‘Yandaş medya’ için zor zamanlar

Başbakan Erdoğan’ın son dönemdeki değerlendirme ve yakıştırmalarında dikkat çekici bir özellik var. Söylediğinin tam tersini düşünürseniz gerçeğe daha çok yaklaşmış oluyorsunuz. Örneğin “Kriz bizi teğet geçecek” demişti Sayın Başbakan. Krizin neremizden geçtiğini herkes görüyor artık. Son zamanlarda diline doladığı ve hedef gösterdiği “yandaş medya” yakıştırması da aslında onun kastettiği medyayı değil, kendi partisini ve iktidarını destekleyen medyayı çok daha iyi tanımlıyor.‘Yandaş medya’ için zor zamanlar
Yıllardan beri “yandaş medya” denince zaten hep iktidara yakın olan medya anlaşıla gelmiştir. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) ilk iktidar döneminde iktidara karşı önyargısız davranan ve hükümetin icraatını objektif bir gözlükle değerlendiren medya organları da bu nedenle muhalefet tarafından, çoğu kez de haksız yere, “yandaş medya” diye nitelenmişti. Şimdi Sayın Başbakan’ın “yandaş medya” diye tanımladığı Doğan Grubu’nun bazı yayın organları ve bu organlarda görev yapanlar da o zaman da CHP ve laik muhalefet tarafından bu sıfata layık görülmüştü.
Bugün gelinen noktada “yandaş medya” deyimi AKP iktidarını desteklemek için seferber olan medya kesimine çok yakışıyor. Bu kesimde yer alan medya kuruluşları belki maliyenin yakın gözetimi altına alınmış değil ve bu bakımdan daha rahatlar ama aslında bu “yandaş medya”nın ve o medya kuruluşlarında çalışanların işi bizden çok daha zor.
Zor çünkü başta ekonomi olmak üzere her alanda hükümetin tutarsız davranışlarına destek çıkmak ve gerekçe bulmak, eleştirilere karşı ise kahramanca mücadele etmek zorundalar. Tek bir “yanlış adım” atma lüksleri bile yok, Sayın Başbakan hemen mim koyup hesabını soruyor.

AB rüyası kâbusa dönüştü
Berlin Duvarı’nın 1989’daki yıkılışı sonrasında, piyasa ekonomisini ve demokrasiyi benimseyerek Avrupa Birliği (AB) ile bütünleşme hedefine yönelen orta ve doğu Avrupa ülkelerinin “AB çapası” sayesinde hızlı büyüme rüyası, küresel kriz nedeniyle kâbusa dönüştü. Şimdi söz konusu ülkeleri ekonomik çöküşten kurtarmak için AB’nin ne yapabileceği tartışılıyor.
Avrupa bankalarının, Türkiye’nin de yararlandığı “AB çapası”na güvenerek, söz konusu ülkelere bol keseden kredi açması ve başta otomotiv sanayi olmak üzere bazı sektörlerde küresel sermayenin bu ülkelere akması, orta ve doğu Avrupa ülkelerinde geçici bir bolluk ve hızlı büyüme dönemi yaşanmasını sağladı. AB çapası ve kapitalizmin sihirli değneği sanki bir mucize yaratmıştı.
Ancak küresel krizin talebi düşürmesi ve söz konusu ülkelere akan sermaye miktarının ciddi biçimde kısıtlanması, “mucize”nin yarıda kalmasına ve rüyanın kâbusa dönüşmesine yol açtı. Yoğun yabancı sermaye girişiyle hızlı büyürken büyük dış açıklar veren bu ülkeler, banka sistemlerini büyük ölçüde ele geçirmiş olan yabancı bankalar krediyi kesince büyük bir çıkmazın içine sürüklendiler. Paraları hızla değer yitirmeye başladı ve yabancı para birimine dayalı borçları ödenemez hale geldi.

350 milyar dolar lazım
Söz konusu ülkelerin bu yıl vadesi dolan borçlarını geri ödeyebilmeleri için 200 milyar dolara ve beklenen banka zararlarını kapatmak için de 150 milyar dolara ihtiyaçları var. IMF bu ülkelerden Macaristan, Ukrayna ve Letonya’ya destek sağlamak için devreye girdi ama IMF’nin kısıtlı kaynaklarıyla sorunu çözmek olanaksız görünüyor. Bu noktada gözler Almanya ve Fransa gibi AB’nin “büyük ağabeyleri”ne çevrilmiş bulunuyor ama onlar da kendi sorunlarına çözüm bulma telaşında.

Risk Avrupa bankalarında‘Yandaş medya’ için zor zamanlar
Doğu Avrupa ülkelerine akan dış kredinin 2008 Eylül ayı sonu itibariyle 1 trilyon 656 milyar doları bulduğu ve bu kredilerin 1 trilyon 511 milyar dolarının, yani % 91’inin Avrupa bankaları tarafından açılmış olduğu belirtiliyor.
Financial Times gazetesinin Bank for International Settlements (BIS) verilerine dayanarak derlediği rakamlara göre, bütün ‘Yükselen Pazar’ (YP) ülkelerine açılmış bulunan 4 trilyon 593 milyar dolarlık yabancı banka kredisinin % 73.4’ü, yani 3 trilyon 369 milyar dolarlık bölümü gene Avrupa bankaları tarafından açılmış. YP ülkelerine açılmış bulunan kredilerde ABD bankalarının payı % 10.3’te (475 milyar dolar), Japon bankalarının payı da % 4.8’de (220 milyar dolar) kalıyor.
Avrupa bankalarının YP ülkelerinde taşıdığı kredi riskini bu bankaların ait oldukları ülkelerin milli gelirine oranladığımızda karşımıza ürkütücü bir tablo çıkıyor. Bu oran Avusturya’da % 80’i, Hollanda’da % 66’yı, Belçika’da % 39’u, İspanya’da % 25’i, İrlanda’da % 17’yi, Fransa’da % 16’yı, Almanya’da % 13’ü, İtalya’da % 12’yi buluyor.
Tüm bu veriler ABD’de başlayan finansal krizin Avrupa bankaları için yarattığı tehdidin büyüklüğünü ortaya koyuyor. Bu koşullar altında AB’nin ve para birimi euro’nun geleceğiyle ilgili kaygıların artması da kaçınılmaz oluyor.

Güven krizi altını parlattı
Yaşanmakta olan kriz, mevcut yapısıyla kapitalist sistemin ipliğini pazara çıkardı. Sistemin bütün kurumları ve araçları yara aldı, çok büyük bir güven bunalımı doğdu. Borsalardaki çöküntü sürerken ABD Hazine kâğıtları dışında tüm kâğıt varlıklar gözden düştü. Euro’nun yanı sıra, şu an için güçlü görünen doların dayanakları da zayıf aslında.
Bu tür ortamlarda altına ilgi artar. Dünya Altın Konseyi’nin (WGC) hafta içinde açıkladığı verilere göre 2008’de dünya altın talebi dolar bazında % 29 artmış ve 102 milyar dolarlık bir büyüklüğe erişmiş. Geçen yılın ikinci yarısında sanayi ve mücevherat yapımı için altın talebi düşerken yatırım amaçlı altın talebinde tam bir patlama yaşanmış.
Yılın son çeyreğinde külçe ya da altın para olarak fiziki altın talebi 2007’nin aynı dönemine göre % 396 artarak 304 tona çıkmış. Yoğun talebin sürmesi nedeniyle yeniden 1000 doların üstüne tırmanan altın fiyatının (ons fiyatı), güvensizlik ortamının devam etmesi halinde 1200 doları zorlayabileceği belirtiliyor.