Kriz bitmeden kimler bitecek?

Kriz bitmeden kimler bitecek?


Türkiye’de önümüzdeki dönemin tartışma gündemine, özellikle de ekonomiyle ilgili tartışmalara damgasını vuracak cepheleşme giderek netleşiyor. Herkes bu cephedeki konumuna göre yorum yapıyor, ekonomideki krizin bittiğine ya da bitmediğine karar veriyor, iyimser ya da karamsar tablolar çiziyor. Bu arada İSO’nun geçen hafta açıkladığı "durum tespiti anketi" gibi araştırmalar da "eli taşın altında" olanların beklentilerindeki değişimi verilerle gözler önüne seriyor.

Ret cephesi
Sesi giderek daha çok duyulacak olan cephede, "yandık, bittik, öldük; bizi IMF yaktı; Kemal Derviş bizim halimizden anlamaz; yerli sanayi bitiyor, vatan elden gidiyor" edebiyatının bulunmaz örneklerini sergileyenler yer alıyor. Bunlar arasında laf üretmede ve ucuz "showölar sergilemede ustalaşmış kimi oda başkanları, sendika liderleri ve öğretim üyeleri; "vatanı ve milleti emperyalist güçlerden temizlemek" için birbirleriyle kucaklaşan milliyetçilerle radikal Kemalistler ve solcular var.
Bu cephede yer alanların iş hayatının bir kesimindeki ve toplumdaki tepkilerden yola çıkarak "sahne aldıkları" bir gerçek. Yansıttıkları sıkıntılar da, çoğu kez abartılı da olsa, gerçeklerin yansımaları. Ancak bu sıkıntılara nasıl gelindiğini, yaşanan krizlerin neden yaşandığını sorguladığımızda gene bu tiplerin söylemi ve bu söylem doğrultusunda icraat yapan hükümetler çıkıyor karşımıza. Türk sanayiinde gerekli olan yapı değişimi hep "çok ağlayana çok mama vermek" anlayışıyla ertelenmedi mi? Türkiye’yi dünya şampiyonu yapan kronik yüksek enflasyonu, verimliliği değil zam bindirmeyi düşünen sanayi yapısı ve ona buna destek olayım derken borç - faiz sarmalına düşen devlet yönetimi yaratmadı mı?

Kim önce biter?
Şimdi film koptu, "tatlı hayat" bitti; devletin, rekabet gücü olmayan işletmeleri ayakta tutma gücü kalmadı ama "ret cephesi" bunu hala anlamamış görünüyor ve laf üreterek ayakta kalmaya çalışıyor. Onlara göre kriz bitmiş değil, hatta ağırlaşarak sürüyor.
Kendi açılarından doğru bir saptama bu. Enflasyon düştükçe ve rekabet etmek için verimlilik şart olunca, laftan başka bir şey üretemeyenler için kriz ağırlaşacak, bir ölüm - kalım savaşı haline gelecek. Bu nedenle "ret cephesi"nin önümüzdeki dönemde daha da güçlenmesi ve genişlemesi beklenebilir. Hatta ekonomiyi yöneten ve değişimi gerçekleştirmeye çalışanların zaafiyet göstermesi halinde, "ret cephesi"nin siyasal ağırlığı da artabilir. Bunun sonucunda ekonomideki değişimi bir kez daha durdurmaya çalışan bir "restorasyon" serüveni yaşar mıyız, doğrusu bilmiyorum ama bu talihsizliği yaşasak da çok kısa sürer diye düşünüyorum, çünkü bu anlayışın ekonomiyi batırma gücü kısa sürede anlaşılır.
Bana öyle geliyor ki bu anlayış etkisiz hale gelmeden kriz de bitmeyecek. Türk sanayii ve hatta kimi hizmet sektörleri, yıllardır ertelenen yapı değişimini yaşamadan ekonomimiz sağlıklı bir yapıya kavuşamayacak. Cevaplanması gereken soru, bu zorunlu dönüşümün "kanlı mı, kansız mı" olacağı.

Otomatik dönüşüm cephesi
Burada "kanlı mı, kansız mı" derken zorunlu olan dönüşümün maliyetini kastediyorum. Bu süreçte ekonomik ve toplumsal maliyetin asgaride tutulması için hükümetin ve özellikle de ekonomi yönetiminin rolü çok önemli bence. Bu rolün önemi kavranmaz ve "piyasalar zaman içinde her şeyi halleder" anlayışıyla bu dönüşümün adeta otomatik olarak gerçekleşmesi beklenirse korkarım ki dönüşümün maliyeti çok yükselir. IMF’nin de destekler göründüğü "otomatik dönüşüm cephesi" bu tavrını değiştirmezse bu tavır "ret cephesi"nin gücünü artırabilir. Bugün dönüşümü ilke olarak kabul eden özel kesim mensuplarının bazı haklı talepleri göz ardı edilirse, onların atılım yaparak yeni yapıya uyum sağlamaları zorlaşır ve toplum olarak daha ağır bir bedel öderiz. İşte bu nedenle "ret cephesi" ile "otomatik dönüşüm" cephesi dışında bir cephenin, iş alemimizdeki dönüşüm potansiyelini doğru değerlendiren bir "akılcı dönüşüm" cephesinin oluşması önem kazanıyor.

TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu, önceki gün Ticaret Odaları Konseyi’nde yaptığı konuşmada, bu ekonomik krizin son birkaç yılın değil, yılların birikiminin bir sonucu olduğunu kaydetmiş ve yapısal değişim ve dönüşümün yıllardır etlenmesinin krizin derinleşmesinde etken olduğunu söylemiş. Olaylara kısa vadeli değil, stratejik bir bakışla yaklaşılmasını ve gerekli olan radikal adımların cesaretle atılmasını isteyen Hisarcıklıoğlu, "Ülkemiz artık geri dönüşü çok ağır olacak bir değişim sürecine girmiştir. Yapısal reform sürecinde direnç gösteren kesimlerin başarılı olmasını engellemek için güçlerimizi birleştirerek mücadele etmeliyiz" demiş. TOBB Başkanı’nın bu yaklaşımı sorunun özünü doğru kavradığını gösteriyor ve "yandık, bittik" söylemini sürdüren kimi oda başkanlarına güzel bir ders veriyor.

Güngör Uras dostumuz Londra’daki Hayward Gallery’yi gezerken Tarkan’ın hoparlörlerden yükselen sesini duyunca şaşırmış. Bu sesi dünyanın herhangi bir yerinde duymak mümkün galiba. Kendi alanında sınırlarımızı aşan bir başarıya imza atan Tarkan’la yapılan bir söyleşiyi izledim CNN - Türk’te geçen gün. Dünyadaki yeniliklere kulak vererek, sürekli arayış içinde olarak ve yoğun çaba göstererek bir yere geldiğini anlatan Tarkan, Türkiye’de ise çeşitli olumsuzluklarla karşılaşmaktan dert yandı. Türkiye’deki en önemli sorunun yaşanmakta olan ekonomik kriz olduğunu söyleyen Tarkan’a göre bizim en büyük eksikliklerimizden biri de, insanların birbirini dinlemeye ve anlamaya çaba göstermemesi idi. Tarkan’ın yıldızlaştığı müzik türünün müdavimi değilim ama Türkiye’nin genel ortamı ve dünyada başarının koşulları hakkında söylediklerine kulak vermekte yarar var diye düşündüm.

Binlerce yıllık tarihi olan insanlığın bugün eriştiği noktada şiddetin ve güç kullanımının hâlâ belirleyici olması gerçekten düşündürücü. Küreselleşme karşıtı eylemler ancak bu eylemlere şiddet unsuru karışınca, cam - çerçeve inince, polisle çatışmalar alevlenine manşetlere çıkabildi, Time ve Newsweek gibi dergilere kapak olabildi ve dünyanın dikkatini çekebildi.
Açlık ve sağlık gibi en temel sorunlarını bile çözümleyemeyen yoksul ülkelere yardım elinin uzanması için de 11 Eylül olayı gibi bir olayın yaşanması gerekti. Zengin ülkeler, 11 Eylül sonrasında adeta bir algılama sıçraması yaparak, dünyanın yarıdan fazlasının açlık ve sefalet çukurunda kalmasının sonunda kendilerine de zarar verebileceğini kavradılar ve söz konusu ülkelere sağladıkları kalkınma yardımını artırmaya karar verdiler. Başkan Bush, geçen hafta Meksika’nın Monterey kentinde yapılan Birleşmiş Milletler konferansında, ABD’nin kalkınma yardımlarını yılda 10 milyar dolardan 15 milyar dolara yükseltme kararını açıklarken "bu ilave kaynakla yoksul insanların teröristlerin eline düşmesini önlemeyi amaçladıklarını" açıkladı.
Dünyadaki yoksulluğun 2015 yılına kadar % 50 azatılması için halen 50 - 60 milyar dolayında seyreden yıllık resmi kalkınma yardımlarının Dünya Bankası’na göre ikiye, Oxfam adlı kuruluşa göre üçe katlanması gerekiyor. ABD’nin ve AB’nin Monterey’deki taahütleri ise ancak yılda 12 milyar dolarlık bir ek kaynak sağlayacak.