Her Şeyi Kaybettiren: Ego

8 Mayıs 2019

Çokça kez yazılmış ve irdelenmiştir “ego” elbetteki. Ben de birçok yazımda hırsa, egoya ve kendini bilmemeye değinip durmuşumdur. Ancak bu kez, gerçekten korkunç seviyeye ulaşan egonun bilinmezliğini ve kaybettirdiklerini bambaşka bir fırtınayla estirmek istedim.

Sona yazılacak ağır sözü başa yazarak başlamak belki daha etkili olacak bu sefer: Egonuz ruhunuzu tamamen sarmış ve sizi ele geçirmişse, artık dostlarınız size karşı sadece “susacaklar”. Asla düzeltmeyecekler ve siz gerçeğinizi duyamayacaksınız.

Benim için çok acı bir noktadır bu esasen. Tersten gidiyoruz madem, anlatalım. Düşünün bir; dost dediğin hata yaptığında uyarır, düştüğünde kaldırır, karıştığında toparlar. Ama egon seni ele geçirmişse ve bunu dostun fark etmişse sana artık hiçbir şey söyleyemeyecektir. Yani bindiğin o yanlış kayıkla, kayalara çarpa çarpa ama anlamaya anlamaya yüzeceksin. Hata yapmamak ve kendini doğruluğun içinde güvende hissetmek isteyen insanlar için, bu gerçeklik bana olduğu gibi ağır gelecek olmalı.

Bakın normal bir egodan yahut ortalamanın biraz üzerine çıkmış egodan bahsetmiyorum. Hatta gelin bir kategoriyi daha ayıralım. İnsanların bazı eksiklikleri ya da kendilerinde eksilen duyguları üzerine egoları zedelenir. Bu zedelenmiş egoları ile de sadece kendilerini vururlar. Yani örnek vermek gerekirse, bir ilişkide terkedilen biri zedelenen egosu yüzünden yeni flörtlerde üstün davranışlar sergileyebilir. Bu spesifik kırılan egoların yansımaları ve arızaları olağan ve geçicidir. Ben burada “Egozede” derken, gerçek anlamda saçından tırnağına, işinden her tülü ilişkisine kadar egosuna bulanmış insandan bahsediyor olacağım.

Egonun ruhu sarmasının hemen ardından insanın doğasında değişkenlikler olur. Her insanın içinde iyi ve kötü bütün detaylar var olduğuna göre değişkenliğinde buralarda olduğunu anlarız. İşte tam da bu nokta da şunu söyleyebiliriz: Ego sarmışsa ruhu, artık kalp kirlenir, zihin bilinçsizce düşmanlaşır ve kötü ne varsa meydana çıkar.

Ne acı ki; Egozede insan ise bu olanların asla farkında değildir. Farkında olmayan bu insanı da kimse fark ettirmeye çalışmaz. Çünkü tam olarak buna da o ego engel koyar artık. Akıl sağlığını yitirmek gibidir, hala akıllı sanması gibidir kaybedenin. Düşünün ki karşınızda çok kötü bir insan var ve kesin olarak iyi olduğundan emin. Üstelik size de iyilik taslıyor. Asla onu kötü olduğuna ikna etmek istemez hatta bunun bahsini bile yapmazsınız. İşte ruhunu egosuna teslim etmiş insan yeryüzünün bu yönüyle en acınası batağına sağlanmıştır.

Egozede insan kaybettiklerini de anlamaz. Kendini kaybetmesi ya da kendi egosunu bilmesi bir yana, hayatta kaybettiklerini de anlamaz. Anlamamakla da kalmaz, yine aynı egosuyla bu kayıpları bambaşka yorumlar. Ne bileyim karşısındaki alınganlık yapmıştır, eziktir, egoludur vs. olan olmayan ne varsa karşısındaki insanlara yükler olumsuzlukları.

Egozede insan en sık ve en çok dostlarını kaybeder. Aile bağları da zayıftır genel olarak. Hayatın olağan akışında, ego bu ya, kendilerini nasıl görüyorlarsa öyle de gösterirler ve bu yüzden yeni tanışmalarda yahut kısa süreli tanışıklıklarda sevilir, beğenilirler. Ruhlarını saran ego o kadar güçlüdür ki; bir süre etrafındakileri de etkisi altına alır ve yaratılmak istenen algıya ulaşılır. Ancak Egozede insan egosuyla kendini iyi satmış olsa da bir süre sonra ona kaybettiren şey de yine aynı egosu olacaktır.

Yazının devamı...

Aşkın Kanunu Var mı?

24 Nisan 2019

Hukukun her şeyiyle bağdaştırırım ben hayatı. Ee bir yanım Avukat bir yanın yaşam sözcüsü olunca. Hep denir de “Aşkın Kanunu” var mı ve hayatın hukuku nedir, bir de benden dinleyin.

Özgürlüklerimiz parsellerimiz gibidir, çubuklarla çevrilip kadastrosu yapılmıştır hani. Müdahale olursa, “men edebiliriz” özgürlük parselimize kastedenleri. Ama yan parseller vardır mesela ailemiz, sevdiklerimiz gibi. Geçit hakkı vardır, elektriğini suyunu senden ona ondan sana geçsin diye. Birleşiktir çizgilerin, bağ vardır çünkü.

İcaba davet vardır ya hani hukukta ama gerçek hayatta da “davete icabet etmek gerekir”; işte öyledir flörtlerimiz, sabırsızlıklarımız ve tüm aceleciliklerimiz. İstediğimizi versin isteriz hayat; o gelsin, sevsin, peşimizden koşsun, af dilesin, alttan alsın. Ama icaba davet etmeyi unuturuz, egomuz ve gururumuz yapıcı olmanın hep engeli olur, yazdığı kanuna uymayan kanunkoyucu oluruz, unuturuz işte vazifeleri.

Bazen tasarlayarak yaşarız; intikam alırız, hırsımızı öfkemizi çıkarır, can yakarız. Üstelik çok sıkı sıkıya azmetmişsek ve hırsa dönüşmüşse mesele, artık evdeki hesap da çarşıya uymayacaktır mesela. Sonu hüsrandır baskılanmış her şeyin. Çünkü istediğin bir şeye veya bir isteğe saldırgan seviyede bağlandıysan ve aksi için hayal kırıklığı olacak kadar tahrik etmişsen kendini o işe, ipin ucu kaçacaktır kesin ve soykırım gibidir kendine suçun, hükmün ise ruhkırım.

Kadınsan mesela, kesin erkeğin iradesini sakatlıyorsundur punduna getirerek. Tespit etmek lazım, adama o sözü söylettiğinde temyiz kudreti yerinde miydi diye? Mutlaka yönlendire yıprata doğallığını bozmuşsundur adamın ya da akli melekelerini titretmişsindir meşruiyetsizce kıskançlık denetiminden. Ha tam bunu demişken, siz erkekler varsa hayatınızda bir kadın, ebediyen adli kontrol gibidir “dişil kontrol” hükmünüz bilirim. Şeklini bilemem, imza mı atarsın şehir dışı yasağı mı vardır, kamusal görevler mi bilemem ama ebediyeti vardır ebediyse varlığınız onu diyebilirim:)

İşe iade gibidir diğer tüm küslüklere kıyasla aşk ya da evlilikte barışmak. Öyle kolay mı “hadi devam” demek. Neredeyse 1 yıllık maaş ödüyorken işveren, gönül verecek olanın barışmak için kaç fırın ekmek yemesi gerektiğini bir de sen düşün. Oysaki daha dün “bir dönse, boynuna atlarım” diyen biz değilmişiz gibi. Deliler gibi acı çeken halimizi unutuverir, egomuzdan vazgeçip iyi halden affetmeyi bilmeyiz velhasıl. Ne kadar güzel olurdu çocuk gibi kalmak. Az önce küsüp birazdan oyun oynarken kendiliğinden barışmak gibi; ne güzel olurdu sakin, egosuz ve masum kalsak!

Aşkın siber suçu boldur kesinlikle, neler gördü bu gözler neler duydu bu kulaklar… Adeta sürekli devriyeye çıkar kıskanç olan. Elinde olsa çip takar evet, her türlü denetimi elinde bulundurmak için. Oysaki ne kadar güzel güvenirdik eskiden. Çağlar hızlı atlayınca demek ki, çağlaya çağlaya büyüttü şüpheyi insan. Ne bileyim, güvenmediğim yerde güvensizliği ispat yerine huzuru seçerdim ben olsam. Story açtı mı, en son kimi ekledi, beğendi-beğenmedi, çevrimiçi oldu yazmadı, görüntülü aramayı açmadı ve dahi telefonu çekmedi… Feyki bol keyfi azdır kripto aşkın, vazgeçin.

İftira gibidir olmadık korkular yaratmak. Ne zaman hangi kanallardan dolaştın da hiçbir gerçekliği olmayan o korkuyu kodladın zihnine kim bilir? Ruha aykırıdır, mesnetsiz korkularla yaşamak! Tek bir tedavisi vardır:

Yazının devamı...

Doğru İnsan Olabilme Sanatı

18 Nisan 2019

Doğru insan olmak, dürüst olmak değildir sadece. Doğru insan, dürüst olmanın yanında yara almadan yaşayabilme sanatına nail olmuş insandır esasen. Dürüst olmak mayasıdır evet ama, iyiliğine yönelmiş ve yönelecek kötü niyetleri nasıl yöneteceğini de öğrenmişti o.

Kolay değildir doğru insan olmak ve olmuşsanız doğrunuz, kolay olmamıştır bu mertebeye erişme süreciniz evet!

Doğru insan olmak, “su gibi” olmaktır. Suyun önünde duramaz toprak da taş da. Saf ise, berrak ise su, mutlaka çıkacaktır yeryüzüne ve dahi nereye akmak istemişse. Taş çatlayacak, toprak yarılacak, kaya devrilecektir belli ki. Doğru insanın da mutlaka yolu kendi doğrusuna ve mutlak zaferine çıkacaktır.

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar derler, belki doğrudur. O da doğru ve dürüst olmanın zorluğudur. Ama mesele şudur, o dokuz köyde bu doğrunun yaşaması da zordur. Yani kendi de istemeyecektir kirlenmiş bu dokuz köyde kalmayı. (O kovulmamış, istifa etmiştir belki misali ;) )

Doğru insan olmak, kendine insani sınırları çizmiş olup; kendi düz yolunda gitmektir. Ama bu, asla sabit fikirli olmak da değildir. Doğru insan, her adımında yere sağlam basıp basmadığına da yolun doğru gidip gitmediğine de bastığı yerin başka birinin hakkını gasp edip etmediğine de bakmayı iyi bilecektir.

Doğru insan hayatta en iyi iki şeyi öğrenecektir: 1- yara almamayı 2- kızmamayı

Sükûnetin en yakışanıdır doğru insan. O kadar berraktır ki artık, etrafındaki bulanık maskeleri anında görür ama zaten gördüğünden mütevellittir doğrulukta yemini. Bilir ya zorluğu hani; doğru olamayana da kızmayacak erdemdedir. Doğru olmak zordur, başarabilen mutlu olsa da başaramayan suçlu olmayacaktır ona göre.

İyiler hep kaybeder gibi gelir, kaybettiğini sananlara. Oysaki doğru insan yanlışlardan arınıyordur ve ortada bir kayıp değil temizlik oluyordur. Ha bir kaybeden olacaksa da mutlaka kaybedilen doğru insan oluyordur. Yani doğru insan iseniz, sizi kaybetmiştir kaybetmeye meyletmiş olanlar. Bu yüzden evren, iyi ve doğru insanın hayatından kusar kötüleri ve kötülükleri. E neticede konu kötü ve kötülük olunca temizlikten az evvel doğru insan en doğru haliyle görmüştür kötülüğü bir kere. Ama işte doğru bakmalı insan. Hayatın olağan akışıdır işte, iyi ya da kötü olmak da öyleleriyle karşılaşmak da yaşama dairdir neticede. Sen hiç sabah sildiğin camın öğlen yağmurla çamur olduğunu görmedin mi?

Yazının devamı...

Beyninizdeki Sizi Değiştirin

11 Nisan 2019

Beyin fırtınası yapmak istediğim bu yazıyı, beynimde yazıp klavyeyle buluşturmakta zorlandım aslında.

Temel sorumu sorarak ve düşünmenizi isteyerek başlamak istiyorum. Sorum şu:

Derinlemesine düşünün, hayatınızı baştan yazacaksınız ve sadece 3 şey aynı kalacak. Bunlar neler olurdu ve geri kalan değişimler neler olurdu?

Basit bir soru gibi düşünmeyin ve basit düşünmeyin lütfen. Bütün detaylarıyla yazacaksınız “yeni sizin” hayali yaşam senaryosunu. Fakat 3 şey aynı kalacak. Bu üç şey, insan, iş, yer ya da bir karakter özelliği olabilir. Bu 3 şeyi seçerken de titiz olun, iyi düşünün. Yazının devamını okumadan önce, 2 dakika buna odaklanarak düşünmenizi tavsiye edeceğim. Aynı kalacak 3 şey dışında, nasıl bir insan olurdunuz? Fiziksel özellikler (saçtan, boya…), yaşadığınız yer, yaptığınız iş, hayatınızdaki insanlar, hobileriniz, aşırılıklarınız, sakinlikleriniz, çılgınlıklarınız, yaptıklarınız ve o an için daha yapmayı hedefleyen haliniz…

Bunu düşünürken iyi odaklanın ve saydığınız detayları unutmayın, kullanacağız. Gelelim bu düşünceden nereye varmak istediğimize:

“Akışta olmak” diye kullanılan bir tarif var biliyorsunuz. Akışta ve olağan olmak iyidir, stabil tutar insanı. Ama aynı hal süreklilik arz ederse, hep anlattığım gibi bir otopilot yaşam oluşur. Değişkenliklerinizi ya da değişmesi gerekenlerinizi görmezsiniz. Hayallerinizi ve daha doğrusu şu andan başka hangi halde, şimdikinden daha mutlu olacağınızı göremezsiniz. Bunun nedeni otopilot yaşamak ve kendinize dışardan bakmamak ve içerden de duymamaktır ruhunuzu.

Beyniniz doğumunuzdan şu an geldiğiniz yaşa kadar, örümcek ağı ya da matris olarak hayal edin, anılar ve kayıtlarla örülür. Beyindeki nöronlar birbirleriyle bağ kurar ve diğer nöronlarla birleşir. Böylece, anılarınız beyninize tasniflenerek işlenir. Bazıları zamanla silinir ve bazıları kalır ama önemli olan gördükleriniz, yaşadıklarınız ve deneyimlerinizin hepsinden beynin bir yaşam stili çizmiş olmasıdır. O, sizin içinde bulunduğunuz her durum ve yaşadığınız anı üzerine sizin bir anlık komutlarınızı alarak bir “siz” inşa eder. Ona göre “siz şöyle şöyle yaşıyor ve böyle böyle şeyler istiyorsunuz” söz konusudur artık. Mesela kırsal ve muhafazakar bir yerde yaşamış olsanız da ilerleyen yaşlarda daha tersi bir yaşam şekline geçmişsinizdir. Bunun nedeni, o ortamda tam da o anlarda başka bir şekilde yaşama arzunuzla verdiğiniz komutlardır. Bazıları ise, o ortamın aksi ya da bir değişik haliyle ilgili (yukarıda sorduğumuz soru gibi) bir değerlendirme yapmamış, bu olmayınca herhangi bir değişim komutu oluşmamıştır ve o hala aynı yaşam stilini sürdürüyordur.

Buradan çıkaracağımız sonuç şudur: 1- Yaşadığımız ortam, olaylar 2- bunlar üzerine tepkimiz beynimizi bize dair bir fikir sahibi yapmaktadır. Beynimiz, bu “olanlar” ve “tepkiniz” üzerine de bir “rutin siz” belirler. Aksi olunca Amigdala kaçakları olur, duygusal karmaşaya düşersiniz ve o ise sizi sürekli aksinden korumaya çalışır. Üstelik olan bitene sağlıklı bir kodlama yapmadıysanız da başıboş bıraktığınız içsel dürtü ve tepkinizin, beyninize size dair nasıl bir yanlış fikir vereceği ise şansa kalmıştır.

Yazının devamı...

Aşk ve Özgürlük

3 Nisan 2019

Hepimiz aşka dair en önce aşkın kendisini diler ve bizi bulmasını isteriz.

Peki ne kadar özgürüz ya da özgürlüğü bu aşk duygusunun neresine oturturuz en doğru ve en yanlış haliyle!

Özgürlüğü, bir aşkın kendisinden bile, daha mı üstün kılarız? Yani bir aşktan daha büyük bir aşkla mı bağlıyız özgürlüğe?

Ana rahminden dünyaya düşme biçimimiz aşka düşmek gibidir; öyle kutsal, öyle derin. En büyük özgürlüğü o ilk nefes alışımızda tadarız. Yaradanın bizi yaratmak üzere kapattığı ve büyüttüğü o rahim dünyasından tonlarca büyük bir dünyada gözlerimizi kırpıştırıp, nefes alıp ve hatta sesimize kendimizin bile şaşıracağı kadar bağırarak ağladığımız o ilk doğum anımız en büyük özgürlüğü yaşadığımız andır. Tam da bu yüzden yaşam boyu en az bir kere doğum anında bu denli büyük bir özgürlüğü tatmış bir birey olarak özgürlük hissimize karşılık da onu koyarız. Yine tam da bu nedenle hiçbir zaman bu denlisini bulamayacağımızı kavrayamadan arayışlarla ömrü geçirir gideriz.

Tam ömür aynı özgürlük hissini bulmak üzere tüketilmişken de bu koca rahme düşerken aldığımız özgürlük hazzının en yaşlı dünyamızda ana rahmi kadar küçük tabutlarla toprağın altına konulmakla eş tutar ve böylece doğum ve ölüm anı kadar başka bir özgürlüğün olmadığını ömrün son tahtında anlar ve o gerçekle bu dünyadan göçer gideriz.

Ana rahminden bu koca dünya rahmine düştüğümüz o ilk özgürlük anından sonrasında nasıl da kısıtlı özgür bir yaşama girdiğimizi de unutuveririz. Kordonumuzun kesilmesi, popomuza şaplak atılması, ayaklarımızdan tutulup tersten aşağı soğuk su dökülmesi ve ne zaman yiyeceğimize, ne zaman uyuyacağımıza karar verilmesi, o ceninden bireye geçtiğimiz çokça değil bir gün içinde bile gerçeği anlatıyordu. Evet o doktor gibi popomuza şaplak atacak hainler olacaktı, kordonumuzu kesecek sevdalılar, ayaklarımızdan ters tutan bir dünya ve öylece yukardan aşağı soğuk su dökülürcesine gerçekler olacaktı bir ömürde. Kapitalist dünyanın ritüeli gibi ne zaman uyuyacağımız ve yiyeceğimiz de az biraz özgür seçimlerimiz kadar özgürleşebilmiş kodlamalarla sürünecekti dizlerinden zamanın yolunda.

Hal böyleyken özgür değildik ve asla tam olarak özgür olmayacaktık, doğduğumuz an ve öldüğümüz an dışında. Buna bir an daha ekleyebiliyordum aslında ben. Zaman zaman ışıkları kapatıp, bir mum yakıp, gözlerimi bir bant ile bağlayıp bağdaş kurduğumda önce beş dakika zihnimi dondurup, kendimi ana rahmine sıkıştırıp bir dünya ve özgürlük hayal ediyordum. Sadece hayal! İşte bütün gerçekliklerden ve olağanlıktan uzak o yaratım dakikalarında yaşamadıkça anlayamayacağınız bir özgürlüğü yaşıyordum. O yüzden, tüm rasyonel yaşam biçiminde imkansız olan özgürlük sözde olduğu gibi özde de düşüncede vücut bulabiliyordu. Ama bunu salt bir düşünce özgürlüğü ile kısıtlamayalım.

Özgürlük imkanlar ve fiiller kıstasında sürekli hissedilemez. Bireyin bir eylemi gerçekleştirme imkanından da öte önce onu yapmayı arzulayacak ve ona ulaşmayı özgür kılacak bir zihninin olması lazımdır. Yani önce bireyin zihni özgür olmalı ya da özgürlük için gereksinimlerini idrak edebiliyor olmalıdır.

Yazının devamı...

Gerçekliğimiz ve İsteklerimiz

19 Mart 2019

Bazen herhangi bir konuda herhangi bir şeyin olmasını sadece isteriz. Peki gerçekliğimiz nedir?

Aşkı kalemiyle yaşayan ve yaşatan bu kadın olarak, zihnin istekleri ve gerçekleri de en iyi aşkın içinden örneklerle anlatmayı seçerim. Sizler elbetteki başka konular için de aynı tahlili bu yazı üzerinden yapabilirsiniz.

Bir ilişkimiz olsun ya da olmasın, varsa olanın kıyas ve analizi konusunda; yok ise de zaten aşkın bizzat gelmesi konusunda vizyonlar, tarifler ve beklentiler oluştururuz. Bu istekleri evrenin nasıl anladığı başka bir yazımın konusu olacak ama ben zihnin yarattığı tarif ile kişinin gerçekliği arasındaki uyum ve uyumsuzluk, neticede oluşan mutsuzluklar ve olması gereken değişimleri ele almak istedim esasen bu yazıda.

Örnekleyerek girelim. Bir ilişkimiz yokken, aşka dair hayaller kurar, hayalleri de beklentiye dönüştürürüz. Dizi ve filmlerdeki gibi aniden masadan bizi kaldırıp dans etmeli, romantik sözler söylemeli, hediyeler almalı, tutkuyla öpmeli, şarkılara ve dahi hayata bizden sebep anlamlar yüklemelidir. Hikayeye göre, kesinlikle aşkın tanrıçası veya tanrısı olmalıyız. Beklentilerin ana temaları ise huzur, konfor ve tutku üzerinedir ve geri kalan teferruatlar bunların üzerine inşa olur. Sadakat, sevgi vs huzurun, maddi ve manevi rahatlık konforun, aşkın yaşanılası her bir hücresi ise tutkunun detayını oluşturur.

Buraya kadar herkesin bildiğini anlatıyor gibi gelmiş olabilir ama şaşırtmayı severim bilirsiniz. Haydi şimdi zihin sondajına girelim.

Hepimizin bir yaşam biçimi, sosyal olguları, aile gelenekleri, alışkanlıkları ve özgürlükleri var. Bu yapılara ilişkin sorular, ya alanların ihlalinde ya da daha çok aile içinde meydana gelir. Genelde de yakın alanların, daha doğrusu birleşen çemberlerin birleşim yerlerinde pürüzler çıkar. Ama biliriz ki bunların hepsi bize dairdir ve bizi biz yapan şeydir.

Bu bizim gerçekliğimizdir. Bu gerçekliğe eklemeler de yapabiliriz. Çok duygusal değilizdir ya da çok iletişimli; sabırsız biriyizdir ya da çok evcimen; tatil yapmayı çok severiz ya da eğlenmeyi; veyahut sosyalleşmeyi pek sevmeyiz...

Bir de beklenti haline gelen hayal ve isteklerimiz nasıl oluşur, onu ayrı belirtelim: Zihin yaşadıkları kayıtlar ve konuşmalar arasında komut sanıp aldığı talimatlar doğrultusunda bizim nasıl mutlu olacağımıza dair bir olasılık yaratır. “Çok tutkulu biriyle mutlu olabilirim” der mesela. Tam burada koca bir “Tüh!” demek istiyorum. Çünkü zihin çoktan inanmıştır buna ve çoktan sizi de inandırmıştır bu oluşuma. Artık siz de böyle biriyle mutlu olacağınıza inanırsınız, bunu hayal eder, bekler hale gelirsiniz.

Yazının devamı...

Korkular, Kaygılar ve Fobiler

12 Mart 2019

Kendine yarattığın kaygıları, korkuları düşün; ondan daha niceleri var.

Yürürken düşmekten korkarsın, belki bu hayatta hangi yolu yürüdüğünü bile bilmiyorken... En masum hayvanlardan korkarsın, hem de onlar senin ondan korkmandan daha çok senden korkuyorken… Para kaybetmekten korkarsın, oysaki parayı yanında götüremeyeceğin bir son veya yaşarken tadına bile varamayacağın yoksunluklar varken...

Mutsuz olmaktan korkarsın ama aslında mutluluk olasılıkları yaratmak ve ona doğru koşmak yerine, mutsuzluk imkanlarını tekrar tekrar zihninde canlandırırken hem de... Başarısız olmaktır en büyük takıntın ya, en azından bir gün daha yaşamayı ve bir tebessüm etmeyi bile başarmaktan tat almayı bilemeyecek kadar...

Eleştiriden korkar, ilişkiden kaçarsın, hayatını değiştirmekten korkarsın, şu an her ne içindeysen bu alanda kalmayı seçersin. Adrenalin ve dopamin dolu aktiviteler fobidir senin için, daha hiç deneyimlememişken…

Çoğunlukla bugünün işini yarına bırakmazsın ama bugünü yaşamayı yarına bırakırsın ya, işte yarın hala yaşıyor olacağından emin olmana hayran kalırım.

Bütün fobiler, korku ve kaygıların nedeni, senin bir zamanlar bir durum karşısında olgunlaşmamış zihin yapınla, gerçek olmayan tanımlamalar yapman veya başkalarının hikayelerini yanlış bir biçimde kendine almandan kaynaklanıyor. Her zaman dediğim gibi, bir kod ya da yanlış durum kişinin kendi içsel sebepleri ya da dış etkenler üzerine olmak üzere iki durumda ortaya çıkar. Üstelik korku, kaygı ve fobilerin yer etmesi sadece çocuk yaşlara da dayanmaz; bugün şu an, yarınları sana zehir edecek bir kodu yaratıyor bile olabilirsin.

Basit birkaç örnek üzerinden açıklayayım. Hayvanlara karşı gelişen korkular küçükken karşılaştığımız durumlar üzerine gelişiyor. Zihne kodlanan bu durum, daha küçük bedenimizin normal olarak korkması üzerinedir. Bu sebeple bu tarz korkularla ilgili zihne ispat sorusu yükleyerek o kodu kırmak uygun yöntemdir. Gerçekten korkmak için haklı bir neden olup olmadığının cevabına bakınca, o korkunun yersiz olduğu ortaya çıkıyor.

Başkalarının yaşadığı ilişkilerdeki aldatmalar ya da şiddet, geçimsizlik hallerini görerek ilişkilerden ya da evlilikten korkmak da böyledir. Kıtlık bilinci de geçmişte ya da yakın zamanda geçirilen mali krizler üzerine yerleşir. En basiti bir dönem işsiz kalmışsan, çalıştığın yerden memnun olmasan bile işten ayrılmaktan korkarsın.

Yazının devamı...

Harekete Geç

6 Mart 2019

Geçen hafta sosyal medya hesaplarımızdan bir sürpriz planlamıştık. Katılım gösterenlerin yüzdesel çoğunluğunun farklı farklı konularda “harekete geçmek” ile ilgili sorusu ve sorunu vardı. Kimisinde aşk kimisinde iş, kimisinde ise hayal ve hedefler konusundaydı. Ben de tam bu konudan harekete geçerek bütün okurların zihnini açacak bir “harekete geç” yazısı yazmak istedim. Harekete geçmemizi engelleyen zihin kodlamalarımız, bunun neden ve nasıl oluştuğu, nasıl kırmak gerektiği ile birlikte, gelin hayatın bakılması gereken penceresinden bakalım ve oraya sardunyalar koymayı başaralım.

En başta harekete geçmenin iki etkeni olduğunu belirlemekte fayda var: 1- İç etkenler 2- Dış etkenler. Tuhaftır ki iki etkenin de kök negatif kodu aynıdır. İç etkenlerde kişinin harekete geçmek istediği konu hakkında kendinde yarattığı negatif durumlar, örneğin kaygı, korku, stres veya hedefleyememe durumu ile dış etkenlerdeki negatif durumlar örneğin karşımızdaki kişinin yerine düşünmek, toplumun yaklaşımı, yakın çevrenin düşünecekleri aynı sonucu verir: Harekete geçememek.

Birinden uzun zamandır hoşlanırız ama adım atamayız, biriyle flört ediyoruzdur ama hep adımı ondan bekliyoruzdur, işimizden memnun değilizdir ama patronların bu sorunu çözmesini bekliyoruzdur ya da hayallerimiz vardır ama hedef haline getiremeyip mutsuz oluyoruzdur. Hepsinde çözümcül değil kaotik alan yaratırız ve bu alanda debelenip dururuz. İşin kötüsü “güvenli alan” dediğimiz şey de devamlı kalınan yer olduğundan, belirsiz ve kaotik bu alanda uzun zaman kalınca da burası bizim için -kendi içinde hoşnutsuz olsak da- alıştığımız güvenli bir yer halini alır.

En bariz örneklerinden biri “uzaktan sevme” halidir. Uzaktan sevmeye o kadar alışırız ki; bu bizim için onunla olduğumuz güvenli bir alan haline gelir. Elbetteki her güvenli alan insanı mutlu etmez. Yanlış kurulmuş bu denklem içinde huzursuzluklar baş gösterir. O alandan çıkmayız, adım atmayız ama bu aşkta kavuşma zamanının da gelmesini bekleriz. Bir takipçime bu konuda “kaybetme korkusu” içeren cümlesi kurması üzerine şunu söylemiştim: “Oysaki kazanmış da değilsin!” Yani beyin onu hayal edip, uzaktan seven hale alıştığı için, bunu bir yaşam biçimine dönüştürür ve bu yaşam biçimini kaybetmek istemez. Oldu ki bir adım attı ve reddedildi, sevdiği kişiye dair tüm ihtimalleri kaybetmekten daha çok onu düşünerek ve bekleyerek geçirdiği çokça zamanı kaybetmek ağır boşluk oluşturur. Sevda işçisinin işsiz kalması gibidir adeta, sevdayı yitirmek. İhtimalleri yitirmek hafif kalır ve artık boşalan koca bir yaşamı ne ile dolduracağı meselesi zihni ve ruhu sarar. Bir anda çıplak kalmak gibi, tanımadığı ülkeye gitmek gibi, ne yapacağını bilemez hale düşer. Çünkü otopilot olarak alışmıştır böyle yaşamaya. İşte bu sürenin uzunluğu arttıkça, “harekete geçmek” artık imkansız seviyeye erişir. Açıkça söyleyeyim canına tak etmedikçe hareket etmez insan, bu hale gelince. Biliniz ki çoktan uzun zamandır uzaktan uzaktan seviyorsanız, unutana kadar ya da bir mucize olana kadar böyle sürdüreceksiniz kendinize biçtiğiniz günlerinizi.

Dış etkenlerden de karşı taraf odaklı düşünmeyi de ekleyelim buna. “Harekete geçmek” durumundaki hareket eyleminin sonu her zaman karşı tarafla ilgili tanımlanır. Bu durumda da harekete geçmek için çokça heyecan ve stresle süslenmiş cesaret toparlanmadıkça, hareket gecikir ya da hiç olmaz. Çünkü bilemediğimiz bir sonuçla uğraşırız boş yere. Ne yaparsak ne olur, ne düşünür, ne yapar gibi sürüyle tahminlere sürükleriz kendimizi. Ya reddederse, ya istemezse, ya geri teperse, ya kovaladığımı düşünüp kaçarsa, ya başka biri varsa, ya sevmezse…

Bazen de hep ondan bekleriz. O arasın, o ilgilensin, bakalım gelecek mi gibi bir düzine beklentiyi ekeriz bize ulaşan yollara. Engel koyulmuş yolları evren istememe hali olarak algılar. Bunu kendimiz için bile yaratıyoruz çünkü. Hayallerimizi düşünürken engelleri de düşünürsek, evren engelleri negatif algılar ve o yolları engelli görür, yollarımızı açmaz. Bu durumda sevdiğimiz kişiyle olmamız için onun bize adım atması şartını ve engelini önümüze koyar isek bu iki insan arasında engel enerjisi yayılacaktır buradan evrene.

Netice olarak kendimize iki alan yaratırız her konuda: 1- belirsizlik 2- güvenli alan. Bunlardan ilki hep dürter ve rahatsız eder, ikincisi de varlığını hissettirir ve hareket ettirmez. İkisini de biz yaratırız ama bize etkilerini yaratamayız. Bu alanları yok etmedikçe etkilerini de yok edemeyiz. Belirsizlik, hedefi doğru belirleyememekten kaynaklanır. Gerçekten ne olmak istediğini, nerede ve nasıl yaşamak istediğini, mutluluk deyince kendine nasıl bir hedef koyabildiğini, aşka dair bu kişiyle ne olması gerektiğini veya istediğini belirleyemeyince bu belirsizlik başlar bizi çimdiklemeye. Beyin ise, kaosun içinde çıkışı zihnimize göstermezsek ya da çıkışı biz de belirleyemezsek kaosun içinde kalmayı güvenli bulur. Çünkü beynin en temel kodunun “hayatta kal” olduğuna göre, çıkışı görmeyen ya da emin olmayan her durumda beyin, olduğu yerde kalmayı güvenli sayar ve hayatta kalmak üzere doğru alan olarak görür. İşte bütün bunlara bakıldığında hep diyorum ya, zihin bir orkestra ve bizler de birer şefiz; yönetebiliriz ve yönetemezsek de seslerin arasında kaybolup gideriz.

Peki “Harekete geçmek” için ne yapmak gerekir?

Yazının devamı...