2010 yılının yaz aylarında bizi sinema öğrencilerinin öykündüğü, hayat hikayesinden kendimize pay çıkardığımız bir yönetmenin yeni filmi gösterime girmişti. Uzun süre beklediğimiz Inception için Avşar Sineması’nda benzerini pek hatırlamadığım bir kalabalıkla filmi izlemeye başlamıştık.

Filmin sonunda, okuduğumuz bölümü bırakmaya, icabında yeniden üniversite sınavına hazırlanmaya karar vermiştik. Çünkü Christopher Nolan artık yapılabilecek her şeyi yapmıştı bizim gözümüzde. Gençlikti, heyecandı deyip o anki duygularımız geçiştirilebilir. Evet, sonuç olarak gelecek kaygısı ve bunun gibi etkenler nedeniyle üniversiteyi bırakmadık.  Ancak her Christopher Nolan filminde benzer bir düşünceyle ayrıldım salondan.

En son dün akşam bir seneden fazla bir süredir beklediğim Dunkirk’ü izleme fırsatını yakaladım. Nolan, tıpkı son Batman filminin başındaki uçak sahnesinde olduğu gibi “başı böyleyse sonunda kim bilir daha ne olacak?” cümlesini sordurdu bana. Bundan sonrası azıcık spoiler içerebilir ama bence dert etmeyin, zira bir Nolan filmi Nolan çekti diye izlenir. 

Kansız ve düşmansız savaş

Kuzey Fransa’daki bol gelgitli ve alabildiğine uçsuz bucaksız Dunkirk sahilinde, geniş kadrajlar dolu film, Hans Zimmer’in gerilimi katbekat arttırdığı müzikleriyle Nolan filmografisindeki başyapıtlar arasında yerini almış oldu. 1940 yılında İkinci Dünya Savaşı’nın en kanlı savaşlarının yaşandığı yerlerden biri olan Dunkirk’te mahsur kalan müttefik askerlerinin tahliye hikayesini işleyen film, başarılı oyunculuklarıyla da dikkat çekiyor.

Neredeyse tek bir kanlı sahne olmadan savaşı, tek bir Alman askerini göstermeden düşmanı anlatmış Nolan. Doğrudur, bir iki yerde ülkesi İngiltere’nin gururunu okşuyor Nolan. Buradaki mesele, bunu yaparken de estetize edilebilmiş olması. İngilizlik kavramının simge isimlerinden Edward Elgar’ın bestelerine de göndermelerin yer aldığı Hans Zimmer’a ait müzikler de elbette gözden kaçmadı. Zimmer, bugüne kadar yaptığı gibi yine insan psikolojisine dokunan müziklerle zaten gerilimli bir şekilde ilerleyen filme daha da güçlü bir ambiyans eklemeyi başarmış.

Filme dair en güzel noktalardan biri, tek bir hikaye yerine birbirinden farklı zaman, mekan ve insanlara dair öykülerin bir noktada başarılı bir şekilde örülmesi olmuş. Yani salt bir kahramanın yolcuğu yok, kahramanlar var.

Gün itibariyle imdb sitesinde 8.6 puana sahip olan film, otoriteler tarafından tarihin en başarılı savaş filmleri arasında gösterilmeye başlandı bile. Nolan’ın son dönemde alıştığımız uzun filmlerine nazaran biraz daha kısa sürse de, bir an bile olsun bitmeyen gerilim ve onu takip eden müziğiyle zaman kavramınızı yitirebileceğiniz bir 106 dakika sizi bekliyor. 100 milyon dolara mal olan film ilk hafta sonunda yalnızca ABD’de 50 milyon dolarlık bir hasılat yaptı.

 Ben artık Nolan’dan, Kubrick’in çekmediği Foucault Sarkacı ya da yine Kubrick ile başlayıp sonrasında Spielberg’in çekeceği iddia edilen Napoleon filmini bekliyorum. İki gün sonra 47. doğum gününü kutlayacak olan Christopher Nolan’a sağlıklı, uzun ömürler dileyelim hep beraber. Zira çekmesi gereken daha nice başyapıtlar var.

Bu arada film afişinde hayat mottosu olabiliecek bir cümle dikkat çekiyor; Hayatta kalmak zaferdir...