Nefret de mi Mezara Kadar?

Mine Kırıkkanat, dünkü Cumhuriyet yazısında eski sevgilisi Çetin Altan hakkında bir veda yazısı yazmış. Acılı. Hesaplaşmalı.

Altan’la Kırıkkanat’ın ilişkisini bilemem. Yan tutmamınsa mümkünü ve anlamı yok. Ne yaşadıklarını, birbirlerini ne çok sevip, nasıl sevmediklerini bilsem bile olmaz.

İki insan. İki dünya. Bir yandan dünyalarını paylaşıyorlar, bir yandan içinde yalnız kendilerinin gezindiği koyu, ıssız arka bahçeleri var. Hatta o bahçelerde bazen kendilerinin bile farkında olmadıkları karanlık huyları, alışkanlıkları, kaygıları… Hangi dip köşedeki ağacın köküne tutunup saklanmışlar, kim bilir.

İnsandan bahsediyoruz. Senden, benden.

Ben Çetin Altan’ı çok sevdim. Yıllardır okuyorum, bıkmıyorum, üstüne bir de, Ne güzel yazmış, oh be! diyorum. Ama dün Mine Hanım’ın Altan’ı yere vuran yazısını okuyunca hiç şaşırmadım. Kırıkkanat eski sevdiğine hala öfkeli:

“Çetin Altan, yaşamına giren kadınları ödül ve ceza olarak algıladı. Aslında kadınları sevmezdi, ama onların sevgisine muhtaçtı!” demiş.

Bu ithamdan sonra Çetin Altan’ı suçlayanlar, zaten’le başlayan cümleler kuranlar çok olmuştur. Yazılarıyla, siyasi hayatıyla, bizim gördüğümüz (aslında görebildiğimiz kadarıyla) geçmiş yaşantısıyla ilgili ne kıyaslar yapılmıştır. Öyle ya, Kırıkkanat’ın da dediği gibi üstat ya çok sevilirdi, ya hiç.

*

Nefret de mi Mezara Kadar


Bense bu okkalı sözün ardından yine o iki insanı düşünüyorum:

İki dünyayı.

İki dünyanın içindeki çalkantıları, coşkuları, tercihleri, kararsızlıkları, korkuları, ümitleri, hayalleri…

Sonra geçmişlerini.

Yapamadıklarını, edemediklerini, birbirine tutturamadıkları şeyleri.

Yarım kalanları.

Hasretlerini. Beklentilerini.

Kendi dünyamı düşünüyorum sonra.

Dünyamı dünyam yapan her şeyi.

Annemin, babamın, kardeşimin, sevgilimin, dostlarımın dünyasını düşünüyorum.

Hepimiz o kadar farklıyız ki.

Hepimiz o kadar farklı heveslerle, işlerle meşgulüz ki.

Bazen çok başarılıyız, bazen tam tersi.

Fakat hayatın işaret parmağıyla gözümün içine soka soka gösterdiği bir şey var ki, o da:

Hiç kimse harika bir yazar diye müthiş bir aşık değil. Olmadı.

Kimse, çok başarılı bir bilimadamı diye dünyanın en iyi babası değil. Olmadı.

Kimse, dev bir şirketi yönetiyor diye vefalı evlat değil. Olmadı.

Kim, üst üste üç gol birden attı diye dünyanın en iyi insanı olabilir? Olmadı.

Bunlar dışardan bakan bizler ve hatta en yakındakiler tarafından hep beklendi, olmadı.

Olmayacak da.

Çünkü hiç kimsenin iyiliği ve mutluluğu, becerileri ve başarıları ile ölçülemez. Sevgisi de öyle. İsterse işinde gücünde on madalya, onbeş ödül, bir sürü takdir belgesi almış olsun.

Eğer siz de kendinize, bu kadar başarılı bir kadın/adam olduğum halde hala neden mutsuzum, diye sorup duruyorsanız, bundan hemen vazgeçin.

Oysa cevap ne kadar basit. Belki de gözümüzün önünde olduğundan göremiyoruz:

Çünkü özel hayatlarımızda başarıya yer yok.

“Başarı” dediğimiz şey yalnız evin, dört duvarımızın dışında kovalanmak için var. Aşkta, annelikte, babalıkta, evde, dostlukta, hayırlı evlatlıkta başarı diye bir şey yok. Olamaz.

Sevdiklerimizin dizinde, koynunda ancak mutluluk peşinde, huzur peşinde koşabiliriz. Koşmayız bile, oracıkta dururuz. Ne bir şey kovalanır, ne ölçüm yapılır. Huzuru, mutluluğu, sevmeyi ve sevilmeyi hiç bir başarı parametresi ile ölçemeyiz.

Biz ancak hissettiğimiz kadar, hissettirdiğimiz kadar varız, böyle var olacağız.

Çetin Altan harika bir yazardı yazar olmasına. Büyük de bir düşünürdü bana kalırsa. Ama sevdiği kadına kendini kıymetli hissettirememiş olabilir. Mine Kırıkkanat’ın yazısının sonuna tokat gibi yapıştırdığı cümle çok sahici. Çok vurucu.

“Sevmekten sonraki en büyük mutluluk, aşkını söyleyebilmektir.” Andre Gide

Arka bahçemde oturup ben, bugün hep bunu düşündüm.

Fotoğraf: Vuslat Erkmen