Sosyal Medya Bizi Bozdu mu?

26 Haziran 2019

Hepimiz biliyoruz ki çok hızlı giriş yaşadık sanal dünyanın sarmalına. Bir an için durup düşündüğümde, kaç zaman ya da kaç yıl olmuştu diyorum, sanki böyle doğmuşuzcasına…<#comment><#comment>

Para transferlerimizi yahut iş yazışmalarımızı bir sanal araç üzerine gerçekleştirirken, bize zaman kazancının olması alkışlanmaya değer gelmişti, ki keza halen daha öyledir bu kısmı için. Birçok kez yüz yüze görüşmeye gerek kalmadı ve artık dakikalar ya da saatler süren yolculuklar yaparak bir işi neticelendirmeye çalışmak yerine peş peşe e-posta yazışması ile işleri halleder hale geldik. Bazen aylarca iş konuştuğumuz ve iş yaptığımız insanları belki de hiç görmedik ve tabi ufacık bir profil fotoğrafını görmedi isek.

Sanal dünyanın getirdiklerini elbette ki yabana atmayacak ve fakat burada onları methetmeyeceğim. Bana düşen, sanal dünyanın fayda alanından çıkıp zehirlenen benliklerimizi kaleme almak olacaktır bu yazıda. Neticede benliğimize sunulan bu şahane güzellik, içinde zehrini de taşıyordu; belki kimimiz yakalandık, kimimiz ise belki o elmayı daha hiç ısırmadık.

Bize teknolojinin ilk geldiği zamanları hatırlar mısınız bilmem. 90’lı yılların sonlarına doğru Bilgisayar Eğitim Sertifikası almak üzere kursa gitmiştim. Önümüzde şimdi görsem gözlerimin dolacağı eski kasa makineler vardı. Eğitim, siyah bir ekran üzerine kuruluydu. Birtakım kodlar yazıp cevap alıyorduk. Şimdi ne olduklarını hatırlamasam da pek de mühim olmadıklarını kesinlikle söyleyebilirim. Hele ki internetin dahi olmadığı o bilgisayarlarda renkli harflerle isimlerimizi oynatıp ekran arayüzünde onun oynamasını izlemek eğitimi tamamlamış gibi bir his uyandırıyordu, düşünün. Ondan sonra çevirmeli internet bağlantıları ile başladık ufak ufak. Çok değil, gerçekten de her biriniz hatırlarsınız böyle ceviz kırmak için bile kullanabileceğiniz takoz telefonlarımız vardı, çağrı atmak üzere kurulu sanal iletişim dünyamızda. İşte tam bu noktadan sonrası ile bugünün arasındaki kronolojiyi yok sayıyorum adeta.

Peki dejenere mi olduk?

Dejenere olmak, bir toplum olarak kendiliğinden olan bir şey değildir. Yayılma ile başlayan bu eylemde yayılmanın hızı, toplumu oluşturan kişilerin kalıbını hızlı değiştirebilmesi ve yeni bir kalıba hemen uyum sağlayabilmesinden gelir. Dünyanın her bir yanında aynı zamanlarda (ve ki birçoğunda çok daha önce) girilen sanal dünyanın, hangi toplumları çok daha hızlı dejenere ettiğini irdeleyecek olur isek, teknolojinin doğum yeri sayılacak ülkelerdeki toplumlarda (örneğin Çin veya Japonya gibi ülkelerde) teknoloji ve sanal dünya, gerçek anlamında ve yoğun olarak yukarıda bahsettiğimiz gibi yaşamı kolaylaştırıcı ve iş dünyasını hızlandırıcı faydaları üzerine kullanılıyor.

Yazının devamı...

Delilik Cesaretin Neresinde?

19 Haziran 2019

Cesaret ile delilik arasında ince bir çizgi var demeyeceğim. Cesaret ve deliliği kıyaslayarak, çok önemli benzerlik ve farklar üzerine, hayatı nasıl yaşamak gerektiğini, yine fısıldamaktır niyetim. Nihayetinde, cesaret ve deliliği ruhunda coşturarak yaşayan bu kadından da dinlemek gerekir diyelim:)

Cesaret ve deliliğin en sevdiğim benzer yanı, ikisinde de pişmanlık diye bir duygunun hiç olmayışıdır. Türkçe diline aykırı hareket ederek “pişmanlıksızlık” demek istiyorum. Bu sonuç her ikisinde de aynı olsa da, sonuca giden sürecin içeriği farklıdır elbetteki. Deli olunca, eylemin bilinci olmadığından gelir tabi bu pişmanlıksızlık; cesarette ise cesaretin doldurulabildiği kalbin gücünden gelir mağrur duruş ve pişman olmayış. Cesaret ile atılmış adımlarda, bilincin yerindeliği her durum için tartışılsa da, kalbin bir istekten dolayı insanı durduramayışıdır cesaret hali. Ha tabi, kalbi durdurmasa da kalbini hiç dinlemeyen insanlar tanıdım çokça ve çok kere hayatın tadından “eksik anılarıyla”.

Bir ananın dokuz ay karnında taşıyarak dünyaya getirme cesaretinde bulunduğu insanın bizzat kendisidir, doğduğu hayatı yaşamak istediğinden daha azına mahkum eden. Bir de burada yaşamak istediği hayatı hiç ruhunda duymayanlar, dinlemeyenler var ki, onlarla da yaşlandıklarında konuşalım derim. Zira sonradan anlarlar, hep sonradan ve “keşke” ile başlayarak dile dökülür cesaret, geçmişi getirme imkanı olmadan.

Deli olunca, yaptığın hareketin sonuçlarından sorumlu tutulamazsın ve zaten sorumluluk nedir onu da bildiğin yoktur. O yüzden, olmayan akıl ve bilinçsizlikle yaparsın, o an ne esiyorsa. Hayatın cesurları ise, yaptıklarının sorumluluğu kısmında sorumlu olduğu kişi olarak sadece kendini yazar tahtaya. Yani cesaretiyle yaşamaya karar vermişse insan, sadece kendine karşı sorumludur. Kendine saygı duymuş mudur, isteklerini dinlemiş midir, aklını sorgulamış ve kalbini hissedebilmiş midir ve yaptığı kendini tatmin etmiş midir, buna bakar. Cesareti seçmiş insan için sonuç önemli de değildir üstelik. İşte burası da tam delilik haliyle aynıdır. Deli olma halinde, bağırmanın ya da gülmenin sonucunda almak istediğin bir nihayet yoktur, sadece güler ya da bağırırsın ve zaten o, o an istediğin ve seni yapınca rahatlatacak olan şeydir. Cesareti de seçmiş isen, kalbinin arzu ettiği şey için cesurca adımlar atar, seçimler yapar ya da söylemlerde bulunursun ve sadece eylemin sana verdiği hazdır aldığın temel sonuç.

Delilik ve cesaret arasındaki en egosal (özgüven demeyi tercih ederim) fark ise, eylemin verdiği hazdan gelen “güçtür”. Deli olunca, eylemin sadece rahatlatıcı bir serbestliği hakimdir. Deli, yaptığı delilikten güç almayacaktır elbetteki. Cesareti seçmiş insan ise, cesaretiyle yaptığının sonucu her ne olursa olsun, kendini bu cesareti gösterebilmiş olmaktan dolayı güçlü hissedecektir (ki genelde elde edilmiş başarılı sonuçlarda mutluluk hakimdir ve bu dediğim olumsuz sonuçlar hali için geçerlidir:)). Çünkü yeryüzü cesaretiyle yaşamayanlarla doludur ve cesaret neredeyse nadir rastlanan yetidir. Yani, cesaretle yaşamak, yaşamanın tam olarak kendisidir.

Yine cesaret ve deliliğin en gülümseten benzerliği “alışkanlık” halidir. Deli olunca, genelde haz veren eylemler sıklık ve tekrar gösterir. Deli olan insan, ya hep güler ya hep bağırır ya ağlar ya dolaşır vs., genelde aynıdır işte. Çünkü rutine girmiştir, hazzı ya da duygusu. İşte bunun gibidir, cesareti bir kez tatmış bir insanın her konuda hemen cesaretini kuşanması. Çünkü o, cesaret gösterdiği vakaların sonundaki hazzı sevmiştir ve her zaman deli gibi gülümsemeyi bilir cesareti sonundaki başarısızlıklarına bile. Alışmak cesareti göstermekten daha kolaydır anlayacağınız:)

Cesaret ve deliliğin, kısıtlanma durumunda koşul ve kişilere gösterilen öfke hali benzerlik gösterse de, diğer insanlara duyulan “öfke” konusunda kısıtlanma haricinde farklılık vardır. Delilik halinde, diğer insanların çok akıllı ya da deli olmaları önemli değildir, ki yine diyeceğim zaten bunun analizi bile deli için söz konusu değildir. Cesareti yaşayan insanlar, cesaretsiz yaşayan insanlara karşı tahammülsüzdür ve öfkelenir. Üstelik, bunun için maruz kalmış olmaları da gerekmez. Bunun nedeni, cesur insanların yaşamanın ne demek olduğunu keşfetmeleri üzerine, insanların neden “yaşayan ölü taklidi” yaptıklarını düşünmeleridir.

Bir niyetine ulaşmak ya da bir niyet konusunda nihayeti almak üzere cesaretiyle yürüyen insanlar, niyetini göle çalıp ellerinde ömür saatleriyle bekleyenleri hiç anlamazlar.

Yazının devamı...

Neden Manipüle Edilirsin?

12 Haziran 2019

Genelde, insan doğası kendine yönelmiş eylemlerin sadece yöneltilmesi ve yöneltenin istemi üzerine algılarını geliştirir. İnsan bu ya, “manipüle ediliyorum”, “kandırılıyorum” gibi söylemlerle, hep olayın diğer muhatabının eylemleri ve davranışları üzerine kızgınlık, güven kaybı ya da üzüntü yaşar.

Oysa ki bu zamana kadar yazdığım her yazı ve her konuda dediğim gibi, ortada bulunan olaya iyi bakarak, kendinde olan tetikleyiciyi bulmak gerekir. Ha yok mu, o halde manipüle edenin niyetini sorgulama sırası işte o zaman gelir. Elbette ki hiçbir şey tetiklemese de manipülatif insanlarla karşılaşmak da mümkündür zira.

Peki nasıl olur bu tetikleyici durumlar ve manipülasyonlar?

Manipülatif insanlarla karşılaşmış olmayı ayrı tutmakla birlikte, bu yazıda, insanın genel doğasında manipülasyona açık olması ya da maruz kalmasının, zihinsel ve davranışsal tetikleyiciliğine bakmaktır niyetim.

İnsanın, nasıl ki beden sağlığı için gerekli özeni göstermesi ve bunun için sağlıklı beslenmesi yahut iyi uyuması gerekiyorsa; aynı oranda ruhsal sağlığına özen göstermesi beklenir. İşte tam olarak beden sağlığına özensizlikteki gibi, ruhsal gereksinimlerdeki eksikliklerimiz başımıza iş açıyor. Ama ben olayın başka noktasındayım tabi. Hani insan beslenmesine dikkat etmez ama bunun farkındadır ya, “ruhsal açıkların ve eksikliklerin de farkında olmalı” diyorum ben. Tam olarak meydana gelen olay, durum, üzüntü, her ne ise çoğunlukla yapılmayanı yapmanızı istiyorum: “Önce kendinize (1-ruhunuza 2-zihninize) bakın!”

İnsanız ve bu yüzden de hayat hangi yaşta olursak olalım bize hata yapma ihtimali ya da zarar görme ihtimali sunuyor. Ve daha önemlisi, hayat, hep yeniden her yeni gün ya da her yeni yaşta yine “öğren!” diyor. Öğrenmek için ise kitap okur gibi olanları ve en önce kendinizi okumanız gerekiyor. Gerçek anlamda kendinizi ve olanları analiz etmediğiniz her hikayenizde, bir kitabın arka kapağını okuyarak fikir sahip olmak kadar yetersiz kalıyor olursunuz. Ve işte ondan sonra “benim başıma hep bu geliyor” diyorsunuz. Neden mi? Hayat size öğretemediğini öğrenesiniz diye aynı dersi önünüze getirip duruyor.

Mesele temcit pilavında değil onu yiyen sizde yani!

Manipülasyon, zaten etkileme ve yönlendirme anlamına geldiğine göre, anlamını çözümlersek ilk sonucu alırız. Manipülasyon ediliyor iseniz etkileniyor ve yönlendiriliyorsunuzdur yani. “Peki insan nasıl etkilenir ya da yönlendirilir?” sorusunun cevabı basittir: Buna müsait ve meyillisinizdir. Manipülasyon, insanın açığından yakalar ve sızar. Ve bu herkeste farklı nokta da olabilir. Duygusal yönden ya da iş hayatından veya aile bağlarından gibi herhangi bir noktada zaafınız ya da zayıf bir yanınız; yani açık bir kapınız var demektir. Ve niyeti olanı buradan çeker ve manipülasyona uğramanıza siz sebep olursunuz genelde.

Yazının devamı...

Enerjiyle Neler Başarabilirsin?

22 Mayıs 2019

Birçok insan, şu enerji konusunu saçma buluyor belki de. Anlıyorum, ben de öyleydim eskiden. Ama gelin size yönetebileceğiniz enerjilerinizle neler yapabileceğinizi, çığır açacak biçimde anlatayım.

Önce zaten adını koymadığınız gerçek örneklerinizi sunayım da biraz daha cezbedeyim sizi:

Şu aklınıza geldiğinde gelen kişinin araması ya da olacak bir şeyin içinize doğmasından bambaşka gerçekler var hayatımızda. Akış sağlamak ve karşılığını almak sihrini vereceğime göre, bu kısmın gerçeklerini görelim.

İnsan ilişkilerinizde, örneğin kimi insanlara çok güvenirsiniz ya da size çok güvenirler. Bu güven konusu, insanların yaydığı enerjiyle mümkündür. Bazı insanlar bütünüyle berraktır ve herkes için güvenilir insan olurlar. Çünkü berrak olmaları ve güven duyulacak dürüstlükte olmaları aynı enerjiyi yayıyordur. Enerjinin yayılmasından kastım ise bunu diğer tarafın alma biçimidir. Yine, aynı şekilde bir insanın enerjisinde şüphe ya da sevgiyi hissetmek de böyledir.

Bir dostunuzun size söylemese de üzgün olduğunu hissetmeniz ya da sizden bir şey saklandığını anlamanız da böyledir. Bu aslında, insan canlısının bir an içinde ve bir bütün içinde karşılaştığı şeyleri süzgeçleme ve özümseme biçiminden gelir. Yani bir insan vardır karşınızda, size bir şeyler anlatıyordur ve siz gözünüzle ona bakar, kulağınızla duyar, kalbinizle hisseder, empati kurar ve zihninizle algılamaya çalışırsınız. Bedeniniz ve zihniniz bunu bir orkestra halinde tahlil eder. Beden ve zihninizin tahlili ise enerjilerin özümsenmesiyle gerçekleşir. Yani karşınızdaki insanın cümleleri kağıtlara yazılıp beyninize bir dosya halinde gönderilmiyor değil mi?

Hatta karşınızda oturan ve bir şeyler anlatan insanın, anlattıklarının aksine bir şey olduğunu misal sözlerinden değil hal ve tavırları, hatta belki enerjisinden anlarsınız (Enerjileri iyi yöneten, aldatıcı kişileri ayrı tutalım tabi). İşte zaten aslında, her ne oluyorsa olan değil, yaydığı enerji sonuç veriyordur. Eşinizin bir yanlışını görmemişsinizdir ama hissediyorsunuzdur bir şeylerin ters gittiğini, soğuduğunu, bağınızın koptuğunu vs. İşte gerçekte görmediğiniz, duymadığınız şeyler de içinize işliyordur. Bazen bunun örneği acı da oluyordur zaman zaman. Örneğin bir adamın ya da kadının sizi sevdiğini düşünmek isteseniz ya da döneceğini hissetmek isteseniz de içinizde bunun olmayacağı hissi vardır ya, işte o gerçek bir enerji akışının verdiği histir ve üzgünüm gerçektir çoğunlukla.

Peki hayatımızda birilerinin yaydığı enerjiyi anlıyorsak ve biz de yayıyorsak, bunu hangi emellerle, hangi biçimde yönetebilir, şekillendirebiliriz?

Anlatacaklarımı elbetteki kötü emellerinize alet etmeyiniz:) İyilikler için kullanılması dileğiyle anlatayım:

Yazının devamı...

İlişkilerde Eşleşme ve Uyum

15 Mayıs 2019

Evlilikler, ilişkiler ya da dostluklar; her neresi için okursanız okuyun, ince ince okuyun derim. Gelin insanların nasıl eşleştiğine, denkleştiğine, karşılaştığına, paylaştığına ve bağlarının koptuğuna ışık tutalım. Neden bu uyumlanma, uyumsuzluk ve kopuş?

Oldukça büyük bir laf etmeliyim: En yakın aile fertlerinin, ananın ya da babanın bile insanın hayatta vadesi, miladı ve misyonu vardır. Onların bile verecekleri ve evladın alacakları bellidir aslında. Bu alışverişteki eksikleri ise hayatın devamında başka hikayelerle yaşatır evren insana.

İnsan öğrenmesi gerekeni öğrenmedikçe, bir sarmal gibi öğretmek üzere gelen aynı hikayelerde yaşar öğrenmesi gerekeni. Tekerleme gibi oldu ama tüm gerçeği içinde taşıyan ve hatta ana fikri bir çırpıda aktaran cümlemdir belki de.

Bir adamı ya da kadını seversin misal, yaptıkların, yapmadıkların ve sana onun yaptıklarıyla yazılır hikaye. Her hikayenin kara kutusunda, her iki taraf için de bir olma nedeni saklıdır.

Peki neden eşleşir insan bir diğeriyle?<#comment><#comment>

Muhteşem bir evren matrisi içinde eşleşmeler oluşur yaşam boyu. Bir yanda ise her insanın zihin matrisi vardır, ve bu da evrenin matrisiyle iletişim halindedir. Biraz ütopik geliyor olabilir ama yeryüzüne ineceğim bekleyin, az biraz bilim kurgu tadında okuyarak sabredin derim.

İşte her birimizin zihin matrisinde alınmamış dersler, reddedişler, kayıp kazanç sistemine yüklenmiş kayıp ve kazanç kodları, mükafat sisteminde istek olarak kaydedilmiş bir mükafat ve dersleri alınan alınmayan anılar vardır ve her biri bir enerji yayar insandan evrene.

Yazının devamı...

Her Şeyi Kaybettiren: Ego

8 Mayıs 2019

Çokça kez yazılmış ve irdelenmiştir “ego” elbetteki. Ben de birçok yazımda hırsa, egoya ve kendini bilmemeye değinip durmuşumdur. Ancak bu kez, gerçekten korkunç seviyeye ulaşan egonun bilinmezliğini ve kaybettirdiklerini bambaşka bir fırtınayla estirmek istedim.

Sona yazılacak ağır sözü başa yazarak başlamak belki daha etkili olacak bu sefer: Egonuz ruhunuzu tamamen sarmış ve sizi ele geçirmişse, artık dostlarınız size karşı sadece “susacaklar”. Asla düzeltmeyecekler ve siz gerçeğinizi duyamayacaksınız.

Benim için çok acı bir noktadır bu esasen. Tersten gidiyoruz madem, anlatalım. Düşünün bir; dost dediğin hata yaptığında uyarır, düştüğünde kaldırır, karıştığında toparlar. Ama egon seni ele geçirmişse ve bunu dostun fark etmişse sana artık hiçbir şey söyleyemeyecektir. Yani bindiğin o yanlış kayıkla, kayalara çarpa çarpa ama anlamaya anlamaya yüzeceksin. Hata yapmamak ve kendini doğruluğun içinde güvende hissetmek isteyen insanlar için, bu gerçeklik bana olduğu gibi ağır gelecek olmalı.

Bakın normal bir egodan yahut ortalamanın biraz üzerine çıkmış egodan bahsetmiyorum. Hatta gelin bir kategoriyi daha ayıralım. İnsanların bazı eksiklikleri ya da kendilerinde eksilen duyguları üzerine egoları zedelenir. Bu zedelenmiş egoları ile de sadece kendilerini vururlar. Yani örnek vermek gerekirse, bir ilişkide terkedilen biri zedelenen egosu yüzünden yeni flörtlerde üstün davranışlar sergileyebilir. Bu spesifik kırılan egoların yansımaları ve arızaları olağan ve geçicidir. Ben burada “Egozede” derken, gerçek anlamda saçından tırnağına, işinden her tülü ilişkisine kadar egosuna bulanmış insandan bahsediyor olacağım.

Egonun ruhu sarmasının hemen ardından insanın doğasında değişkenlikler olur. Her insanın içinde iyi ve kötü bütün detaylar var olduğuna göre değişkenliğinde buralarda olduğunu anlarız. İşte tam da bu nokta da şunu söyleyebiliriz: Ego sarmışsa ruhu, artık kalp kirlenir, zihin bilinçsizce düşmanlaşır ve kötü ne varsa meydana çıkar.

Ne acı ki; Egozede insan ise bu olanların asla farkında değildir. Farkında olmayan bu insanı da kimse fark ettirmeye çalışmaz. Çünkü tam olarak buna da o ego engel koyar artık. Akıl sağlığını yitirmek gibidir, hala akıllı sanması gibidir kaybedenin. Düşünün ki karşınızda çok kötü bir insan var ve kesin olarak iyi olduğundan emin. Üstelik size de iyilik taslıyor. Asla onu kötü olduğuna ikna etmek istemez hatta bunun bahsini bile yapmazsınız. İşte ruhunu egosuna teslim etmiş insan yeryüzünün bu yönüyle en acınası batağına sağlanmıştır.

Egozede insan kaybettiklerini de anlamaz. Kendini kaybetmesi ya da kendi egosunu bilmesi bir yana, hayatta kaybettiklerini de anlamaz. Anlamamakla da kalmaz, yine aynı egosuyla bu kayıpları bambaşka yorumlar. Ne bileyim karşısındaki alınganlık yapmıştır, eziktir, egoludur vs. olan olmayan ne varsa karşısındaki insanlara yükler olumsuzlukları.

Egozede insan en sık ve en çok dostlarını kaybeder. Aile bağları da zayıftır genel olarak. Hayatın olağan akışında, ego bu ya, kendilerini nasıl görüyorlarsa öyle de gösterirler ve bu yüzden yeni tanışmalarda yahut kısa süreli tanışıklıklarda sevilir, beğenilirler. Ruhlarını saran ego o kadar güçlüdür ki; bir süre etrafındakileri de etkisi altına alır ve yaratılmak istenen algıya ulaşılır. Ancak Egozede insan egosuyla kendini iyi satmış olsa da bir süre sonra ona kaybettiren şey de yine aynı egosu olacaktır.

Yazının devamı...

Aşkın Kanunu Var mı?

24 Nisan 2019

Hukukun her şeyiyle bağdaştırırım ben hayatı. Ee bir yanım Avukat bir yanın yaşam sözcüsü olunca. Hep denir de “Aşkın Kanunu” var mı ve hayatın hukuku nedir, bir de benden dinleyin.

Özgürlüklerimiz parsellerimiz gibidir, çubuklarla çevrilip kadastrosu yapılmıştır hani. Müdahale olursa, “men edebiliriz” özgürlük parselimize kastedenleri. Ama yan parseller vardır mesela ailemiz, sevdiklerimiz gibi. Geçit hakkı vardır, elektriğini suyunu senden ona ondan sana geçsin diye. Birleşiktir çizgilerin, bağ vardır çünkü.

İcaba davet vardır ya hani hukukta ama gerçek hayatta da “davete icabet etmek gerekir”; işte öyledir flörtlerimiz, sabırsızlıklarımız ve tüm aceleciliklerimiz. İstediğimizi versin isteriz hayat; o gelsin, sevsin, peşimizden koşsun, af dilesin, alttan alsın. Ama icaba davet etmeyi unuturuz, egomuz ve gururumuz yapıcı olmanın hep engeli olur, yazdığı kanuna uymayan kanunkoyucu oluruz, unuturuz işte vazifeleri.

Bazen tasarlayarak yaşarız; intikam alırız, hırsımızı öfkemizi çıkarır, can yakarız. Üstelik çok sıkı sıkıya azmetmişsek ve hırsa dönüşmüşse mesele, artık evdeki hesap da çarşıya uymayacaktır mesela. Sonu hüsrandır baskılanmış her şeyin. Çünkü istediğin bir şeye veya bir isteğe saldırgan seviyede bağlandıysan ve aksi için hayal kırıklığı olacak kadar tahrik etmişsen kendini o işe, ipin ucu kaçacaktır kesin ve soykırım gibidir kendine suçun, hükmün ise ruhkırım.

Kadınsan mesela, kesin erkeğin iradesini sakatlıyorsundur punduna getirerek. Tespit etmek lazım, adama o sözü söylettiğinde temyiz kudreti yerinde miydi diye? Mutlaka yönlendire yıprata doğallığını bozmuşsundur adamın ya da akli melekelerini titretmişsindir meşruiyetsizce kıskançlık denetiminden. Ha tam bunu demişken, siz erkekler varsa hayatınızda bir kadın, ebediyen adli kontrol gibidir “dişil kontrol” hükmünüz bilirim. Şeklini bilemem, imza mı atarsın şehir dışı yasağı mı vardır, kamusal görevler mi bilemem ama ebediyeti vardır ebediyse varlığınız onu diyebilirim:)

İşe iade gibidir diğer tüm küslüklere kıyasla aşk ya da evlilikte barışmak. Öyle kolay mı “hadi devam” demek. Neredeyse 1 yıllık maaş ödüyorken işveren, gönül verecek olanın barışmak için kaç fırın ekmek yemesi gerektiğini bir de sen düşün. Oysaki daha dün “bir dönse, boynuna atlarım” diyen biz değilmişiz gibi. Deliler gibi acı çeken halimizi unutuverir, egomuzdan vazgeçip iyi halden affetmeyi bilmeyiz velhasıl. Ne kadar güzel olurdu çocuk gibi kalmak. Az önce küsüp birazdan oyun oynarken kendiliğinden barışmak gibi; ne güzel olurdu sakin, egosuz ve masum kalsak!

Aşkın siber suçu boldur kesinlikle, neler gördü bu gözler neler duydu bu kulaklar… Adeta sürekli devriyeye çıkar kıskanç olan. Elinde olsa çip takar evet, her türlü denetimi elinde bulundurmak için. Oysaki ne kadar güzel güvenirdik eskiden. Çağlar hızlı atlayınca demek ki, çağlaya çağlaya büyüttü şüpheyi insan. Ne bileyim, güvenmediğim yerde güvensizliği ispat yerine huzuru seçerdim ben olsam. Story açtı mı, en son kimi ekledi, beğendi-beğenmedi, çevrimiçi oldu yazmadı, görüntülü aramayı açmadı ve dahi telefonu çekmedi… Feyki bol keyfi azdır kripto aşkın, vazgeçin.

İftira gibidir olmadık korkular yaratmak. Ne zaman hangi kanallardan dolaştın da hiçbir gerçekliği olmayan o korkuyu kodladın zihnine kim bilir? Ruha aykırıdır, mesnetsiz korkularla yaşamak! Tek bir tedavisi vardır:

Yazının devamı...