Geri Dön
Kültür SanatDuyularımızı titreten metinler

Duyularımızı titreten metinler

Size de olmuştur mutlaka. Bir koku duymuş ve taa eskilere dönmüşsünüzdür. Ya da uzaklardan tınlayan bir melodi, çok özlediğiniz birinin yanına taşımıştır yüreğinizi. Bir fotoğraf, anılarınızı canlandırmış; bastığınız bir tahta basamak, damağınızda kalan bir tat ise çocukluğunuzu hatırlamanıza neden olmuştur. Metinler güçlüdür ve güç aldığı sözcüklerle, duyularımıza hitap eder. Duygularımıza olduğu gibi

Duyularımızı titreten metinler

Sinem Çelebioğlu - Bugün, edebi metinlere baktığımızda Aristo zamanından beri söz edilen beş temel duyunun kullanıldığını fark ediyoruz. Görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma. Her bir duyu, edebi metinlere zenginlik katar. Daha fazla ayrıntıyla karşılaşmamızı, karakterleri anlamamızı, atmosferi yaşamamızı sağlar. Yazarlar da kimi zaman bir veya birkaçından ağırlıklı olarak yararlanır, biz okurlara ayna tutar. Kahramanlar kadar görür, koklar, dinler, dokunur ve tadarız. İşte bazı metinler var ki derin bir iz bırakır. Bir kere okuduktan sonra ne zaman bir melodi veya koku duysak hem metin yeniden sarmalar bizi hem de tutunduğumuz anılar. 

Görme: Gözlerimiz, çevreyi algılamamızı sağlarken bir yandan da hatıralarımızı inşa eder. Bakarız, izleriz, gözleriz, okuruz, dalarız… Bir mekânı, gördüklerimizle yaşar, zihnimizde kalan karelerle yaşatırız. Tıpkı Orhan Pamuk’un “İstanbul - Hatıralar ve Şehir” kitabında olduğu gibi. “Çocukluğumun İstanbul’unu siyah-beyaz fotoğraflar gibi, iki renkli, yarı karanlık, kurşuni bir yer olarak yaşadım ve öyle de hatırlıyorum.” diyen yazar, sayfalar boyu bizi unutulmaz bir şehir yolculuğuna çıkarıyor. Gezi yazıları, Ara Güler’in eşsiz dokunuşuyla canlanan fotoğrafları, gazete kupürleri ve Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Rasim gibi sevdiği yazarların alıntılarıyla bezeli bu kitap, hafızalarımıza mühürlüyor İstanbul’u ve Orhan Pamuk’un ifadesiyle “Hayat o kadar da berbat olamaz. Ne de olsa sonunda insan Boğaz’da bir yürüyüşe çıkabilir.” dememizi sağlıyor. 

İşitme: Yağmur şırıltısı, sokaktan geçen bozacının inişli çıkışlı bağırışı, araba kornaları, uzaktan gelen kahkahalar ve elbette melodiler… Kulağımıza gelen bir nağme, belki bir şehirden başka bir şehre götürür bizi ya da bir duygudan diğerine. Sabahattin Ali, “Ses” öyküsünde, bir saz eşliğinde, belki de hiç unutamayacağımız bir karakter olan Ali’nin sesini duymamızı sağlar. Bugün çok iyi bildiğimiz “Döndüm daldan kopan kuru yaprağa, Seher yeli, dağıt beni, kır beni; Götür tozlarımı burdan uzağa, Yarin çıplak ayağına sür beni…” dizelerini yanık sesiyle söyleyen Sivaslı Ali, onu duyanlar tarafından Ankara’daki bir ses yarışmasına davet edilir. Yarışmanın yapıldığı odada Ali’den, daha önce görmediği piyano eşliğinde ses çıkarması istenir. Oysa Ali, sesleri çıkaramaz, yarışmayı kazanamaz. Söylediği son söz ise usta kalemin vermek istediği yabancılaşma temasını çarpar yüzümüze: “Sizi mahcup çıkardım, beyim, sakın kusura kalmayın! Ben o odada bir türlü sesimi bulamadım!”

Koklama: Türk edebiyatında kokulardan bahsedeceksek, eserlerinde çiçek, bitki, deniz kokusunu kullanan pek çok yazar sayabiliriz. Ama listenin en başına Refik Halid Karay’ı koymamız mümkündür. Özellikle toplum ve toplumun koku tercihi / gelişimi konusundaki araştırmalarıyla dikkat çeken yazar, pek çok deneme ve öyküsünde koku duyusundan yararlanır ve parfümlerden sıkça söz eder. Örneğin “Güzel Kokular” başlıklı yazısı, parfümlerle bilgilerle doludur. “Üç Nesil Üç Hayat” adlı eserinde Avrupa’dan gelen parfümler hakkında ayrıntılı tespitlerde bulunmuştur. “Şeftali Bahçeleri”  öyküsündeyse bizi, enfes bir bahçenin içinde gezdirir.

Tatma: Orhan Kemal’in “Çikolata”  öyküsünü okuyanlar, ne zaman yaldızlı kâğıda sarılı bir çikolata görse, yoğurtçunun kızını hatırlamaz mı? “Şekercinin vitrini önünde silinivermişti berber de, aynaları da, kafes de, sarı kuş da. Çikolatalar vardı şimdi, salt çikolatalar. Güneşte alev alev uçuşan kırmızılar, morlar, sarılar, maviler; kırmızılara, morlara, sarılara, mavilere sıkı sıkı sarılı çikolatalar. Abla da, oğlan kardeş de, yoğurtçunun kızı da sıkı sıkı sarılı, alev alev kırmızıların, morların, sarıların, mavilerin içindeydiler. Ya da maviler, sarılar, morlar; kırmızılar alev alev, yaprak yaprak uçuşuyordu içlerinde.” cümleleriyle sadece gözümüzün gördüğü değil, gönlümüzün ve damağımızın da canı çektiği o çikolataya hasret olan çocuğun elini tutmak gelmez mi içimizden? Ne zaman okusak bu öyküyü, yüreğimiz titrer ve ne zaman bir çikolata yesek, buruk bir tat kalır ağzımızda.

Dokunma: İnsan sevdiğine dokunmak ister, değil mi? Peki ya sevdiği uzaktaysa, ona uzaksa ve hatta yasaksa? Türk edebiyatında psikoloji deyince akla Mehmet Rauf’un “Eylül”  romanı gelir. Dokunma deyince de Necip’in sevdiği kadın Suat’ın eldivenini çalması ve hasta yatağının baş ucuna koyması…  Necip, Suat’a ulaşamaz, dokunamaz. Bu yüzden eldiveni aracılığıyla ona dokunur ve çaresizliği metinde şöyle açıklanır: “Ve bu eldiven meselesi unutulduğu zaman onun yegâne malı, mal-ı kıymettarı oldu: o pür-hayat bir el, sanki Suad’ın eli gibi geliyordu ve onun eline mâlik olmak Necip’i saâdetten çıldırtıyordu.”

bu haberleri kaçırma

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler