Ortadoğu riskli Türkiye Avrupa’ya dönmeli

İsveç Dışişleri Bakanı Bildt ‘Ortadoğu’da sanıldığı gibi çıkmadı. Türkiye kendini yeniden Batı’da çapalamalı’ diyor. Bild’e göre Suriye’de tampon bölge oluşturulması ise zor

Ortadoğu riskli Türkiye Avrupa’ya dönmeli

İsveç Dışişleri Bakanı Bildt, Bodrum’da EDAM’ın düzenlediği toplantıda soruları yanıtladı.

Carl Bildt’in sıradan bir Avrupalı siyasetçi olduğunu düşünürseniz, hata yaparsınız. İsveç Dışişleri Bakanı, aslında ‘derin Avrupa’nın stratejik beyin takımından. Yıllardır Avrupa’nın kaderini belirleyen, Soğuk Savaş’tan bu yana kıtanın geleceğini şekillendiren önemli isimlerden. Ayrıca ‘Türkiye dostu.’ İstikrarlı olarak Türkiye’nin AB adaylığını savunan, Ankara’nın güvendiği bir isim. Bu yüzden Bodrum’da EDAM tarafından düzenlenen konferansta yakaladığımda, Suriye’den Burhan Kuzu’ya kadar her şeyi sordum...

* Türkiye-AB ilişkileri tamamen çöktü...
Tam değil. Ama beklentiler düştü. Gerçi aramızda eskisinden daha yoğun bir stratejik diyalog var. Orta Doğu’da yaşanan dramatik değişim ve küresel çalkantılar yüzünden eskisinden daha fazla görüşüyoruz. Ancak tabii Türkiye’nin AB üyelik süreci ayrı bir mesele. Üyelik sürecinden söz ediyorsanız, haklısınız. Aramızdaki stratejik temas artmasına rağmen AB müzakere sürecindeki formaliteleri atlayamıyoruz.

* Burhan Kuzu, en son AB İlerleme Raporu’nu canlı yayında çöpe attı...
Kim bu adam?

* Parlamentoda Ak Parti’nin kurmay isimlerinden...
Hiç akıllıca değil.

* Neden ki? Belli ki siyaseten bir faturası yok. Raporun iktidar partisinden üst düzey bir isim tarafından çöpe atılması, bizzat aslında AB’nin Türkiye’de bir faktör olmaktan çıktığının, hiçbir etkisi kalmadığının göstergesi değil mi?
Rapor dengeli ve hakkaniyetli. Eleştiriler de öyle. Evet, müzakere süreci yavaşladı. Ancak AB müzakere sürecinin uzun bir yol olduğunu, sabırlı olma gerektiğini herkes biliyor.

* Raporda yargı süreci, medya ve ifade özgürlüğü konusunda ağır eleştiriler var. Ama AB’nin Türk siyasetinde ağırlığı varken bu eleştirileri yapmadınız. Şimdi biraz geç değil mi...
Olabilir. Ama bu kez görüşlerimizi çok net koyduk. Daha önce de bu konulara değinilmişti ama şimdi daha açıkça söyledik.

* İyi de, artık kıymet-i harbiyesi yok...
Evet, ama bu konuları ciddi anlamda konuşuyoruz aslında.

‘Çalkantılı ve istikrarsız’

* Bugün konferansta Egemen Bağış uyardı: Gelecekte Brüksel’de “Türkiye’yi kim kaybetti?” noktasına gelinebilir...

Umarım kaybetmeyiz. Böyle görmek isteyenler olabilir. Ama kapıyı açmak isteyenler de var. Bence Türkiye ve Avrupa 5-10 yıl içinde yeniden yakınlaşacak. Neden mi? Çünkü Türkiye Ortadoğu’da yeni sulara açıldı fakat oradaki ‘Vaat Edilen Topraklar’ (Promised Land) hiç de sanıldığı gibi çıkmadı. Bu coğrafya, istikrarsız ve çalkantılı. Vaat Edilen Toprakların hiç de vaat edildiği gibi olmadığını gören Ankara’nın, belli bir süre sonra yeniden Avrupa’yla ilişkilerine yöneleceğini düşünüyorum. Avrupa’dan uzaklaşan Türkiye, kendini daha riskli, daha istikrarsız ve zor bir bölgede bulma riski var. Bu biz Avrupalıları da ilgilendiriyor. Türkiye bu durumda yeniden Avrupa’ya demir atmak ihtiyacı hissedecek. Doğru olan Türkiye’nin kendini sağlam bir biçimde Avrupa ve ABD’ye çapalamasıdır. Çünkü Avrupa’yla ilişki gevşer ve Ortadoğu’daki ortam da iyice kötüleşirse, işte asıl o zaman Türkiye çok zor anlar yaşar.

* Bu uyardığınız kötü senaryo zaten halihazırda oluyor sanki...
Henüz başlangıcındayız.

Kimse Suriye’ye asker göndermeye niyetli değil

* Türkiye Suriye meselesinde özellikle yalnız kaldığı hissini yaşıyor. ABD ve Avrupa, tam olarak arkasında değil...
Suriye’de önce reform bekledik, olmadı. İsyan başlayınca da uzlaşma bekledik, ancak bir iç savaşa evrildi. İç savaşın bu kadar uzaması bekliyor muyduk? Hayır. Ama şimdi de işler çok zor. Çünkü süreci hızlandıran her müdahale, olayları çok daha ağır ve karmaşık hale getirebilir.

* Özetle, hepimiz katliamları uzaktan seyredeceğiz diyorsunuz... Bu, Türkiye’nin ‘Hadi akan kanı durdurmak için bir şeyler yapalım’ pozisyonundan çok farklı...
Şu anda Batı’da kimse Suriye’ye asker göndermek istemiyor. Ve onu yapmadığınız sürece de yapabileceğiniz çok bir şey yok.

* Yani diyorsunuz ki, Türkiye yanı başında ve kendi iç huzurunu doğrudan etkileyen bu durumla yaşamayı öğrensin. Ankara çok mu ileri gitti Suriye rejimi aleyhine tavır alırken?
Bence başka seçenekleri yoktu. İşin doğası gereği rejim karşıtı bir pozisyonu almaları gerekiyordu. Unutmayın demokrasilerde yaşıyoruz. Mülteciler gelmeye başlayınca ister istemez Türkiye rejim karşıtı bir noktaya geldi. Ama sorun şu, ahlaki olarak Suriye’de yaşananlara hissettiğimiz öfkeyle, yaşananları etkileyebilme kabiliyetimiz arasında bir kopukluk var. Evet, olan biteni durdurmak için orduları gönderebiliriz. Ama kimse bunu yapmak istemiyor. Amerikalıların da bu tarz bir müdahaleye iştahı yok. Geçmişte Amerikalıların bu işlere hevesli olduğu dönemler vardı ama bu yüzden büyük hatalar yapıldı. Yanlış anlamayın; sonunda Esad rejimi düşecek. Ama yarın da olabilir, çok uzun da sürebilir. Uzaması başta Türkiye olmak üzere herkes için kötü.

* Peki, ne olacak Suriye’de?
İç savaş toplumu yok ediyor. Güvenlik güçleri dışında devletin temel unsurları çökmüş durumda. Devlet ya da Esad’ın temsil ettiği laik diktatörlük, çöktü. Ama yerine ne gelecek? Rejim hala ayakta kalabileceği düşüncesinde.

* Bu rejim gidince yerine ne gelir?
Bütün mesele bu. 3 şey olabilir. Yeni, bir laik demokrasi kurulabilir. Bu iyi senaryo. İslamcı bir demokrasi olabilir. Ya da mezhepsel bölünmeler yaşanabilir.

* Türkiye rejimin çöküş sürecini hızlandırmak ve başını iyice ağrıtan mülteci sorununa çözüm bulmak için ‘tampon bölge’ ya da ‘güvenli bölge’ düşüncesine sıcak bakıyor...
Bunu yapabilmek için, o bölgeleri askeri olarak garantiye almanız gerekiyor. Şu ortamda zor. Yoksa burası ‘güvenli bölge’ diye ilan edemezsin. Havadan ve karadan korumak zorundasın.

* Ama mültecilerin Türkiye’ye gelmeden Suriye içinde ağırlanabileceği bir bölge ya da insani koridor yaratmak çok mu zor?
İnsanları korumanın en iyi yolu, onları sınırın bu tarafında (Türkiye tarafından söz ediyor) yaşatmak. Aksi takdirde büyük bir askeri angajman gerekiyor. Yarım güvenlik diye bir şey yok. İnsanlar yarı güvende değil; tamamen güvende olduklarından emin oldukları bölgede yaşamak ister.

* Özetle anladığım, masada herhangi bir seçenek yok ve Türkiye’de bu berbat durumla yaşamak zorunda diyorsunuz...
Bunu söylemiyorum. Ama zorluklar var. Tabii yapabileceğimiz şeyler de var. Mesela Suriye Kızılay’ı aracılığıyla yardım göndermeye başladık... BM kurumları ve Kızılhaç da insanı trajediyi hafifletmek için devreye girebilir...

Ortadoğu riskli Türkiye Avrupa’ya dönmeli

Egemen Bağış ‘ın 13 yaşındaki oğlu birkaç yıl önce ailesiyle...

Bağış: ‘Oğlum bana sürekli savaşı soruyor’

Bağımsız düşünce kuruluşu EDAM’ın her sonbahar Bodrum’da düzenlediği stratejik beyin fırtınası, artık neredeyse gizli bir fikir kulübüne dönüştü. Hey yıl, Avrupa’nın ana damarlarında çalışan genç bürokrat ve karar vericiler, gazeteci ve bazı Avrupalı siyasetçilerle bir araya gelip, AB’nin akıbetini ve bölgesel sorunları tartışıyoruz .
Ancak bu yıl, EDAM toplantılarını hiç aksatmayan Avrupa Birliği’nden sorumlu bakan Egemen Bağış’ın ağzından Suriye konusunda söz almak kolay olmadı .
Avrupa Birliği konulu bir panelde samimi açıklamalarda bulunan bakan, daha sonra yakaladığımda Suriye konusunda konuşmamaya neredeyse yeminliydi .
Geçen hafta basına “Bir saatte Suriye yerle bir ederiz” diye yansıyan sözlerinin, aslında tam tersine ”...ama bu yol değil” anlamına çıkan bir açıklama olduğunu, fakat cımbızlanarak bağlamı dışında aktarıldığını söyledi. Hassas bir dönemde Dışişleri’nin alanına da girmek istemiyordu. Israr ettim.
“Bir süre önce AB komiseriyle mülteci kamplarına gittik. Suriyeli mültecilerden, bana teşekkür, ona eleştiri geldi. İnsanlar kendileri için bir şey istemiyor; geride bıraktıklarımıza yardım edin diyorlar. Ancak maalesef Avrupalılar Suriye konusunda pasif. Donmuş bir zihniyet var. Sadece bu konu değil, herhangi bir kriz karşısında toparlanamıyorlar.”

Avrupalılar pasif, peki ya ABD?
Bağış, belli ki Washington’un şu zamana kadar Suriye meselesine yeterince eğilmediği görüşünce. Sitemi, hükümet içinde de bu konudaki hayal kırıklığını yansıtıyordu:
“Umarım kasımdaki Amerikan seçimleri sonrası ABD’nin Suriye bakışında değişiklik olur. Obama yeniden seçilse de, seçilmese de Ocak ayına kadar iktidarda. Umuyorum ki seçimleri geride bıraktıktan sonra Suriye’yi masaya yatırır. Çünkü bu işin uzaması ve yayılması, herkes için olduğu gibi ABD için de bir cehennem demek.”
Sonra devam etti: ”13 yaşındaki oğlum bile ‘Baba savaş çıkar mı?’ diye artık sürekli soruyor. Çocuk bile korkuyor. Haberleri seyredip bana, ismini vermeyeyim, komşu bir ülkenin nükleer faaliyetlerini soruyor ve dünya savaşından korkuyor.” Bu sözler, aslında Avrupa’dan ziyade uzun yıllar yaşadığı ABD’ye bir sitem içeriyordu: “Eğer ABD’nin Suriye konusunda tavrı ilgisizlik olursa, dünya da artık liderlik için Moskova ya da Pekin’e bakar. Gerçek şu ki, Amerikalıların dünya meselelerinde bir ağırlığı var. Ama eğer bundan vazgeçmek istiyorlarsa, kendi bilecekleri iş, saygıyla karşılarız.”

Milliyet gazetesi bambaşka bir yer

”Milliyet şu ana kadar en mutlu çalıştığım yer” desem, herhalde abartmış olmam. 3 yıl önce Tayfun Devecioğlu’nun davetiyle geldiğim bu gazetenin ağır başlılığına, kadrolarına, sosyal vicdanına ve oturmuş düzenine, adeta aşık oldum.
Hatırlıyorum, ilk hafta bir arkadaşıma Milliyet’in kalitesini ”Sanki Guardian gazetesinde çalışıyorum gibi” diye anlatmıştım. Aradan geçen kısa zamanda çok şey değişti, Milliyet değişmedi.
Bu gazetenin kendine has bir DNA’sı var. Yazıişleri ekibinin çoğu benim gibi taze Milliyet’çi değil, yıllardır bu kurumda çalışıyor. Editörler ve muhabirler de keza. Tüm zorluklara rağmen Abdi İpekçi’nin gazetesinde çalıştıklarının, “Basında Güven” lafının sahibi olduklarının bilinciyle geliyorlar her gün işyerine.
Bu hafta Milliyet’te nöbet değişimi var. Tayfun’dan boşalan yere gazetenin geçmişte de genel yayın yönetmenliğini yapmış tanıdık bir isim, Derya Sazak geldi. Derya Sazak, gazetenin genetik yapısını, hassasiyetlerini, hatta ruhunu çok iyi bilen bir isim. Yazıişlerinden sayfa sekreterlerine kadar, herkesin tanıdığı, saygı gösterdiği, tecrübeli bir kalem. Bu yüzden, bizler Tayfun’u uğurlar, Derya’ya ‘Hoş geldin’ derken, siz okurlar rahat olun. Milliyet hep aynı Milliyet .