Sevme Korkusu

7 Ağustos 2019

Herkes Leyla olmak peşindedir. Kimse Mecnun’un çilesine katlanmayı göze almaz zira! Bilirler ki Leyla olmak sevilmenin en güzelidir ama kimse Mecnun’un mücadelesindeki hazzı bilemez mesela...

Her şey daha kolay akmaya başlayınca hayatta, her alan savaşsız kaldı sanki. Savaşmadan sevişmek istiyor Dünya. Sevmekten önce sevilmeyi garantilemek, sevileceğinden eminse sevmek, karşılık bulacağı garantiyse yürümek, bırakmayacağını söylerseler elini tutmak gibi şartlı sevdalar revaşta.

Çoğunun buna sebep kalp yorgunluğu ve kırgınlığı var elbet, anlarım. Ama çocukken düşünce annemize gidip “ben düştüm, olmamışım yürütmeyin beni, geri gönderin hatta” demediysek ve emeklemekle yürümek arasındaki o zorlu mücadeleyi o minnoş ayaklarımızla sürdürdüysek eğer, sevda yorgunu kalbi tekrar sevgiyle kavuşturmak da yaşamaya dair, unutmamalıyız.

İlişkilere yüklediğimiz “emek” kavramının aynısını da o halde hayata da yüklemek gerekmez mi? Mesela “ben az düşüp yürümeye çalışmadım çocukken, gazımı bile çıkarmaya muhtaç oldum, ağladım ve güldüm, sevildim ve sevilmedim ama büyüdüm” diyebilmek gerekmez mi? Ve daha anlamlı değil midir cenininden erginine yol kat etmiş varlığımıza “yürü” demek! (Günümüz yürümesinden bahsetmiyoruz tabi:) )

Sevmek ne zaman korkulacak bir hal aldı, milat sayalım. Ne oldu, nasıl oldu, bulup düzeltelim. Bir tökezleme sonrası nasıl “vazgeçilir bir nesne” vasfını edindi? Kalbin duyacağı his, ne zaman aklın söyleyeceği bir ultimatom oldu?

Vazgeçin aklınızı kalbinizin amiri kılmaktan. Vazgeçin sevgiye şart koymaktan. Vazgeçin kriterler belirlemek ve mantıkla uyum aramaktan. Vazgeçin önce sevilme çabasından.

Varsa karşınızda böyle biri, ondan da vazgeçin hatta. Zira sevmenin güzeli "karşılıklı şartsız" olan ve "karşılık aranmaksızın" kalben duyulandır. Dikkat edin iki aykırı duruma. Hem karşılıklı şart koşulmayan olmalı hem de karşılık beklemeden hissedilmelidir gerçek bir duygu.

Bardakta şekil almaz sevda, terazide tartılmaz, veresiyesi olmaz ve paktı imzalanmaz yolun başında.

Yazının devamı...

Kuralsız Yaşama Kuralı

31 Temmuz 2019

Her nerede, kiminle, nasıl ve hangi şartlarda yaşıyorsak yaşayalım, o yaşam şeklinin biçilmiş kuralları vardı, bize içten ya da dıştan dayatılan. En özgürümüzün bile içten içe bunlara boyun eğdiği ise bir başka gerçeklikti hatta.

İstemesek de reddetsek ya da yanlış bulsak da mayamıza işlemiş kaideler, içimizden dışımıza ses verir: “Bu yaptığın, düşündüğün… yine de yanlış”

Belki bunu en iyi, kendimi masaya koyup örneklendirerek anlatabilirdim. Ki haydi öyle yapalım: İçimde deli özgür bir varlık olsa da içten gelen kaide seslerine kapıldığım doğrudur. Üstelik her konuda olabildiğince bir kural vardı etrafımda. Avukattım, öyle fotoğraflar çekilmemeli, koymamalı, çok kahkaha ile gülmemeli ve en önemlisi stiletto giymeliydim duruşmalara giderken. Grantuvalet giyinmek mesleğin etiğiydi adeta. Ofiste mizah videosu çekip instagrama attığımda, aldığım eleştirinin kilosunu bir ben ölçebilirdim mesela:)

Çıktığım yolculukta, yazdığım kitaptan bu köşeye yazdığım konulara ve dahi dağıttığım şifaya kadar saçma gelmişti çoğu insana. Üstelik “avukatlık mesleği” tanrının kutsal saydığı bir meslek gibi geliyordu insanlara. Şöyle gibi: Bu denli kutsal bir meslek bileziğini koluma takmışsam, köşe yazısı yazmak yanlış ve tü kaka bir durumdu. Yani iki seçenek var da ben yanlışı seçmişim gibi. Takipçilerime gönülden yardım ediyorken, bunun bir maliyeti olması ve ticarete dökmem gerekliliği devreye girdi daha sonra. Ardından özgürlüğü iliklerime kadar hissedip öyle yaşamaya başlayınca, sanki “saygınlığımı yitirmiştim” bu kaideli insanların gözünde. Çünkü her nasılsa onlara göre “Avukatlık” ile saygınlık kazanmıştım ve bu dünyayı yönetmek kadar vazgeçilmez bir vasıftı bu da:)

Çektiğim videoları koymaya karar verebilmem bile aylarımı aldı. Kitaplarımı yazdığım halde yayınevine ilk kez gönderişim, yazdığımdan bir buçuk yıl sonraya tekabül etti. Zira hayatımı yazmıştım ve okunmasının saygınlığıma gölgesi beni de içten içe zehirlemişti.

Günün birinde vazgeçtim içimdeki sessiz söylenen sesi yok saymaktan. Önce onu var kabul ettim. Ardından bilerek, bile bile ve bile isteye seçtim bilakis ona karşı olan bu yolu.

O yüzden “kuralsız yaşamak” bu evrenin en şahane eylemi. Tek sakil mutluluk ve yegane varoluş. Bir kere sahip olunca hiç kaybedilmeyen ve vazgeçilmeyen bir şehvet. Kuralsız yaşamak özgürlüğün beden bulmuş tek resmi. Ama yeryüzünün en zor işi.

Çünkü onun da bir kuralı var:

Yazının devamı...

Alaçatı'dan Hayata Notlar

24 Temmuz 2019

 

Madem yazın tam kavruk bölümündeyiz ve çoğunuz herhangi bir kıyıda ya da serin bir yerde bu yazıyı okuyor olacaksınız, ben de Alaçatı’dan size topladığım hayat notlarımı aktarayım.

Beni bilirsiniz, neredeyse yediğim lokmadan bir hikaye çıkarır, onu oradan alır hayata vurur, bir seyre oturturum evreni. Yine zamanın yakınında Alaçatı’ya değen gözlerim, bedenim tatil yapsa da gördüklerini kaydetmekten vazgeçmedi. Ve yazmadan yazı bitiremezdim:)

Dostlarımın yeni oteli sevimli bir teddy olmakla kalmayıp benim için hayata dair mesajları mühimdir. Onlarla gönülden samimiyetin ne demek olduğunu anlatmak, birçok hikayeden daha kolaydır benim için. Çünkü deli tarafımı bildiklerinden, yazın ortasında aniden gitme kararıma tebessümle ama her türlü çabayla karşılık verirler. Ben onlara “lobideki koltukta da yatarım sorun değil” derim, onlar bana en iyi odayı ayarlamaya çalışırlar. Bütün beach ve mekanları bilip, senin karakterine ve arzuna göre senden önce rezervasyon ve planları yapan Ali Ejder herkese lazımdır bu yüzden, evet:) İşte bu güzelliklerin cümlesi net ve tektir: “Sen kalbini nasıl açarsan, kalbine aynı karşılığı alırsın” Benim aidiyetim ve samimiyetimin sonucudur aldığım. Ve sadece benden değildir elbetteki; onların aile olma niyeti ve söze dökülen güzel kalpleridir karşılığı veren.

Ama beklentisiz, talepsiz ve gönülden birlikte olmak niyetinde olursan mutlu yaşarsın işte; bunu yapmadığın her yerde eksik kalırsın. Ellerinizdeki tuşlarla her şeyi eleştirmek ve değerlendirmek üzere yaşıyor gibi bakarsanız her mekana, her kişiye ve dahi yattığınız yastığa, umarsızca ve keyifle uyumayı becerebilmeyi unutursunuz. Kuralsız bakmak gerekir kuralsızca yaşayabilmek için. Ve kuralsızca insan sevmek lazım ki kalbin kadar sevilesin.

Hayata dair derslerinden ceplerim aşağı sarkarak döndüğüm Alaçatı’dan sonra, hasta yatmamın sebebi de güzel insanların sunduğu güzelliklerden uykusuz kalmaktı kuşkusuz. Yurtta kalan öğrencinin kapanış saatinde yurda dönmesi gibi, her akşamı Disco Alaçatı’da nihayetlendirmem de ondandı. Klimadan sakınmak, sahneyi görmek diye diye neredeyse her masasında özgürce dolaşabilmek ve her noktasında memnun edilmek, evimde kendime sağlayamadığım konfordu, bu da kesin:) Sinan’ın bu özel dostluğunu kazanarak dönmek, iskeleden sürekli muzurca denize atlamak gibiydi. Karşılıksız biçimde sadece mutlu etmenin mutluluğunu yaşayan bu güzel insanı bulunca, delice sevinesim geldiğini belirtmeliyim. Onu şöyle hayal et: Sen bir şarkının arasında bir yerden bahsedersin, o gelir “ayarladım” der. Ertesi gün yurt müdürü gibi “yoklamada yoksunuz, gelin” der ve sen tütsülenmiş gibi ellerin havada Disco’ya koşarsın:)

Ha zaten, İstanbul’da dinlemem yetmez, benim bal sesli dostum Ayla Balyemez’i şarkısı gibi aşkla, “aşk olsun” diye diye ve bir de arkadaşım Güntaçthis’i “öyle demek istemedim” dese de, onlar için her yere giderim, bu da ayrı. “Cehenneme gideceksek güzel sesli sanatçılarla aynı yere düşelim” diye dilek tutsak yeridir yani.

Sadece hizmet almışsın da onlar figüran sen esas aktörsün gibi insanları görmezden gelmezsen eğer, saygıyı kucak kucak alırsın aslında. Böyle olduğum içindir, sohbeti ve saygıyı esirgemediğim her bir temasın üzerine, insanların tatilden sonra arayarak hatır sorması ve yolun bir daha düşmesinden önce saygısını masaya koyması.

Yazının devamı...

Sosyal Medya Bizi Bozdu mu?

26 Haziran 2019

Hepimiz biliyoruz ki çok hızlı giriş yaşadık sanal dünyanın sarmalına. Bir an için durup düşündüğümde, kaç zaman ya da kaç yıl olmuştu diyorum, sanki böyle doğmuşuzcasına…

Para transferlerimizi yahut iş yazışmalarımızı bir sanal araç üzerine gerçekleştirirken, bize zaman kazancının olması alkışlanmaya değer gelmişti, ki keza halen daha öyledir bu kısmı için. Birçok kez yüz yüze görüşmeye gerek kalmadı ve artık dakikalar ya da saatler süren yolculuklar yaparak bir işi neticelendirmeye çalışmak yerine peş peşe e-posta yazışması ile işleri halleder hale geldik. Bazen aylarca iş konuştuğumuz ve iş yaptığımız insanları belki de hiç görmedik ve tabi ufacık bir profil fotoğrafını görmedi isek.

Sanal dünyanın getirdiklerini elbette ki yabana atmayacak ve fakat burada onları methetmeyeceğim. Bana düşen, sanal dünyanın fayda alanından çıkıp zehirlenen benliklerimizi kaleme almak olacaktır bu yazıda. Neticede benliğimize sunulan bu şahane güzellik, içinde zehrini de taşıyordu; belki kimimiz yakalandık, kimimiz ise belki o elmayı daha hiç ısırmadık.

Bize teknolojinin ilk geldiği zamanları hatırlar mısınız bilmem. 90’lı yılların sonlarına doğru Bilgisayar Eğitim Sertifikası almak üzere kursa gitmiştim. Önümüzde şimdi görsem gözlerimin dolacağı eski kasa makineler vardı. Eğitim, siyah bir ekran üzerine kuruluydu. Birtakım kodlar yazıp cevap alıyorduk. Şimdi ne olduklarını hatırlamasam da pek de mühim olmadıklarını kesinlikle söyleyebilirim. Hele ki internetin dahi olmadığı o bilgisayarlarda renkli harflerle isimlerimizi oynatıp ekran arayüzünde onun oynamasını izlemek eğitimi tamamlamış gibi bir his uyandırıyordu, düşünün. Ondan sonra çevirmeli internet bağlantıları ile başladık ufak ufak. Çok değil, gerçekten de her biriniz hatırlarsınız böyle ceviz kırmak için bile kullanabileceğiniz takoz telefonlarımız vardı, çağrı atmak üzere kurulu sanal iletişim dünyamızda. İşte tam bu noktadan sonrası ile bugünün arasındaki kronolojiyi yok sayıyorum adeta.

Peki dejenere mi olduk?

Dejenere olmak, bir toplum olarak kendiliğinden olan bir şey değildir. Yayılma ile başlayan bu eylemde yayılmanın hızı, toplumu oluşturan kişilerin kalıbını hızlı değiştirebilmesi ve yeni bir kalıba hemen uyum sağlayabilmesinden gelir. Dünyanın her bir yanında aynı zamanlarda (ve ki birçoğunda çok daha önce) girilen sanal dünyanın, hangi toplumları çok daha hızlı dejenere ettiğini irdeleyecek olur isek, teknolojinin doğum yeri sayılacak ülkelerdeki toplumlarda (örneğin Çin veya Japonya gibi ülkelerde) teknoloji ve sanal dünya, gerçek anlamında ve yoğun olarak yukarıda bahsettiğimiz gibi yaşamı kolaylaştırıcı ve iş dünyasını hızlandırıcı faydaları üzerine kullanılıyor.

Yazının devamı...

Delilik Cesaretin Neresinde?

19 Haziran 2019

Cesaret ile delilik arasında ince bir çizgi var demeyeceğim. Cesaret ve deliliği kıyaslayarak, çok önemli benzerlik ve farklar üzerine, hayatı nasıl yaşamak gerektiğini, yine fısıldamaktır niyetim. Nihayetinde, cesaret ve deliliği ruhunda coşturarak yaşayan bu kadından da dinlemek gerekir diyelim:)

Cesaret ve deliliğin en sevdiğim benzer yanı, ikisinde de pişmanlık diye bir duygunun hiç olmayışıdır. Türkçe diline aykırı hareket ederek “pişmanlıksızlık” demek istiyorum. Bu sonuç her ikisinde de aynı olsa da, sonuca giden sürecin içeriği farklıdır elbetteki. Deli olunca, eylemin bilinci olmadığından gelir tabi bu pişmanlıksızlık; cesarette ise cesaretin doldurulabildiği kalbin gücünden gelir mağrur duruş ve pişman olmayış. Cesaret ile atılmış adımlarda, bilincin yerindeliği her durum için tartışılsa da, kalbin bir istekten dolayı insanı durduramayışıdır cesaret hali. Ha tabi, kalbi durdurmasa da kalbini hiç dinlemeyen insanlar tanıdım çokça ve çok kere hayatın tadından “eksik anılarıyla”.

Bir ananın dokuz ay karnında taşıyarak dünyaya getirme cesaretinde bulunduğu insanın bizzat kendisidir, doğduğu hayatı yaşamak istediğinden daha azına mahkum eden. Bir de burada yaşamak istediği hayatı hiç ruhunda duymayanlar, dinlemeyenler var ki, onlarla da yaşlandıklarında konuşalım derim. Zira sonradan anlarlar, hep sonradan ve “keşke” ile başlayarak dile dökülür cesaret, geçmişi getirme imkanı olmadan.

Deli olunca, yaptığın hareketin sonuçlarından sorumlu tutulamazsın ve zaten sorumluluk nedir onu da bildiğin yoktur. O yüzden, olmayan akıl ve bilinçsizlikle yaparsın, o an ne esiyorsa. Hayatın cesurları ise, yaptıklarının sorumluluğu kısmında sorumlu olduğu kişi olarak sadece kendini yazar tahtaya. Yani cesaretiyle yaşamaya karar vermişse insan, sadece kendine karşı sorumludur. Kendine saygı duymuş mudur, isteklerini dinlemiş midir, aklını sorgulamış ve kalbini hissedebilmiş midir ve yaptığı kendini tatmin etmiş midir, buna bakar. Cesareti seçmiş insan için sonuç önemli de değildir üstelik. İşte burası da tam delilik haliyle aynıdır. Deli olma halinde, bağırmanın ya da gülmenin sonucunda almak istediğin bir nihayet yoktur, sadece güler ya da bağırırsın ve zaten o, o an istediğin ve seni yapınca rahatlatacak olan şeydir. Cesareti de seçmiş isen, kalbinin arzu ettiği şey için cesurca adımlar atar, seçimler yapar ya da söylemlerde bulunursun ve sadece eylemin sana verdiği hazdır aldığın temel sonuç.

Delilik ve cesaret arasındaki en egosal (özgüven demeyi tercih ederim) fark ise, eylemin verdiği hazdan gelen “güçtür”. Deli olunca, eylemin sadece rahatlatıcı bir serbestliği hakimdir. Deli, yaptığı delilikten güç almayacaktır elbetteki. Cesareti seçmiş insan ise, cesaretiyle yaptığının sonucu her ne olursa olsun, kendini bu cesareti gösterebilmiş olmaktan dolayı güçlü hissedecektir (ki genelde elde edilmiş başarılı sonuçlarda mutluluk hakimdir ve bu dediğim olumsuz sonuçlar hali için geçerlidir:)). Çünkü yeryüzü cesaretiyle yaşamayanlarla doludur ve cesaret neredeyse nadir rastlanan yetidir. Yani, cesaretle yaşamak, yaşamanın tam olarak kendisidir.

Yine cesaret ve deliliğin en gülümseten benzerliği “alışkanlık” halidir. Deli olunca, genelde haz veren eylemler sıklık ve tekrar gösterir. Deli olan insan, ya hep güler ya hep bağırır ya ağlar ya dolaşır vs., genelde aynıdır işte. Çünkü rutine girmiştir, hazzı ya da duygusu. İşte bunun gibidir, cesareti bir kez tatmış bir insanın her konuda hemen cesaretini kuşanması. Çünkü o, cesaret gösterdiği vakaların sonundaki hazzı sevmiştir ve her zaman deli gibi gülümsemeyi bilir cesareti sonundaki başarısızlıklarına bile. Alışmak cesareti göstermekten daha kolaydır anlayacağınız:)

Cesaret ve deliliğin, kısıtlanma durumunda koşul ve kişilere gösterilen öfke hali benzerlik gösterse de, diğer insanlara duyulan “öfke” konusunda kısıtlanma haricinde farklılık vardır. Delilik halinde, diğer insanların çok akıllı ya da deli olmaları önemli değildir, ki yine diyeceğim zaten bunun analizi bile deli için söz konusu değildir. Cesareti yaşayan insanlar, cesaretsiz yaşayan insanlara karşı tahammülsüzdür ve öfkelenir. Üstelik, bunun için maruz kalmış olmaları da gerekmez. Bunun nedeni, cesur insanların yaşamanın ne demek olduğunu keşfetmeleri üzerine, insanların neden “yaşayan ölü taklidi” yaptıklarını düşünmeleridir.

Bir niyetine ulaşmak ya da bir niyet konusunda nihayeti almak üzere cesaretiyle yürüyen insanlar, niyetini göle çalıp ellerinde ömür saatleriyle bekleyenleri hiç anlamazlar.

Yazının devamı...

Neden Manipüle Edilirsin?

12 Haziran 2019

Genelde, insan doğası kendine yönelmiş eylemlerin sadece yöneltilmesi ve yöneltenin istemi üzerine algılarını geliştirir. İnsan bu ya, “manipüle ediliyorum”, “kandırılıyorum” gibi söylemlerle, hep olayın diğer muhatabının eylemleri ve davranışları üzerine kızgınlık, güven kaybı ya da üzüntü yaşar.

Oysa ki bu zamana kadar yazdığım her yazı ve her konuda dediğim gibi, ortada bulunan olaya iyi bakarak, kendinde olan tetikleyiciyi bulmak gerekir. Ha yok mu, o halde manipüle edenin niyetini sorgulama sırası işte o zaman gelir. Elbette ki hiçbir şey tetiklemese de manipülatif insanlarla karşılaşmak da mümkündür zira.

Peki nasıl olur bu tetikleyici durumlar ve manipülasyonlar?

Manipülatif insanlarla karşılaşmış olmayı ayrı tutmakla birlikte, bu yazıda, insanın genel doğasında manipülasyona açık olması ya da maruz kalmasının, zihinsel ve davranışsal tetikleyiciliğine bakmaktır niyetim.

İnsanın, nasıl ki beden sağlığı için gerekli özeni göstermesi ve bunun için sağlıklı beslenmesi yahut iyi uyuması gerekiyorsa; aynı oranda ruhsal sağlığına özen göstermesi beklenir. İşte tam olarak beden sağlığına özensizlikteki gibi, ruhsal gereksinimlerdeki eksikliklerimiz başımıza iş açıyor. Ama ben olayın başka noktasındayım tabi. Hani insan beslenmesine dikkat etmez ama bunun farkındadır ya, “ruhsal açıkların ve eksikliklerin de farkında olmalı” diyorum ben. Tam olarak meydana gelen olay, durum, üzüntü, her ne ise çoğunlukla yapılmayanı yapmanızı istiyorum: “Önce kendinize (1-ruhunuza 2-zihninize) bakın!”

İnsanız ve bu yüzden de hayat hangi yaşta olursak olalım bize hata yapma ihtimali ya da zarar görme ihtimali sunuyor. Ve daha önemlisi, hayat, hep yeniden her yeni gün ya da her yeni yaşta yine “öğren!” diyor. Öğrenmek için ise kitap okur gibi olanları ve en önce kendinizi okumanız gerekiyor. Gerçek anlamda kendinizi ve olanları analiz etmediğiniz her hikayenizde, bir kitabın arka kapağını okuyarak fikir sahip olmak kadar yetersiz kalıyor olursunuz. Ve işte ondan sonra “benim başıma hep bu geliyor” diyorsunuz. Neden mi? Hayat size öğretemediğini öğrenesiniz diye aynı dersi önünüze getirip duruyor.

Mesele temcit pilavında değil onu yiyen sizde yani!

Manipülasyon, zaten etkileme ve yönlendirme anlamına geldiğine göre, anlamını çözümlersek ilk sonucu alırız. Manipülasyon ediliyor iseniz etkileniyor ve yönlendiriliyorsunuzdur yani. “Peki insan nasıl etkilenir ya da yönlendirilir?” sorusunun cevabı basittir: Buna müsait ve meyillisinizdir. Manipülasyon, insanın açığından yakalar ve sızar. Ve bu herkeste farklı nokta da olabilir. Duygusal yönden ya da iş hayatından veya aile bağlarından gibi herhangi bir noktada zaafınız ya da zayıf bir yanınız; yani açık bir kapınız var demektir. Ve niyeti olanı buradan çeker ve manipülasyona uğramanıza siz sebep olursunuz genelde.

Yazının devamı...

Enerjiyle Neler Başarabilirsin?

22 Mayıs 2019

Birçok insan, şu enerji konusunu saçma buluyor belki de. Anlıyorum, ben de öyleydim eskiden. Ama gelin size yönetebileceğiniz enerjilerinizle neler yapabileceğinizi, çığır açacak biçimde anlatayım.

Önce zaten adını koymadığınız gerçek örneklerinizi sunayım da biraz daha cezbedeyim sizi:

Şu aklınıza geldiğinde gelen kişinin araması ya da olacak bir şeyin içinize doğmasından bambaşka gerçekler var hayatımızda. Akış sağlamak ve karşılığını almak sihrini vereceğime göre, bu kısmın gerçeklerini görelim.

İnsan ilişkilerinizde, örneğin kimi insanlara çok güvenirsiniz ya da size çok güvenirler. Bu güven konusu, insanların yaydığı enerjiyle mümkündür. Bazı insanlar bütünüyle berraktır ve herkes için güvenilir insan olurlar. Çünkü berrak olmaları ve güven duyulacak dürüstlükte olmaları aynı enerjiyi yayıyordur. Enerjinin yayılmasından kastım ise bunu diğer tarafın alma biçimidir. Yine, aynı şekilde bir insanın enerjisinde şüphe ya da sevgiyi hissetmek de böyledir.

Bir dostunuzun size söylemese de üzgün olduğunu hissetmeniz ya da sizden bir şey saklandığını anlamanız da böyledir. Bu aslında, insan canlısının bir an içinde ve bir bütün içinde karşılaştığı şeyleri süzgeçleme ve özümseme biçiminden gelir. Yani bir insan vardır karşınızda, size bir şeyler anlatıyordur ve siz gözünüzle ona bakar, kulağınızla duyar, kalbinizle hisseder, empati kurar ve zihninizle algılamaya çalışırsınız. Bedeniniz ve zihniniz bunu bir orkestra halinde tahlil eder. Beden ve zihninizin tahlili ise enerjilerin özümsenmesiyle gerçekleşir. Yani karşınızdaki insanın cümleleri kağıtlara yazılıp beyninize bir dosya halinde gönderilmiyor değil mi?

Hatta karşınızda oturan ve bir şeyler anlatan insanın, anlattıklarının aksine bir şey olduğunu misal sözlerinden değil hal ve tavırları, hatta belki enerjisinden anlarsınız (Enerjileri iyi yöneten, aldatıcı kişileri ayrı tutalım tabi). İşte zaten aslında, her ne oluyorsa olan değil, yaydığı enerji sonuç veriyordur. Eşinizin bir yanlışını görmemişsinizdir ama hissediyorsunuzdur bir şeylerin ters gittiğini, soğuduğunu, bağınızın koptuğunu vs. İşte gerçekte görmediğiniz, duymadığınız şeyler de içinize işliyordur. Bazen bunun örneği acı da oluyordur zaman zaman. Örneğin bir adamın ya da kadının sizi sevdiğini düşünmek isteseniz ya da döneceğini hissetmek isteseniz de içinizde bunun olmayacağı hissi vardır ya, işte o gerçek bir enerji akışının verdiği histir ve üzgünüm gerçektir çoğunlukla.

Peki hayatımızda birilerinin yaydığı enerjiyi anlıyorsak ve biz de yayıyorsak, bunu hangi emellerle, hangi biçimde yönetebilir, şekillendirebiliriz?

Anlatacaklarımı elbetteki kötü emellerinize alet etmeyiniz:) İyilikler için kullanılması dileğiyle anlatayım:

Yazının devamı...