Krizi kimin hikâyesi bitirir?

Dünya finans sisteminin ve küresel ekonominin, geçen yılın eylül ayından sonra yaşadığı şokun boyutları giderek daha iyi anlaşılıyor. 2008 Eylül’ü ile 2009 Nisan’ı arasındaki altı aylık döneme ilişkin hangi rakama ya da grafiğe bakarsanız bakın, daha önce görmediğiniz bir tabloyla karşılaşıyorsunuz. Eylül 2008’de, Lehman Brothers adlı yatırım bankasının batmasıyla sanki dev bir göktaşı düşmüş dünya finans sisteminin üstüne ve kısa sürede dünya ekonomisini ve ticaretini de içine çeken büyük bir krater oluşturmuş. Şimdi küresel sistemin bu dev krater çukurundan çıkıp hayata dönme çabalarını izliyoruz.
Büyük felaketler kendi edebiyatını yaratır. İnsan marifetiyle yaratılan felaketlerin sorumlularıyla mağdurları, hesap sorma ve öç alma motifinin de işin içine karıştığı, gerilimli dramların konusu haline gelirler. Öte yandan yaşanan krizin nedenleri araştırılarak krizden çıkış için ipuçları aranır. Ancak insanların, yaşadıkları şokun etkisini atlatarak geleceği düşünme noktasına sıçramaları çok kolay olmaz. Çoğu kimse yaşadığı şokun etkisini aşmak, umut verici bir şeyler duymak ihtiyacındadır ve onlara bu umudu aşılayacak, inandırıcı yeni bir hikâyeye ihtiyaç vardır. 

Masal ve gerçek
İşte tam bu aşamada, krizin nasıl çıktığını anlamadıkları gibi nasıl biteceğini de anlamayan bazı tiplerin ortaya çıkıp umut tacirliğine soyunduğu görülür. Bunlar, bazı göstergelerdeki, örneğin borsa endekslerindeki günlük gelişmelere bakarak hemen krizin bitmekte olduğunu ilan eden ucuz masallar yazar ve kötü haberden bıkmış olan insanların ilgisini çekmeye çalışırlar, bazen başarılı da olurlar.
Krizden çıkışın gerçekçi ve inandırıcı bir hikâyesini yazabilmek için ise bütün faktörleri hesaba katan kapsamlı bir analiz yapmak gerekir. Bugünün koşullarında bunu yapmak hiç de kolay değil, çünkü hâlâ gizlenen veriler ve büyük belirsizlikler var. Yetkili konumdakilerin bazıları da, ABD bankalarının stres testinde olduğu gibi, gerçeğin yalnızca bir bölümünü açıklayarak krizin boyutlarını olduğundan küçük göstermeye çalışabiliyor. Bu ortamda farklı krizden çıkış senaryolarını tartışmak mümkün.

Krizi kimin hikâyesi bitirir

Hikâye artık Batı’da yazılmıyor
Eldeki verilerle gerçekçi bir krizden çıkış hikâyesi yazmak için öncelikle şu noktaları dikkate almak gerekiyor:
-  ABD’de gelirinin çok üstünde borçlanmış olan hane halkının kriz öncesinde olduğu gibi çılgınca tüketmeye başlaması olanaksız. ABD için tüketim artışına dayalı, krizden hızlı çıkış senaryoları da bu nedenle gerçekçi değil. 
-  ABD ve Avrupa’da bankaların gerçek durumları açıklığa kavuşana dek sistemdeki kredi darboğazının aşılması olanaksız görünüyor.
-  Bu koşullar altında ABD ve Avrupa’da ekonominin tatminkâr bir büyüme temposuna erişmesi zaman alacak ve belki de ancak 2010 yılının ikinci yarısında bu noktaya gelinebilecek. OECD’nin öncü göstergeleri ABD ile Euro alanı ekonomileri için “güçlü yavaşlama” sinyali veriyor hâlâ. IMF ise Fransa dışındaki büyük Avrupa ülkelerinde ekonominin 2010 yılında da küçüleceğini tahmin ediyor.

Umut ‘Yükselen Pazar’larda
-  Buna karşılık yüksek tasarruf oranına sahip Çin gibi ülkelerle diğer bazı ‘Yükselen Pazar’ (YP) ülkelerinin altyapı yatırımlarına yönelerek ve iç pazarlarını genişleterek, ABD ve Avrupa’daki daralmanın olumsuz yansımalarını hafifletmeleri ve büyümeyi hızlandırmaları mümkün görünüyor.
-  Ayrıca krizin ilk şokunu yiyince YP ülkelerinden kaçan özel yabancı sermayenin şimdi yeniden bu ülkelere yönelerek büyümeye katkıda bulunması olası.
-  İşte bu nedenlerle önümüzdeki dönemde gözler YP ülkelerinin üzerinde olacak. Krizden çıkışın hikâyesi büyük olasılıkla bu ülkelerde yazılacak.  
-  ABD’de ise Obama yönetimi ülkenin sağlıklı gelişmesi için yeni bir hikâye yazma çabalarını sürdürecek.

Krizi kimin hikâyesi bitirirTürkiye hikâyenin neresinde?
Küresel krizden çıkışın hikâyesi gerçekten ‘Yükselen Pazar’ (YP) ülkelerinde yazılacaksa bir ‘YP’ ülkesi olan Türkiye bu hikâyede nasıl bir yer alacak? Krizden önceki dönemde, 2003 - 2007 arasında, ‘YP’ ülkelerine özel dış kaynak akışında bir patlama yaşanırken bu furyadan payını alan ve bu sayede ekonomisini hızlı büyütme şansını yakalayan ülkelerden biri de Türkiye idi.
Türkiye, Ali Babacan’ın ekonomiden sorumlu olduğu 2003 - 2007 döneminde önemli miktarda özel dış kaynak çekebildi çünkü:
-  Ülkede siyasi istikrarı sağlamış görünen bir iktidar vardı. 
-  IMF gözetiminde tutarlı bir istikrar programı uygulanıyordu.
-  Avrupa Birliği (AB) ile bütünleşme hedefine odaklanılmıştı.
-  Yıllardan beri ilk kez mali disipline uyuluyordu.
-  Doğrudan yatırım yapacak yabancı sermaye için elverişli şartlar yaratılmıştı.
-  AKP’ye muhalif olan kesimde bile iktidara bir şans tanınması fikri hayli yaygındı.

Bugünkü tablo farklı
Bugün gelinen noktada Türkiye gibi ‘YP’ ülkeleri için yeni bir şansın doğması, bu ülkelerin bir kez daha küresel sermayenin ilgi odağı haline gelmesi, giderek güç kazanan bir olasılık ama Türkiye’nin böyle bir yeni dalgadan ne kadar yararlanabileceğini kestirmek güç çünkü:
-  Ekonomi politikası AKP’nin ve Sayın Başbakan’ın siyasi hedeflerinin bir aracı haline gelmiş durumda.
-  Bu yüzden IMF ile anlaşma geciktiriliyor ve tutarlı bir program ortaya konmuyor, gerçekçi bir bütçe yapılmıyor.
-  Mali disiplin ayaklar altına alınmış durumda. 
-  AB ile ilişkilerde ciddi aşama kaydedilmiyor.
-  AKP iktidarı uzlaşmacı değil dışlayıcı bir tavrı benimsemiş durumda.
-  Hükümetin kendisine yakın bir sermaye çevresi yaratma çabası içinde olduğu izlenimi güçleniyor.