Türkiye ufku olan lideri arıyor

Osman Ulagay

Ufku olan bir lider bugünkü kısır siyasi çekişmenin dışına çıkıp inandırıcı bir Türkiye vizyonu ortaya koyabilse ülkenin havasını bir anda değiştirebilir ve bir umut rüzgarı estirebilir
Türkiye eğitim atılımına, toplumsal uzlaşmaya, KOBİ'lere öncelik vererek, yabancı sermaye çekme şansını ve bölgesindeki olanakları iyi değerlendirerek 21. yüzyıla bambaşka bir ülke olarak girebilir
Türkiye'nin çıkmazdan çıkmaza sürüklenmesinin baş sorumlusunun sen - ben kavgasıyla vakit geçiren, koltuk düşkünü, ufuksuz ve yeteneksiz politikacılar olduğunu artık Türkiye'ye dışardan bakanlar da kolaylıkla görüyor. Batı basınının ciddi yayın organlarında bu gerçeği dile getiren yorumlar birbirini izliyor. Türkiye'de bugün siyasi rejim tartışması yapılıyorsa bunun başsorumlusu da askerler değil sivil politikacılar.
Aslında iyimser yanı ağır basan, iyimser vaatlere kolay kapılan insanımızın geleceğe yönelik bir karamsarlık içine düşmesinin baş nedeni de ufuksuz politikacıların işbaşında olması. Bu bakımdan muhalefetin iktidardan da kötü bir performans sergilemesi, bugünkü iktidara alternatif oluşturma çabalarının dar bir alana sıkışmasına yol açıyor. İktidarın hayali de olsa ortaya koyduğu bazı hedefler var, özellikle Refah Partisi yalnızca bugünü değil yarını da düşündüğünü gösteren işaretler verebiliyor. Muhalefette ne yazık ki böyle bir niyeti bile göremiyoruz.
Yalnızca iktidarı kötüleyen, rakip partilerden adam ayartmayı ve iktidardakilerin ayağını kaydırmayı hedefleyen, ayak oyunlarından başka bir şey düşünmeyen bir muhalefet kimseye fazla umut vermediği için etkisi sınırlı kalıyor. Çoğu kimse bu hükümetin yerini alacak bir hükümetin ne getireceğini bilmediği için, yeni bir hükümetin kendisine nasıl bir ufuk açacağını göremediği için, "bu hükümet gitsin de şu hükümet gelsin", diyemiyor. Bu ortamda insanımızdaki doğal iyimserlik yerini umutsuzluğa ve karamsarlığa bırakıyor.
Bana öyle geliyor ki şu anda biri çıkıp Türkiye'nin kaçırdığı fırsatları ve sahip olduğu olanakları ortaya koysa, günlük çekişmelerin ötesine geçip inandırıcı bir "21. yüzyıl Türkiyesi" tablosu çizebilse bambaşka bir etki yaratabilir. Nasıl aşılacağını bilmedikleri bir çıkmazın içinde bocalayan insanlar, Türkiye'nin aklını başına toplaması halinde bambaşka bir ülke olabileceğini görerek gelecek için bir vizyon ortaya koyabilen liderin peşine
düşebilirler.

Türkiye'nin kaçırdığı fırsatlardan ve sahip olduğu olanaklardan söz ederken hemen aklıma geliverenler şunlar:
* Eğitim atılımı fırsatı: Türkiye genç ve dinamik bir nüfusa sahip. 21. yüzyıla damgasını vuracak faktörün iyi eğitim görmüş "nitelikli insan" olduğu ise artık bir sır değil. Eğitimde büyük bir atılım için bugünkünden çok daha büyük miktarda kaynağı eğitime ayırmayı öngören bir program Türkiye için çizilecek gelecek vizyonunun temel taşı olabilir. Türkiye'nin çehresini değiştirebilecek olan böyle bir programın finanse edilmesi için hatırı sayılır miktarda dış kaynak bulunabileceği gibi ülke içinde de bu amaca yönelik bir kaynak seferberliği başlatılabilir. Böyle bir atılımın hem sosyal adalet açısından hem de "bilgi toplumu"na geçişi sağlayacak gençlerin yetişmesi açısından önemli bir rol oynayacağı ortada.
* Toplumsal uzlaşma fırsatı: Türkiye'de uzlaşmanın değil kutuplaşmanın ve gerginliğin tırmandığı bir süreç yaşanıyor. Bu ortamda toplumsal uzlaşmayı düşünmek bile zor ama bunu başarabilecek bir liderin, bir partinin toplumun geniş kesimindeki gizli bir özlemi gidereceğini düşünmek mümkün.
* KOBİ'lerle atılım fırsatı: Türkiye'de büyük bir girişimcilik potansiyeli var. Ülkenin dört bir yanında kendiliğinden fışkıran küçük ve orta boy kuruluşların(KOBİ'lerin) tutarlı bir programla desteklenmesi halinde bu kuruluşların yaratacağı istihdam ve katma değer hızla artabilir. Geniş bir tabana yayılmış olan bu kesim kendisini destekleyen iktidara güçlü bir destek de sağlayabilir.
* Yabancı sermaye fırsatı: Akıl dışı siyaset ve sürekli istikrarsızlık Türkiye'nin giderek büyüyen uluslararası yatırım pastasından hakettiği payı alması önlüyor. Yalnızca "gelişme yolundaki" ülkelere akan doğrudan sermayenin (kalıcı yatırım sermayesinin) miktarı 100 milyar doları aştı. Türkiye'ye gelen yabancı sermayenin miktarı ise 1 milyar dolar dolayında çakılı kaldı. Henüz açıklanmayan 1996 rakamının daha da düşük olduğu sanılıyor. Oysa en muhafazakar tahminle Türkiye'nin yılda 5 milyar dolar doğrudan yatırım sermayesi çekebileceği, birkaç yıllık istikrarlı bir gidişle bu rakamın 10 yılda milyar dolara doğru tırmanabileceği belirtiliyor. Doğrudan yatırım sermayesinin artması bir yandan dış borca ve "sıcak para"ya bağımlılığı azaltacağı gibi diğer yandan yeni teknoloji, yeni iş alanları, yeni istihdam anlamına gelecek.
* Enerji köprüsü fırsatı: Türkiye, yakın geleceğin enerji dengelerinde büyük rol oynayacak bölgenin göbeğinde yer alıyor. Gerçekçi bir dış politikayla bütünleşmiş bir program içinde Türkiye'nin bu alanda çok önemli roller üstlenmesi ve büyük yatırımlara ortak olması mümkün görünüyor. Bu arada kendi enerji sorununu çözmek için de Türkiye büyük çapta yabancı kaynak çekebilir.
* Ortadoğu'nun inşası fırsatı: Ortadoğu'da barış sürecinin gelişimiyle birlikte büyük yatırım olanakları ortaya çıkacak. Türkiye tutarlı bir politikayla bu süreçten en fazla yararlanan ülkelerden biri olabilir.
Bunlar hemen aklıma geliveren fırsatlar. Bunlara diğerleri de eklenebilir ve devleti yeniden yapılandırmayı da içeren kapsamlı bir programla Türkiye'nin önüne yeni ufuklar açan bir vizyon konabilir. Biri çıkıp bunu yapabilse bambaşka bir hava estirebilir gibi geliyor bana. Belki biraz "uçtum" ama uçmadan bu çukurdan çıkmak da kolay değil galiba.

Bütçe konusunda Türkiye'nin en deneyimli isimlerinden bir olan ANAP milletvekili Biltekin Özdemir, gerçek bütçe açığının bu yılın şubat ayı sonunda 185 trilyon lirayı bulacağını tahmin ediyor. Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğünden sonra Maliye Bakanlığı Müsteşarı olarak görev yapan Biltekin Özdemir bunun muhafazakar bir açık tahmini olduğunu, gerçekleşen açığın daha da yüksek olabileceğini belirtiyor.
Merkez Bankası'ndan 138 trilyon liralık hayali gelir transferi yapılarak ocak ayında bütçenin fazla verdiğinin açıklanmasını "komedi" olarak niteleyen Özdemir ocak ayındaki bütçe açığının 129 trilyon olduğunu ve bu rakamın şubat sonunda en az 185 trilyona çıkmasını beklediğini belirtiyor. Yatırım harcamalarının gene "sıfır" olacağı varsayımıyla yaptığı tahminin iyimser olduğunu vurgulayan Özdemir "denk bütçe"nin ciddiye alınacak bir tarafı olmadığını söylüyor.
Aylık bütçe gerçekleşmelerinin eskiden bir sonraki ayın en geç 20'sinde açıklandığını hatırlatan Özdemir, ocak ayı gerçekleşmelerinin hala resmen açıklanmadığını, Başbakan Erbakan tarafından yapılan "denk bütçe" açıklamalarının da kuşku yarattığını belirtiyor. Biltekin Özdemir'in hazırladığı tabloya göre bu yılın ocak ve şubat ayı sonundaki bütçe gerçekleşme tahminleri şöyle:

Ocak '97 sonu Şubat '97 sonu
(trilyon TL)

HARCAMALAR 423 770
Personel 150 250
Diğer cari 2 5
Yatırım- -
Transfer 263 515
GELİRLER 294 585
Vergi gelirleri 236 450
Vergi dışı N. Gelirler 17 40
Özel gelir ve fonlar 35 80
Katma bütçe 6 15
BÜTÇE AÇIĞI -129 -185


Yıllık enflasyon oranları %1 - %2'lerde gerçekleşen Avrupa Birliği ülkelerinin büyük çoğunluğu, tek para birimine geçilmesi için önkoşullardan biri olan enflasyon hedefini tutturacak gibi gözüküyor. Avrupa Komisyonu'nun açıkladığı uyumlandırılmış AB enflasyon rakamları (ocak 1997 - ocak 1996 karşılaştırmalı yıllık tüketici fiyat endeksi) şöyle:

Almanya 1.7
Avusturya 1.6
Belçika2.2
Danimarka 2.6
Finlandiya 0.9
Fransa 1.8
Hollanda 1.8
İngiltere 2.1
İrlanda 1.9
İspanya 2.8
İsveç 1.3
İtalya 2.6
Lüksemburg 1.3
Portekiz 2.8
Yunanistan 6.6

AB rakamlarının ülkelerin kendi hesapladıkları rakamlardan oldukça farklı olmasına karşın Avrupa Para Birliği'ne katılımı bu rakamlar belirleyecek. Maastricht kriterlerine göre enflasyon üst sınırı, AB'deki en düşük üç enflasyon oranının ortalamasının 1.5 puan üstü. Avrupa Komisyonu'na göre ocak ayında en düşük enflasyona sahip olan Finlandiya, İsveç ve Lüksemburg'un ortalama enflasyon oranı %1.17; enflasyon üst sınırı da %2.67 olarak belirlenmiş.
Ocak 1997'de %2.6 enflasyonla İtalya Maastricht kriterini sınırdan yakalarken, bu sınırı aşan sadece üç ülke oldu: Portekiz (%2.8), İspanya (%2.8), Yunanistan (%6.6). AB ülkeleri Maastricht kriterleri nedeniyle enflasyon oranlarını %1 ile %2 arasına çekmek ve bu aralıkta tutmak için çaba sarfetmeye devam edecek.

Kendi alanlarında lider olan üç İtalyan şirketi Fiat, Mediobanca ve Marzotto 5 milyar dolar ciro yapacak bir ortaklık kurdular
Yeni devin moda ve tekstil sektöründen başka yayıncılık, lastik, metalurji gibi çeşitli alanlarda söz sahibi olması bekleniyor
İtalya'nın en güçlü gruplarından Fiat, Mediobanca ve Marzotto Giyim Grubu biraraya gelerek yıllık cirosu 5 milyar doları bulacak bir ortaklık kurdu. Gruppo Industriale Marzotto (GIM) adlı yeni şirketin faaliyetlerinin üçte ikisi tekstil ve moda alanında olacak. Şirket aynı zamanda Corriere della Sera gazetesini ve diğer yayıncılık işlerini kontrol edecek. Yeni devin ünlü lastik firması Pirelli'ye iştirak edeceği ve metalurji, kağıt, döşeme ve bankacılık alanlarında yatırımlar yapacağı belirtiliyor.
Yönetim kurulu başkanlığını Pietro Marzotto'nun yapacağı ortaklıkta Fiat'ın %17.3, Marzotto'nun %12.4 ve Mediobanca'nın %10.5 hissesi var. Dünya giyim ve spor malzemeleri sanayiinin Armani, Valentino, Hugo Boss ve Fila gibi ünlü markaları şimdi yeni devin şemsiyesi altında faaliyet österecek.
Pietro Marzotto, "büyük sinerjiler yaratacak çok önemli bir moda grubu kurduklarını" söylerken, bazı uzmanlar olaya kuşkulu bakarak "bu girişimi destekler hiçbir endüstriyel plan olmadığını" savunuyor; bazıları ise GIM'in STET ve Telecom Italia gibi kurumların özelleştirmesinden pay kapmayı hedefleyebileceğini belirtiyor. Marzotto şirketin kurulacağını haber verdikten üç gün sonra, yeni şirketin varolan 1 trilyon liret naktiyle moda ve tekstil şirketleri satın alacağını söyledi ancak hedef belirtmedi. Şimdiden "Büyük GIM" diye adlandırılan yeni devin giyim alanında dikey entegrasyonu güçlendirerek bağımsız küçük ve orta boy firmaların yaşamasını güçleştirebileceği ileri sürülüyor.