sonundayız.

Yazının devamı...

Umut; zeytin çekirdeğinde!

The Guardian karar aldı; artık ‘iklim değişikliği’ yerine ‘iklim krizi’ ifadesini kullanacaklar. Haberlerinde, ‘Küresel ısınma’ ifadesinin yerini de ‘küresel ısıtma’ alacak. En azından dünyayı yakıp kavuran Homo sapiens, dilde kendini soyutlamayacak artık. Oysa ki ne kadar da mahirdik, canavarlar yaratıp mevcut sorundan kendimizi soyutlamakta. “Trafik canavarı” ya da “enflasyon canavarı”yla büyüyen nesiller için, ‘küresel ısıtma’ demek epey zorlanacak.

İngiliz yayın organını yeni dile zorlayan Greta Thunberg’in dahil olduğu Z kuşağı oldu. O kuşak bugün sokaklarda dünyadaki yangının sönmesini istiyor. O yangının en önemli nedeni, plastikler. Plastik kirliliği, küresel ısıtmaya yol açan en büyük emisyon kaynağı. Sadece 2010 yılında okyanuslarımıza 12.7 milyon ton plastik karışmış. Daha yeni 600 nüfuslu Kokos Adaları’nda 977 bin atık ayakkabı ile 373 bin atık diş fırçası bulunduğunu öğrendik. Kıyalardaki pet şişe, plastik kaşık çatal, pipet ve naylon torba hesaplandığında, kişi başı 400 kilo atıkla karşı karşıyalar. Balina ve kaplumbağaların midesinden poşet çıkıyor. Çünkü dört bir yanımız plastiğe bulandı. Alternatif bulamazsak, sonumuz plastikten olacak.

“Türkiye’yi temsil edeceğiz”

Ancak umut veren gelişmeler de yok değil. Hatta biri bizim coğrafyamızda yaşanıyor. Girişimci bir grup genç, zeytin çekirdeğinden ürettikleri biyoplastikle endüstride yeni bir sayfa açma çabasında. Duygu Yılmaz, Emin Öz ve Fatih Ayaş’ın bulduğu biyoplastik granül, kirliliği azaltmaya aday bir hammadde. Ürüne dünyadan da epey ilgi var. ABD’deki Chobani, paketlemede ‘biolive granülü’ kullanmak istiyor. Vestel de TV panelini bu granülle üretiyor. Tabii şunu da belirtmek gerek; biolive granül, plastikten ari değil. Biolive CEO’su Duygu Yılmaz, aslında yenilebilecek kadar doğal bir ürün yarattıklarını ancak bugüne kadar sağladıkları hammaddede en fazla yüzde 70 oranında organik içerik kullandıklarını söylüyor. Oranı müşterinin talebi belirliyormuş; “Yüzde 10’la başlamıştık yüzde 70’e ulaştık. Aslında yüzde 30 zeytin çekirdeği olması bile plastik kirliliğin bu oranda azalması demek. Aynı zamanda atık olan bir maddeyi değerlendiriyoruz. Türkiye’de 500 bin ton çekirdek atığı var. Bu, 18 milyar dolarlık bir pazar demek. Biz ayda 10 ton üretim yapabiliyoruz ama bunu 500 tona çıkarma aşamasındayız. Çevreci bir Start-Up’ız. BM’nin 17 sürdürülebilirlik ilkesinin 11’ini firmamız kapsıyor. Sürdürülebilirlik alanında Türkiye’yi BM’de biz temsil edeceğiz. Malzememiz dünyada sadece 35 firmada olan USDA sertifikasına sahip. Granülümüz, gıda ekipmanları, pet şişe kapakları, streç film, yoğurt kapları, emzik, biberon ile TV arka paneli üretiminde kullanıldı. En son sandalye yaptık ve uluslararası bir tekstil firmasıyla görüşme halindeyiz.”

Tüm dünyaya malzeme satıyorlar

Tabii bu kadar ilgi gören bir malzeme olunca Yılmaz’a formülü de sordum. Tahmin edebileceğiniz üzere paylaşmadı. Çünkü ciddi bir emekle bulmuşlar. Öğrenci evinde kurulan laboratuvarda 1.5 yıl deneme yapmışlar. Part time çalışıp kazandıklarını, burslarını bu işe yatırmışlar. Şimdi ise tüm dünyaya malzeme satan bir şirketler. İlginç bir hikayesi de var malzemenin. Duygu’nun babası faydalı diye zeytin çekirdeği yutuyormuş. Duygu da bunu araştırırken, makalelerde zeytin çekirdeğinin biyomalzemeye çok uygun olduğunu keşfetmiş. Duygu içerikle ilgili sadece, zeytin çekirdeğinin bazı katkılarla polimerleşmesini sağladıklarını anlatıyor. Dünyadaki sürdürülebilir üretim trendiyle ciddi bir ilerleme kat edecekleri kesin.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.