Kürtlerin stratejik ortaklığı

21 Temmuz 2013

Gezi direnişi, Kürt siyasi hareketine iki önemli fırsat sundu: Toplumsal muhalefeti yaygınlaştırmak ve Kürtlerin siyasi taleplerini meşrulaştırmak. Yepyeni bir siyasal itirazın hiç umulmadık bir toplumsal tabandan doğması, Kürtlerin on yıllardır özleyip de bulamadığı bir siyasi ittifak olasılığını doğurdu. Bu itirazın, kent yönetimi ve çevre gibi yerinden yönetimin özüyle ilintili bir alandan doğması ise, BDP ve PKK’nın demokratik özerklik taleplerine toplumsal destek bulmalarına yol açtı. Hükümetin meşru demokratik talepler için sokağa çıkan göstericilerin üzerine kin ve hınçtan gözleri dönmüş polisleri salması ve meydanları barışçı gösterilere kapatması, BDP ve PKK’nın insan hakları taleplerinin daha geniş kitlelerce benimsenmesini sağladı.

Siyasi arka plan
Abdullah Öcalan’ın Newroz’da yaptığı dört Kürt konferansı çağrısına yanıt olarak 29-30 Haziran’da Brüksel’de düzenlenen Barış ve Demokrasi Konferansı, bu siyasi arka planın gölgesinde toplandı. Konferansın katılımcılar ve sonuç bildirgesi, Kürtlerin karşılarına çıkan siyasi fırsatı gördüğünü, Sünni, Türk ve muhafazakar çoğunluğun dışında kalan hemen her kesimin ise önümüzdeki süreçte Kürtlerin liderliğini benimsediğini gösterdi. Brüksel konferansının katılımcıları “Avrupa’da yaşayan Anadolu ve Mezopotamya kökenli” halklar olsa da, yine Öcalan’ın çağrısıyla yapılan Ankara konferansının katılımcıları ve sonuç bildirgesi, Türkiye’de yaşayan çeşitli halkların ve siyasi grupların da benzer bir ittifaka girdiğini gösteriyor.

Kader birliği hissi
Bu, KONGRAGEL Başkanı Remzi Kartal’ın Brüksel konferansının açılışında dile getirdiği gibi, “stratejik bir ortaklık.” Çoğulcu ve demokratik bir anayasa, herkes için özgürlük ve adalet talepleri etrafında ortaklaşan, mümkün olan en geniş toplumsal taban ile hükümet üzerinde azami siyasi baskı kurma stratejisi etrafında kurulan bir birliktelik. Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi boyunca egemen çoğunluk ve devlet eliyle gerçekleşen katliamlara, ayrımcılığa ve baskıya maruz kalmış olmanın Kürt, Ezidi, Laz, Rum, Ermeni, Alevi ve Süryanilerde uyandırdığı kader birliği hissi üzerine inşa edilen bir ortaklık.

Yazının devamı...

AB müzakerelerinin unutulan faslı: Sendikal haklar

14 Temmuz 2013

Türkiye ile AB arasında katılım müzakerelerinin başlamasının üzerinden yaklaşık sekiz sene geçti. Bu süreçte açılan fasıl sayısı 13. Geçen ay gerçekleşmesi beklenen bölgesel politikalar başlıklı 22. Faslın açılışı, hükümetin Gezi direnişine ilişkin tutumundan rahatsız olan Almanya’nın vetosu nedeniyle sonbahara ertelendi. Eğer 22. Fasıl açılırsa, 3 Ekim 2005’te başlayan katılım müzakereleri sürecinde toplam 34 faslın sadece 14’ü açılmış olacak.
Temmuz 2010’dan bu yana yeni bir fasıl açılmamış olması nedeniyle müzakereler üç senedir fiilen donmuş durumda. Türkiye’nin resmen tanımadığı Kıbrıs’a limanlarını ve hava sahasını açmayı reddetmesi, yeni başlıkların açılmasına engel oluyor. Nitekim AB Konseyi ve Kıbrıs’ın vetoları nedeniyle toplam 13 faslın açılması Kıbrıs meselesinin çözülmesine bağlanmış durumda. Öte yandan, henüz müzakereye açılmamış 21 başlığın arasında, üzerinde ne AB konseyinin, ne Fransa’nın ne de Kıbrıs’ın açılmasını engellediği , her an açılabilecek üç fasıl bulunuyor: rekabet politikası (8. Fasıl), kamu alımları (5. Fasıl), sosyal politika ve istihdam (19. Fasıl).

İstisnalar çok fazla
Brüksel’deki bir yetkilinin ifadesiyle “Türkiye tarafından tek taraflı olarak bloke edilen” bu üç faslın neden açılmamış olduğu, hükümete yönelik bir soru olarak önümüzde duruyor. Kamu alımları ve rekabet politikasına dair hükümet çevrelerince sıkça dile getirilen bir mazeret, bu fasılların ulusal ekonominin rekabet gücünü koruduğu, bütün aday ülkelerde de en son açılan fasıllar olduğu. Ancak, AB yetkilileri, 8. Fasıl ile 5. Faslın diğer aday ülkelerce en son açılan değil, en son kapanan fasıllar olduğunu belirterek Türkiye’nin bu savını çürütüyor. İhale yasasında çıkar çevrelerini koruyan çok fazla istisna olduğunu belirten Brüksel’deki yetkililer, savunma gibi hassas sektörler dışındakiler için getirilen istisnaların çok fazla olduğunu vurguluyor.
19. Faslın hikayesi ise çok farklı. Bu faslın açılması Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde henüz ele almadığı sendikal haklar ile yüzleşmesini gerektirecek. Oysa bunu ne hükümet, ne işverenler ne de sendikalar istiyor. AB, bu faslın açılması için Türkiye’nin yasal mevzuatını Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) standartları ile uyumlu hale getirmesini şart koşuyor. Bu standartların arasında toplu sözleşme hakkı, örgütlenme özgürlüğü ve grev hakkı bulunuyor. Oysa Türkiye’de kamu çalışanlarına grev hakkı tanınmış değil; bunu yasaklayan anayasal bir hüküm var. Sendikaların toplu sözleşme yapmaları önünde çok ciddi engeller bulunuyor. AB kaynakları, Türkiye hükümetinin 19. Faslın açılması için girişimde bulunmamasını, “toplu sözleşmeyi kolaylaştırmak istemeyen işverenlerin yoğun lobi faaliyetleri” ile açıklıyor.
Geçtiğimiz ay, Türkiye’nin sendikal haklar konusundaki kötü sicilini sergileyen önemli bir gelişme yaşandı. 5-20 Haziran 2013’te Cenevre’de gerçekleşen 102’inci Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) konferansında Türkiye, “işçi haklarına saygı duymayan” ülkeler listesine dahil edildi. ILO, hükümetin AB ile uyum adına çıkarttığı 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun uluslararası standartları karşılamadığına dikkat çekti. Türkiye’nin kara listeye alınmasına yol açan sorunların arasında, kamu ile özel sektör çalışanlar arasında sendikal haklar açısından ayrımcılık yapılması, kamuda sendikal faaliyetlere müdahale edilmesi, 2010 referandumunda kabul edilen kamuda toplu sözleşme hakkının uygulanmaması, memurların grev hakkının ve asker ile polislerin sendikal haklarının bulunmaması yer alıyor.

Yazının devamı...

Avrupa İlerleme Raporu’nu bekliyor

7 Temmuz 2013

Sonbahara az zaman kalmasına rağmen, Almanya seçim atmosferine henüz yeni giriyor. Koalisyonun büyük ortağı Hıristiyan Demokrat Birlik’in (CDU) seçim programı geçtiğimiz günlerde onaylandı. Dünya siyasetini kendi perspektifinden okumaya alışkın olan Türkiye’de, Angela Merkel’in lideri olduğu CDU’nun programında sadece ‘bize’ dair ifadeler ilgi gördü. CDU’nun Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olduğunun belirtildiği programda “imtiyazlı ortaklık” ifadesinin yer almaması Almanya’nın pozisyonunda bir gerileme olarak yorumlandı.
CDU yetkililerine göre bu yanlış bir okuma. Konuya ilişkin görüştüğüm CDU’nun Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Federal Komitesi üyesi Ruprecht Polenz, imtiyazlı ortaklık ifadesine Türkiye’de yol açtığı hassasiyetler nedeniyle yer vermemeye karar verdiklerini belirtti. Almanya Federal Parlamentosu’nun Dış İlişkiler Komitesi Başkanı da olan kıdemli milletvekili Polenz, başbakan Merkel ile CDU’nun lideri Merkel arasındaki farkı hatırlatarak, CDU’nun Türkiye’ye ilişkin tavrının hükümetin pozisyonunu olarak algılanmaması gerektiğini vurguladı. Zira CPU tek başına değil, bir koalisyonun ortağı olarak iktidarda bulunuyor. Rupert, Almanya hükümetinin, AB Konseyi’nin müzakerelerin başladığı 2005’te aldığı karar doğrultusunda, “Türkiye’nin AB ile tam üyeliği amaçlayan açık uçlu ilişkisini benimsediğini” hatırlattı.

Neden engellendi?
O halde, Almanya, 26 Haziran’da açılması beklenen bölgesel politikalar konulu 22. başlığın açılmasını neden engelledi? AK Parti hükümetinin Gezi olaylarına ilişkin tavrı nedeniyle. Rupert, Gezi olaylarında “barışçıl göstericilere karşı orantısız güç kullanılması ve Türkiye hükümetinin buna ilişkin tatmin edici olmayan açıklamalarda bulunması” sonrasında, Almanya’nın “hiçbir şey yaşanmamışçasına” Türkiye-AB ilişkilerine kaldığı yerden devam etmesinin mümkün olmadığını belirtti. Peki, Almanya neden vetosunu geri çekerek müzakerelere devam edilmesini onayladı? “Türkiye’ye sivil topluma ve barışçıl göstericilere karşı tavrını değiştirmesi yönünde açık bir mesaj vermek için.”
Rupert’in bu sözleri Brüksel’de görüştüğüm yetkililerin değerlendirmeleri ile örtüşüyor. Gezi direnişi, Avrupalıların Türkiye ile müzakerelere dair tavrını gözden geçirmesine vesile olmuş. Brüksel’deki yetkililer, AB’nin Türkiye ile açılan fasılların kapatılması için ‘ek protokol’ koşulu getirerek “kendini ayaklarından kurşunladığını” düşünüyor. Zira böylece, Türkiye’de bireysel özgürlüklerin korunması ve sivil toplumun devlet karşısında güçlenmesi için önem taşıyan fasıllarda ilerleme sağlanamadı. Bu durum, Türkiye’de kolluğun denetimsiz kalmasına, toplantı ve gösteri hakkı başta olmak üzere temel hakların keyfi ve hukuk dışı bir biçimde engellenmesine neden oldu. O nedenle AB, yargı ve temel haklar başlıklı 23. Fasıl ile adalet, özgürlük ve güvenlik başlıklı 24. Fasıl başta olmak üzere kritik önemdeki fasılları bir an önce açarak sivil toplumun gelişmesine katkıda bulunmalı.
Rupert’in, Yeşiller Eşbaşkanı Cem Özdemir’in iki hafta önce yer verdiğim değerlendirmeleri ile örtüşen şu sözleri, Gezi direnişi sonrası yeni Avrupa perspektifini yansıtıyor: “Türkiye’nin giderek daha fazla Avrupalı olduğu ve toplumun ataerkil bir biçimde yönetilmek istemediği yönünde Almanya’daki siyasi partiler arasında bir mutabakat bulunuyor. Türkiye sivil toplumu artık çok daha özgüvenli ve hakları konusunda devlete karşı çok daha talepkar. Bu yüreklendirici bir durum. Biz işte bu nedenle AB ile müzakerelerin devam etmesi gerektiğini düşünüyoruz. Avrupa standartlarında bir toplantı ve gösteri yasası, Türkiye’de sivil topluma destek olacaktır. Yargı ve insan hakları alanındaki reformlarla bireysel hakların devlet nezdinde güçlendirilmesi Türkiye’de demokratikleşme sürecini güçlendirecektir.”

Yazının devamı...

22. fasıl: Gezi sonrası yeni bir mücadele alanı?

30 Haziran 2013

Brüksel
Türkiye ile AB arasındaki fasıl krizi şimdilik atlatılmış görünüyor. Krizin her iki taraf açısından asgari siyasi hasarla atlatılmasını sağlayan formüle göre, 22. faslın açılması için 26 Haziran’da toplanması beklenen Hükümetlerarası Konferans, Avrupa Komisyonu ilerleme raporunun yayımlanacağı ekim ayı sonrasına ertelendi.
Aslında mutabakat Türkiye ile AB arasında değil, Türkiye ile Almanya arasında sağlandı. Bu doğal, zira müzakere sürecini kopma noktasına getiren, Almanya’nın “Bölgesel politikalar ve yapısal araçların koordinasyonu” başlıklı 22. faslın açılmasını veto etmesi olmuştu. AK Parti liderlerinin AB kurumlarına ilişkin söylemlerinden rahatsızlık duyan Almanya açısından bardağı taşıran son damla, AB Bakanı Egemen Bağış’ın Angela Merkel’e ilişkin sarf ettiği tehditkar sözler oldu. Türkiye hükümetinin Gezi olaylarına ilişkin tutumunun sadece kendi tabanında değil Almanya toplumunun genelinde yol açtığı rahatsızlık nedeniyle zaten baskı altında olan Merkel hükümeti açısından, bu sözlerden sonra müzakerelere devam etmek artık mümkün değildi.
Bağış’ın sözlerinin sadece AB ile ilişkiler değil Türkiye’nin dış politikası ve ticareti açısından yol açacağı tahribattan da endişe duyan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, tam bu sırada, Alman meslektaşı Guido Westerwelle ile Suriye’nin Dostları toplantısı çerçevesinde Doha’da bir araya gelmesi bir orta yolun bulunmasının önünü açtı. Böylece, AB, ilerleme raporunun ilk taslağının bitmek üzere olduğu bugünlerde, dört kişinin ölmesine, on bir kişinin gözünü kaybetmesine, binlercesinin yaralanmasına yol açan polis şiddetine ilişkin yürütülen idari ve cezai soruşturmaların akıbetini izleyebilecek, Türkiye hükümeti ise AB ile ilişkilerin yolunda olduğu konusunda kendi kamuoyuna güvence verebilecekti.

Fasıl krizi atlatıldı mı?
Davutoğlu, Westerwelle ile vardıkları mutabakatı, “22. fasıl açılmıştır, bu mesele kapanmıştır” şeklinde özetledi. Ancak, Almanya’nın önerisi üzerine Avrupa Konseyi tarafından alınan karar göre, 22. faslın açılmasına karar verilmekle birlikte, ilerleme raporunun açıklanmasından sonraki bir tarihte toplanacak olan Hükümetlerarası Konferans’ta Avrupa Konseyi’nin “22. faslın açılması konusundaki ortak tavrını teyit edeceği” ve müzakere konferansı için bir tarih saptayacağı ifade ediliyor. Brüksel’deki kaynaklar, Davutoğlu’nun bu belirsizliklere rağmen faslın açılacağından bu kadar emin olmasını, Alman meslektaşından bu yönde güvence almış olmasına bağlıyorlar.

Yazının devamı...

Cem Özdemir: Türkiye-AB ilişkilerinde çıkmaz sokaktayız

23 Haziran 2013

Geçtiğimiz hafta Türkiye basınındaki bir habere göre, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in liderliğini yaptığı Hıristiyan Demokrat Parti (CDU) Türkiye’nin AB üyeliğine siyasi kriterlerin yerine getirilmemiş olması ve ülke ekonomisinin yapısı ve büyüklüğünün AB’ye yük olacağı gerekçesiyle karşı çıkıyor. CDU’nun taslak seçim programında Türkiye ile AB’nin özellikle güvenlik ve dış politika alanındaki stratejik ortaklığının önemine vurgu yapılırken imtiyazlı ortaklıktan söz edilmiyor. Haber, bugüne dek Türkiye’nin AB’ye üyeliği yerine imtiyazlık ortaklığını savunan Merkel’in Türkiye politikasını daha da geriye götürdüğü yorumlarının yapılmasına neden oldu.

Her şey altüst oldu
Almanya’da gündemin ABD Başkanı Obama’nın ziyareti, G-8 zirvesi, aşırı yağışın neden olduğu seller ve tabii avro krizi ile yoğun olduğu bugünlerde bu haberi CDU yetkilileri ile teyit etme çabalarım sonuçsuz kaldı. Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir’in de konuya ilişkin bilgisi yoktu. Öte yandan, Özdemir’in Türkiye hükümetinin Gezi protestoları ile başlayan toplumsal muhalefete ilişkin tutumunun ve Avrupa’dan gelen eleştirilere ilişkin söyleminin Türkiye-AB/Almanya ilişkilerine etkisi konusunda söyleyecek epey sözü vardı. Türkiye-AB ilişkilerinde “tam ortalığın yatıştığı bir sırada her şeyin altüst olduğunu” belirten Özdemir, Türkiye’nin AB sürecini ayakta tutmak için çaba sarf eden Alman siyasetçilerin “tek derdi iç politika olan Ankara’ya rağmen” bunu daha ne kadar yapabilecekleri konusunda çekinceleri var.

CDU’nun tabanı karşı
Özdemir’in eylülde seçimlere gidecek olan Almanya’daki siyasi dengelere dair uyarılarına kulak vermekte fayda var. Öncelikle Merkel hükümetinin Türkiye’nin AB üyeliğine ilişkin pozisyonunun olumsuz olduğuna dair algıya itiraz ediyor, Özdemir. CDU’nun tabanının Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olduğuna dikkat çeken Özdemir, Merkel’in buna rağmen müzakerelerde yeni fasıl açılmasını engellemeyerek bugüne dek aslında olumlu bir tavır sergilemiş olduğunu vurguluyor. Ancak, Gezi olayları sonrasında artık bambaşka bir dünyada olduğumuza da dikkat çekiyor. Barışçıl protestoculara yönelik polis şiddeti, Türkiye hükümetinin bu şiddeti savunan söylemleri, ve belki de en önemlisi Ankara’nın AB’den gelen eleştirilere ‘siz de kim oluyorsunuz?’ mealinde popülist bir restle yanıt vermesi, sadece CDU’nun tabanını değil, Türkiye’nin AB üyeliğine koşulsuz destek veren Yeşiller Partisi’nin tabanını da son derece rahatsız ediyor. Nitekim kamuoyu araştırmalarına göre, Gezi olaylarından sonra Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olan Almanların oranı yüzde 66 (geçtiğimiz sene yüzde 55 iken).

Yazının devamı...

Tempelhof: Havaalanından park yapmak

16 Haziran 2013

Kentsel mekânların kullanımına ilişkin kararların kim tarafından, nasıl verilmesi gerektiğine ilişkin tartışmalar Türkiye ile sınırlı değil. Devletin gündelik hayatta en fazla görünür olduğu alanlardan olan kent yönetimi, Türkiye’nin yanı sıra demokratik ülkelerde de, yerel ile merkezi yönetimler arasında potansiyel bir gerilim alanı. Başbakan’ın İstanbul’da üçüncü bir havalimanı dahil birçok projeyi yerel yönetimi aşarak dayatması tartışılırken, Berlin’de de uzun zamandır süren bir havaalanı tartışması bulunuyor.
2008 yılına dek Berlin’de hizmet veren üç ayrı havaalanı bulunuyordu. Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinin ardından başkent olan Berlin’in ticari, siyasi ve kültürel öneminin artması sonucu mevcut havaalanları ihtiyacı karşılamaz olmuştu. Tüm kente hizmet verecek tek bir havalimanının siyasi sembolizmi de büyüktü kuşkusuz. Ancak işler planlanan gibi gitmedi. 2010’da beklenen açılış, kötü planlama ve uygulama nedeniyle tam dört kez ertelendi. 4 milyar avrodan fazla zarara yol açan bu gecikmelerin en sarsıcı olanı, 3 Haziran 2012’de beklenen açılışın, sadece 26 gün önce ertelenmesi oldu. Bu erteleme, Almanya için büyük bir prestij kaybı, mizahçılar için ise olağanüstü bir ilham kaynağı oldu. Açılış öncesi bakımı ayda 40 milyon avroya mal olan havaalanının bu yaz faaliyete geçeceği söylense de, artık kimse kesin bir tarih vermeyi göze alamıyor.

Havaalanlarının anası
Berlin’in havaalanına dair büyük tartışması ise 2008’de yaşandı. Eski havaalanlarının arasından kapatılmak üzere ilk seçilen, Tempelhof olmuştu. Tempelhof, Nazilerin ‘dahi’ mimarı Ernst Sagebiel tarafından tasarlanan, bir kilometreden uzun terminali ile Pentagon’dan sonra dünyanın en uzun binası olarak bilinen, ‘bütün havaalanlarının anası’ olarak kabul edilen bir yapıt. Rusların Batı Berlin’i ablukaya aldığı 1940’ların sonunda, ABD ve İngiltere savaş uçaklarının bir sene boyunca kent halkına havadan ulaştırdığı gıda yardımı da Tempelhof üzerinden olmuştu. Öte yandan, Nazilerin savaş uçaklarının yapımı için Tempelhof’un içerisinde inşa ettikleri fabrikada esir işçiler çalıştırılıyordu. Bu karmaşık geçmişi kimilerine göre havaalanının açık kalmasını gerektirirken diğerleri için kapatılma nedeniydi. Sağ partiler, merkezi hükümet, hava sektörü lobisi ve iş dünyası kent merkezindeki Tempelhof’un iş dünyasına hizmet veren bir VIP havaalanına dönüşmesini, Berlin’in belediye başkanı, sol partiler ve çevreciler ise kapatılarak park olarak kullanılmasını savunuyordu. Bu mesele sadece siyasetçileri değil, kent halkını da bölmüştü.

Merkel’in çağrısı

Yazının devamı...

Arınç’ın özrünün kıymeti

9 Haziran 2013

Geçtiğimiz hafta Bülent Arınç’ın Cumhurbaşkanı ile görüşmesinin ardından yaptığı basın açıklaması olumlu karşılanmıştı. Kuşkusuz, hükümeti temsilen nihayet nazik ve sakin bir ses, bir de üstelik kısmi bir özür duymak olumlu bir gelişmeydi. Ancak, Arınç’ın ne söylediğinin üzerinde yeterince durulmadı.
Arınç da, diğer kamu yetkilileri gibi, Taksim projesine itirazın bir gece yarısı Gezi Parkı’nda başladığını ileri sürdü. Bu doğru değil. İtiraz ağaçların dozerlerle sökülmesi (olan tam olarak buydu) ile sınırlı olmadığı gibi, o gece de başlamamıştı. İtiraz edilen, kamuoyuna ‘Taksim yayalaştırma projesi’ olarak duyurulan projenin tamamınaydı ve bir seneden fazla bir zamandır sürüyordu. Çarşamba günü Arınç ile görüşen Taksim Dayanışması, 2 Mart 2012’de kurulmuştu. Girişim, Taksim’de kışla görünümlü bir alışveriş merkezi inşasına karşı tam 100 bin imza toplamış, yargıya başvurmuş, afişler asmıştı. Arınç, “olaylar başladığında meseleye çok daha net bakabilseydik, bunu bir çevre duyarlılığı olarak görmek ve kabul etmek durumunda kalırdık” derken bu bir senelik mücadelenin üstünü örtüyor. “Demokratik bir kültür içerisinde ve yasalar çerçevesinde ifade edilen tüm tepkilere, bütün taleplere sonuna kadar açığız” diyen Arınç, hükümetin bir senedir tam da bunu yapmadığını unutuyor, unutturuyor. Topluma sokağı adres gösteren, projeye karşı imza veren 100 bin insanın ‘demokratik ve yasal talep ve tepkilerini’ yok sayan hükümetin kendisidir.
Arınç’ın kendilerine oy vermeyenlerin de yaşam tarzlarına, talep ve beklentilerine duyarlı olduklarına dair sözleri ise, hükümetin ve AK Parti’nin icraatları ile sağlanmaya muhtaç. Alevi milletvekillerinin mecliste cem evi kurulması, Alevilerin zorunlu din derslerinin kaldırılması, eşcinsellerin anayasanın eşitlik maddesinde cinsel yönelime dayalı ayrımcılığın da yasaklanması, Rumların Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması, Kürtler ve Lazlar başta olmak üzere birçok etnik grubun anadilde eğitim taleplerinin ve nicelerinin reddedilmesi, Arınç’ın sözünü ettiği hassasiyetin neresine düşüyor? Hükümetin bu sicili ile, Dolmabahçe’deki ofisinden Kadıköy vapurundan inen kadınları yakından incelediği anlaşılan Başbakan’ın alkol, kürtaj, çocuk sayısı, etek boyu ve flört konusundaki tahammül sınırlarını zorlayan sözleri ortada dururken Arınç’ın bu sözlerine kim, neden inansın?
Arınç’ın polis şiddetine ilişkin sözleri ise konuşmasının başında dilediği özrün içini boşaltmaya yetti: “Polis, saldırı altında kalmadıkça ne gaz, ne kalkan ne de tazyikli su kullanıyor.” İki kişi öldükten, üçü kritik 43 kişi ağır yaralandıktan, 10 kişi gözünü kaybettikten, binlercesi yaralandıktan, üstelik biz bu insanların hangi şekilde öldürüldüğünü ve yaralandığını internette kendi gözlerimizle gördükten sonra, hükümetin en vicdanlı ve dürüst mensuplarından addedilen Bülent Arınç gözümüzün içine bakarak bunları nasıl söyleyebilir? Madem bu kadar emin ne olup bittiğinden Sayın Arınç, polisler hakkında açıldığını söylediği soruşturmalardan ne bekliyor(uz)?
Başbakan Erdoğan’ın otoriter ve mütecaviz söylemi siyasetin seviyesini öylesine düşürdü ki, Arınç’ın sükuneti ve kibarlığı karşısında müteşekkir hissettik. Oysa bunca polis şiddetinden, devlet teröründen, acıdan, felaketten sonra Arınç’tan duyduğumuz, hakikate ve adalete yaslanmayan, sorumluluk almayan, somut çözüm vaatleri içermeyen, bir daha yaşanmayacağı teminatı vermeyen, kuru bir özürden ibaret. T.C. usulü...

Yazının devamı...

Sokak sandığa meydan okuyor

2 Haziran 2013

Dünya, 1970’lerden bu yana demokratikleşme hareketlerine tanıklık ediyor. Amerika ve Avrupa kıtalarının diktatörlükle yönetilen ülkelerinde başlayan geçiş süreçleri, 1980’lerin sonlarında orta ve doğu Avrupa’nın sosyalist rejimlerine sıçradı. Bugün Fas’tan Suriye’ye Ortadoğu’daki değişim talepleri ve/ya süreçleri, demokratikleşme dalgalarının en yeni örnekleri. Kimi ülkelerde baskıcı rejimler devrim yoluyla radikal bir biçimde sona ererken, diğerlerinde zamana yayılan reformlar üzerinden ağır ve zikzaklı ilerleyen bir değişim yaşandı, yaşanıyor.
Kuşkusuz, totaliter ve otoriter rejimlerin sona ermesi, demokrasinin tesis edilmesi anlamına gelmiyor. Bunun için iki asgari koşul gerekiyor. Birincisi, eski rejimin miras bıraktığı ideolojik, kurumsal ve yasal altyapının dönüştürülmesi. On yıllara yayılan devlet yapılanmasının, resmi ideolojiyi meşrulaştıran hukuk sisteminin, kararları ve uygulamaları ile rejimi kollayan siyasi ve yargı kurumlarının yenilenmesi, kararlı bir siyasi irade, güçlü bir toplumsal destek ve tabii zaman gerektirmekte.
İkinci koşul ise, ‘sandıktan çıkan’ iktidarların niteliğine dair. Demokrasinin yerleşmesi için, demokratik değerleri benimseyen, sandık sonuçlarına sığınmaksızın veya bir sonraki sandığı adres göstermeksizin toplumsal talepleri ve muhalefeti dikkate alan, demokrasiyi sandığın galibinin toplumsal yaşamın her alanını bir başına düzenlediği bir sistemden ibaret görmeyen iktidarlar gerekiyor. Toplumun kendisine verdiği vekaletin hukuk devleti ve insan hakları ile sınırlı olduğunun farkında olan, yetkilerini kendi iktidarını pekiştirmek için suiistimal etmeyen, politikalarının ve kararlarının meşruiyetini parlamentodaki sayısal çoğunluğuna değil toplumsal uzlaşıya yaslayan, yani ‘hadlerini bilen’ iktidarlar...
Bugün birçok ülkede yaşanan sancıların temelinde demokrasinin ikilemi yatıyor. Demokratik kurum ve değerlerin yerleşmemiş olduğu toplumlarda seçimler, demokrasiyi bütünüyle benimsememiş partilerin zaferiyle sonuçlanabiliyor. Bu partiler, eski rejimden gelen tehdidi bertaraf ettikleri ve iktidarlarını sağlamlaştırdıkları ölçüde otoriter bir çizgiye kayabiliyor. Bu iktidarlar, bir yandan her türlü toplumsal ve siyasal muhalefeti bastırmak için canhıraşla çaba sarf ediyor. Macaristan hükümeti sayısal çoğunluğuna dayanarak hazırladığı anayasayla, sadece eski rejimin sahibi komünist parti değil, onun yasal uzantısı olan bütün siyasi parti ve örgütlenmeleri ‘suç örgütü’ ilan ediyor ve vatana ihanetle yargılanmalarının önünü açıyor. Türkiye’de de ağı giderek genişletilen kitlesel ceza davaları yoluyla başta Kürt siyasi hareketi olmak üzere her türlü toplumsal muhalefet terör örgütü ilan edilerek yargıya teslim ediliyor. Bu iktidarlar diğer yandan, gelecekteki seçimleri de kazanmalarını sağlayacak tedbirlere başvuruyor. Macaristan’da seçim bölgeleri baştan çizilirken ve özel basın yayın organlarında seçim propagandası yasaklanırken, Türkiye’de iktidar seçim barajını düşürmemekte ve siyasi partilerin hazineden eşit yardım almasını sağlamamakta diretiyor.
Ancak, dünyanın biriktirdiği demokrasi deneyimi, meşruiyetlerini sandıktan üreten iktidarların sokağa sonsuza dek kayıtsız kalamayacağına işaret ediyor. Macaristan’da aylardır, Türkiye’de birkaç gündür devam eden sokak hareketleri, toplumların vicdani eşiklerinin aşıldığı durumlarda, sandıktan doğan gücün iktidarların meşruiyetini sağlamaya yetmediğini gösteriyor. Ve geleceğe dair umut veriyor.

Yazının devamı...