IMF ile anlaşmada gecikmenin bedeli

Bu koşullarda ancak bütün risklerini göze alarak kendi örneğini yaratma cesaretine sahip bir ülke bu yola girebilir. Bu cesaretin arkasında çok güçlü bir bilgi ve deneyim birikimi varsa belki farklı bir başarı öyküsü ortaya çıkar ve diğer ülkelere de örnek olabilir. Bu birikime sahip olmadan böyle bir denemeye kalkışan ülke ise ağır bir bedel öder ve sonunda daha da kötü koşullarda IMF ile anlaşmaya zorlanır. Uluslararası Para Fonu, ya da artık dilimize malolmuş kısaltmasıyla IMFnin önerdiği yolun, Türkiye gibi ağır borçlu ülkeler için gerçek bir çıkış yolu olup olmadığı Davostaki son Dünya Ekonomik Forumunda da tartışıldı. IMFye yöneltilen eleştirilerin haklı yanları var ve sonuçta belki yararlı olacak bu tartışma ama şu ana kadar bu tartışmadan, IMFnin önerdiği yola alternatif olabilecek tutarlı ve uygulanabilir bir önerinin çıktığını söylemek ne yazık ki olanaksız. Yani bugün için Türkiye gibi ağır borç yükü altındaki bir ülkeye, "Boşver IMFyi, şu alternatif politikaları uygula, kısa sürede sorunlarını aşar, halkını ferahlatırsın" dememize olanak verecek, genel kabul görmüş, hazır bir reçete yok elimizde. Dervişten AKPye Seçim döneminde mali disiplinin bir miktar gevşemesi 2002 için saptanan faiz dışı fazla hedefinden ciddi bir sapmayı kaçınılmaz hale getirmişti ve bunun IMF ile ilişkilerde sorun yaratacağı biliniyordu ama seçimden tek başına iktidar olarak çıkan AKPnin bu sorunu aşacak bir çizgi izlemesi ve IMF ile ilişkileri kısa sürede rayına oturtması pekala mümkündü. Böylece daha fazla vakit yitirilmeden 4. Gözden Geçirme tamamlanabilir ve yukarda söz ettiğimiz olumlu gelişmeler zinciri yeniden kurulabilirdi. Bütün bunları gözardı edip IMFyi kovmaktan söz edenlerin neredeyse vatan haini ilan ettikleri Kemal Dervişin özelliği, bu değerlendirmeyi yapabilecek bir deneyime ve birikime sahip olmasıydı. Türkiyenin 2001 krizi sonrasında düştüğü çukurdan ancak IMF ile mutabık kalınan bir programı uygulayarak çıkabileceğini gören Derviş, 57. hükümet içindeki çatlak seslere karşı ciddi bir mücadele vererek bu programın uygulanmasını sağladı ve 11 Eylül sonrasında devreye giren ek kaynağın da katkısıyla, Türkiye ekonomisinin düzlüğe çıkmasında önemli rol oynadı. Eğer araya, biraz da Dervişin önayak olduğu siyasi gelişmeler ve seçimler girmeseydi ve bu uygulama aksamadan devam edebilseydi bugün Türkiye belki de farklı bir noktada olacaktı. IMF 4. Gözden Geçirmeyi çoktan tamamlamış ve 1.6 milyar dolar kasamıza girmiş olacaktı. Dünya Bankasının gündemde olan kredileri de devreye girmeye başlayacak, belki de Türkiyenin uluslararası rating notu yükselecek, özel dış kaynak girişi rahatlayacak ve faizler düşecekti. Oyalama zararlı Sonuçta çok değerli üç ayı daha kaybettik ve 4. Gözden Geçirme hâlâ tamamlanamadı, 1.6 milyar dolarlık kredi dilimi hâlâ alınamadı. Bu ortamda IMF cephesinden anlayanı kaygılandıracak uyarılar gelmeye başladı ve Türkiye olası bir Irak savaşının yol açabileceği ek riskleri nasıl karşılayacağını düşünürken IMF desteği de tartışmalı hale geldi.IMF ile ilişkilerde, sonunda mecburen yapılacak olanı baştan yapmak ve mutabık kalınan programı zamanında uygulamak çok önemli. Bunu başardığınız taktirde belli bir pazarlık gücü elde edip farklı önerileri gündeme getirebilirsiniz belki. IMF ile anlaşmayı sürüncemede bırakıp vakit yitirmek ise seçeneklerin en kötüsü. oulagay@milliyet.com.tr AKP iktidarı ne yazık ki bunu yapamadı. Sanırım IMF ile ilişkileri devralan ekibin bu işte hiçbir deneyimi bulunmamasının ve IMFnin temel yaklaşımına yabancı olmasının da büyük rolü oldu bunda. IMF ile mutabık kalınan programın sürmesi için gerekli olan, faiz dışı fazla hedefinin mutlaka tutturulması gibi öncelikler bir kenara bırakılıp, IMFye yepyeni koşulların kabul ettirileceği hayalleri öne çıkarıldı, "Bizim reçetemiz tatlı olacak" diye açıklamalar yapıldı.

DİĞER YENİ YAZILAR