“Neden, peki ya neden ?” diye isyanla sorarız ya hep . . . 

"Bunca acıya rağmen neden insanlar başkaldırmıyor?"

Neden böylesine “usluca” kabulleniyorlar aç, açıkta kalmayı, yenidoganların ölümlerini, dayak yiyen çocukları, katledilen kadınları, düşünürleri, sanatçıları?

*

Her köle, bir gün “efendi” olma hayali ile köle olmayı kabul eder.

Ve böylelikle başkaldırmaz.

İstikbale dair büyük hayaller vardır: Daha zengin olunacak, bir parti lideri, CEO, "başbuyurucu" veya hiç olmadı; "asileri ortadan kaldırma derneginin başkanı" olunacaktır. 

Halbuki, eğitim, sağlık, gençlerin sorunları, sokak hayvanlarının refahı, trafik çilesi, şehircilik, doğayı koruma ya da her hangi bir başka alanda, insanlığın gerçek anlamda mutluluğuna yarayacak tek bir alanda olsun, sorumluluk üstlenmek . . . zordur. Risk taşır.

*

Devrimci güdüler ve büyük bir özgürlük ideali olmadan başkaldırılmaz.

Oysa ki, bir damla gerçekliğe, bize yeni “özgürlük yasaları”, köprüler ve yollar getireceğini söyleyen bir "büyük küçük adam"a inanmak ve onun boyunduruğuna girmek ne kolaydır. İnsan, üstündeki tüm sorumluluk yükünü ona devrettiğinde derin bir oh! çekebilir. 

Biz modern çağın parlak köleleri, gürültü patırtıdan uzak, garantili birer hayat isteriz kendimize. Ve işte bu yüzden kişisel özgürlüklerimizi ulusal özgürlükler, sorgulanması yasak bir takım inançlar ve kokuşmuş geleneklerin, toplumsal gerekliliklerin buyurdukları altında bir çırpıda feda ederiz.

Kendi ellerimizle, kendimize yeni efendiler yaratır, onları başımızın tam üstüne yerleştiririz. Sıcak zindanlar inşa ederiz kendimiz için, istemekten başka işe yaramayan ellerimizle. 

*

Kendi kendinin efendisi olamamak . . .

Basit . . . Sorumululuk istemeyen . . . Devrimci ve özgürlükçü, “tehlikeli duygular”dan uzak, hatta tüm coşkulardan arınmış bir yaşam arzusu. 

Neden?

Çünkü coşku denen inişler ve çıkışlar, insanın gelip karnına, iman tahtasına yerleşen duygular, akıl ve fikir işleri “kişilik zırhlarımızı" deler. Onlarca yıldır kaskatı kesilmiş, çarpık da olsa kendi içinde bir dengeye varmış, üstüne can hıraş uğraşılmış o kaya gibi kişilik savunmalarımızı alt üst eder!

Öyleyse, arada bir içinde yaşanan bataklığın yüzeyine çıkıp, özlemle doğaya, iyiye ve güzele sarılırmış gibi yapmak . . . Ama hemen ardından, efendiyi “yaşa, var ol!” diye selamlayıp, çamura geri batmak . . . Ve zindana geri dönmek . . .

Kulağa “garantili” geliyor . . . Öyle degil mi?

Her köle, bir gün efendi olma hayali ile ayağındaki o ağır zinciri taşır.

Aslında, uğrunda neleri feda ettiğini belki de hiç bilmeden . . .

 

*

vuslaterkmen.com

@Vhilosopher