Çin mi, ABD mi, AB mi şanslı?

Önceki gün öğleden sonra Çin’in iddialı ‘2020 Planı’nı gerçekleştirme olasılığının tartışıldığı oturuma katıldım Davos’ta. Ardından ABD Eski Hazine Bakanı Larry Summers’ın ABD’nin geleceği konusundaki hayli iddialı görüşlerini dinledim. Daha sonra Dünya Ekonomik Forumu’nun resmi açılış oturumunda önce İtalya Başbakanı Mario Monti’yi, ardından IMF Başkanı Christine Lagarde’ı dinleme fırsatını buldum.
Günün sonunda edindiğim izlenimleri düşünürken, benim gibi bu haftayı Davos’ta geçiren ve Forum’un toplantılarına katılan herkesin dünyanın geleceği üzerine bahse girebilecek duruma gelebileceğini düşündüm. Bu düşünceden yola çıkarak, Davos’a gelerek dünyanın ahvalini izleyen ama aynı zamanda büyük paralarla büyük bahislere girmeyi seven, üç arkadaşın hikâyesini yazmaya karar verdim.

Dünya liderliği kime kalır?
Tuzu kuru üç arkadaştan birincisi, şu anda hayli yaygın olan görüşü benimseyerek, “Ben Çin’e güveniyorum”, diyor ve baş döndürücü gelişmesini önümüzdeki sekiz-on yılda da sürdürecek olan Çin’in, tahmin edilenden de önce ABD’yi geride bırakıp dünyanın en büyük ekonomisine sahip olacağını iddia ederek Çin’e oynuyor.
Başkan Obama’nın son seçim zaferinden de etkilenmiş görünen arkadaşı,“Hayır ben sana katılmıyorum” diyor ve Çin’in hızlı yükselişinin ekonomik, politik ve demografik faktörlerin etkisiyle kesintiye uğrayacağını ileri sürerek, yeni bir atılımın eşiğinde olan ABD’nin dünyanın rakipsiz bir numarası olmaya devam edeceğini iddia ederek ABD’ye oynuyor.
Daha fazla risk almayı seven üçüncü arkadaşları ise “Belki şaşıracaksınız ama benim favorim Avrupa” diyor ve bugün için küresel liderlik yarışının tamamen dışında kalmış görünen Avrupa’nın büyük bir sürprize imza atarak toparlanacağını ve on yıl içinde dünyanın en etkili gücü haline geleceğini iddia ederek parasını Avrupa’ya yatırıyor.

Davos sıçramaları
Davos’ta konuşulanları dinlerken böyle sıçramalar yapma ihtiyacını duyabiliyor insan. Ben bu yıl Davos’a gelirken, Çin’in ve diğer Yükselen Pazar ülkelerinin yükseliş sürecinin devam edeceğini ama her ülkenin bu süreçte farklı sorunlarla karşılaşabileceğini; ABD’nin yeni küresel koşullara uyum sağlayarak toparlanmak için ciddi bir fırsat yakaladığını ve bunu kullanabileceğini, Avrupa’nın ise bocalamaya devam edeceğini düşünüyordum. Burada konuşulanları dinlerken bu görüşlerimi gözden geçirme ihtiyacının doğabileceğini fark ettim.
Örneğin Çin’in 2020 hedefleriyle ilgili toplantıda üç Çinli ve iki Batılı uzmanı dinlerken Çin’in bundan sonra karşılaşabileceği sorunların ürkütücü boyutta olduğunu hissettim. ABD’nin yeni bir atılım yapmak için bulunmaz bir fırsat yakaladığını heyecanla anlatan Larry Summers’ı dinlerken Obama’nın böyle bir dönüşüme öncülük etme şansının bulunduğunu düşündüm. Christine Lagarde’ı dinlerken IMF Başkanı’nın küresel ekonominin ve Avrupa’nın yakın geleceği için ihtiyatlı bir optimizm içinde olduğunu fark ettim.
Beni en fazla etkileyen ve Avrupa’nın geleceği için kafamda bir umut ışığı yakmayı başaran konuşmacı ise İtalya Başbakanı Mario Monti oldu. Monti’nin yaklaşımını ve Avrupa’nın geleceğiyle ilgili olarak burada edindiğim izlenimleri bir başka yazıda anlatacağım.