Baba gibi...

15 Haziran 2020

Her Babalar Günü yaklaşırken sana gelen o garip haller... Bir eksikliğini hatırlatan o "özel günün" başkaları için kutlu bir gün olmasına çocukça bir serzenişte bulunmak istemen ile onlar adına mutlu da olabileceğini düşünüp olgunlukla kabullenmenin arasında kalman. Yaşının geçen senelere değil, anlık hislerine göre değişebilmesine şaşırman. Ergin tarafın seni hakikate doğru ilerletirken, çocuk yanının arkandan çekiştirerek seni geriletmesi. Öne doğru hareket etmek istesen de, ardındaki çocuğun elini bırakmaya kıyamaman. Onun başını okşama görevinin de sende olduğunu idrak edip, elinden tutup, yanında yürümeye ikna etmeye çalışman.

Her Babalar Günü yaklaşırken aklına gelen o garip düşünceler... "Hayatta olsaydı neler yapardı, beni nasıl severdi, nasıl korurdu?" diye her sene, değişen hayat gündemine göre şekillendirdiğin o bitmeyen senaryolar. Genç kız iken, "Hayatta olsaydı da bana şu saatte evde ol." deseydi senaryosunun, çocuğun olduğunda "Hayatta olsaydı da benden habersiz oğlana çikolata verseydi." diye değişmesi. İstisnasız her sene "Sesi nasıldı acaba nasıl sesini bilmiyorum?" diye düşünmen. Aynı uslanmaz umut ile o sesi hatırlamaya çalışman ve istikrarlı olarak bir ses duyamaman. Neye ihtiyacın olduğunu anlamadığın, tükendiğin, isyan bayraklarını çekmeye hazır olduğun anlarda daha da kalabalıklaşan o düşünceler. Sanki yakında olsa, içinde bulunduğun durumu onun düzelteceğini umman. Üstelik bu durumları senden başkasının düzeltemeyeceğini artık net olarak bilmene rağmen. Bu hayatta daha çok sevilmen gerektiğine olan keskin inancın. İhtiyacın olan sevginin büyük bir kısmından mahrum olduğunu düşünmen ve bu mağduriyetin arkasına sığınmak istemen. Özlemen, özlemek istemen, neyi özlediğini tam olarak bilememen.... İsyan, keder, hüzün, yakarış, farkındalık, kabullenme hepsi bir arada.

Her Babalar Günü yaklaşırken kulağına çalınan o şarkılar... Normalde sana çok da tesir etmeyen ama sen bu haldeyken hissi etkisini yüksek dozda yaşadığın o şarkılar. Bu seneki "Durup düşünmeye zamanın olur mu? Yitirmeden anlamaz insan, sevdiklerin yolun sonunda. Sarıl her fırsatında o insana, arkasından ağlayan olma, geri getirmez çok ağlasan da..." Şarkının sözlerinin içindeki bir arifi uyandırması ve o ulvi kişinin ağzından dökülen "Her Babalar Günü'nü böyle yaşarsan, sana onun yokluğunu hissettirmemeye çalışanlara haksızlık etmez misin?" cümleleri. Gidenlerin iyiliği, özlemi, anıları bir yanda dursun; kalanların mücadelesi, hayatta olma çabası, bir yokluğu varlıkları ile yok etme gayretleri.

Dedenin her Cuma aksatmadan seni yatılı okuldan alıp eve götürmesi, bir yerden alıp, bir yere bırakması tıpkı bir baba gibi. Hep çok çektiğin hassas midenden ötürü anneannenin seni kucaklayıp hastaneye taşıması, o da bir baba gibi. Yalnız kalan annenin kendini yalnız hissetmemeye çalışması ve her duygusunu bastırması, tıpkı bir baba gibi. Çocukla tek başına kaldığında "Kızım benim telefonum yanımda sesi de açık, sen rahat uyu." diyen dayın mesela, aynı bir baba gibi. Bebeklerin bile en kolay söylediği o kelimeyi, altı yaşından beri hiç söylemediğin için, eşinin babasının zorlandığını görüp "Ben artık senin de babanım." deyip seni cesaretlendirmesi gibi, tam bir baba gibi....

Her Babalar Günü yaklaşırken hissettiklerin.

Bu sene biraz değişti sanki.

Kendine öğütler verir oldun, tıpkı bir baba gibi...

Doyamadığım babama özlem,

Yazının devamı...

Sözler

6 Haziran 2020

Sözler

Karantinanın başından beri eşimin köyündeyiz, Bolu'da. Bütün akrabaların evleri yan yana burada. Yengeler, amcalar, kayınvalideler, kayınbabalar; herkes bir arada. Birlikte yaşayınca da, daha derinlere inme fırsatı doğuyor insana. Herkesi daha çok izleyip, daha çok anlamaya çalışıyor... Gözlemledikçe de daha çok şaşırıyor. Özellikle ailenin kadınlarına. Başlarına ne iş gelirse gelsin, ellerinden her işin gelmesi hayranlık uyandırıyor. "Bilmedikleri hiçbir şey yok mu acaba?" diye düşünürken insan, hiç bilmediği şeyleri duyuyor. Marulların daha çok büyümesi için topraktan sökülüp başka bir yere ekilince, bunun adının "marulları şaşırtmak" olduğunu, nohutlu pilav gibi, menemen gibi herkesi bir öğün için doyurabilecek yemeklere "öğünsavar" dendiğini, mutfak fayansı düştüğünde kalekim sürüp yapıştırılabildiğini, gider borularını otuz santim aralıklarla kesip duvara matkapla tutturunca kürek askılığına dönüştürülebildiğini.... Şehir hayatına döndüğümde bunları kullanamayacak olmaktan dolayı hüzün duysam da, nereye gidersem gideyim yanımda taşıyacağım başka şeyler de veriyorlar bana. Sözlerini... Sohbet anında tam da konuya uygun olarak ağızlarından çıkıveren sözlerden bahsediyorum. Onlara da büyüklerinden miras kalan. Buhran, kafa karışıklığı, iç sıkıntısı anlarında dile gelip; yüreklere su serpen, yalnız olmadığını hissettiren, her durumun bir çözümü olduğunu hatırlatan cümlelerden. İşte birkaç örnek o sözlerden.

Köye ilk geldiğimde, sakinlik ile yeni yeni tanışırken ve kendimi sürekli oyalamaya çalışırken, beni gözleyip söyledikleri laf geliyor aklıma. "Ehli keyfe keyif verir kahvenin kaynaması, eşeği baştan çıkarır sıpanın oynaması." diyerek, huzurun yerde değil insanın içinde olacağını öğütlediler bana. Ben de hareketliliği bırakıp durabilmeyi öğrenmeye çalıştım, "Biraz kendini rahat bıraksana."

Bol bol kadın olunca etrafta, önemli değil hangisi kaç yaşında; süslenmek, güzelleşmek, bakıma geliyor laf eninde sonunda. Her evde mutlaka var bir cımbız ve bir ayna. Ama bende bir bıkkınlık. "Kendime hiç bakasım yok." deyiverdim, hayıflandım ortaya. Hemen "Aaa" nidaları duyuldu. "Eller bakışırken, allar yakışırken giyin." dediler. Pembe bir allık sürdüm sahiden de biraz pembeleşti dünya. Peki hep mi bakımlı olmak lazımdı, bunun imkanı var mıydı? Çünkü artık herkes her an televizyona çıkacak gibi sosyal medyada. Ona da bir söz geliyor büyüklerden anında; "Her gün güzel olanın yabanda giyecek bir şeyi olmaz." Olabilir mi bundan daha güdüleyen bir olumlama? Eğer gerekir de çıkarsak yabana, çok şükür giyecek şeylerimiz de var orada. Laf lafı söz sözü açıyor; uzaktan başkalarının hep daha dertsiz olduğunu, insanın kendini herkesten daha dertli hissettiğini söylüyorum. Bir diyecekleri vardır buna da mutlaka. "Kızım evlerde et mi kaynıyor, dert mi belli olmaz" diyorlar. Evlerin odaları dağınık olsa da, salonları hep toplu duruyor.

Kadınların hisliliğinden bahsediyoruz bir sabah da. Her duyguyu sonuna kadar yaşamalarından; bir iyi, bir kötü olabilmelerinden, vesveselerinden, gelgitlerinden.... Nedensiz yere içimin sıkıldığından bahsediyorum ara ara. "Merak etme" diyorlar, "Karagün kararıp kalmaz." Onların da böylesi günler yaşamış olmaları ve o günlerin geçmiş olması, sıkıntıların geçeceğine dair umut veriyor bana. Bir de yetememeyi soruyorum. Ne yaparsan yap içinde olan o azlık hissini. Acaba var mıydı onlarda da? "Olmaz mı?" diyorlar. Ancak yöntemleri kendini telkin etmek değil bu sefer. Aksine içindekileri olduğu gibi dışarı çıkarmak. Susmamak, tutmamak, olduğu gibi haykırmak. Bütün işler üst üste geldiğinde meydana çıkıp "Bu can çıkıvermesini de bilir." diye sesleneceksin diyorlar. "İşte kılıç, işte gerdan" sözü dilinde, görüneceksin ortalarda...

Her sohbetin sonunda da, hayata teslimiyete bir övgü geliyor. Yaşamın kendi içinde inişli çıkışlı olduğunu, herkesin bir imtihanda ter döktüğünü, her şeyi oluruna bırakabilmekteki huzuru, yaşadıklarını bir senin yaşamadığını kavramayı hatırlatıyorlar bana. Tabii ki bunun için de bir söz var ağızlarda ;"Neler yedi bu diş, ne altın oldu ne gümüş."

Ben de kaydedip tüm sözleri, onlar için her zaman boş yeri olan hafızama, kafamın karışık olduğu anlarda kullanmak üzere saklıyorum. Kendime anımsatma zamanları gelene kadar dursunlar burada. Yaşadıkça ve söyledikçe, söyledikçe ve hatırladıkça daha çok kazınır aklıma. Hem belki ileride bir gün ben de söylerim onları, bir sonraki jenerasyona....

Yazının devamı...

Mehmet masalı

30 Mayıs 2020

Ben çocukken yatmadan önce bize kitap okunmazdı. Masal anlatılırdı. En çok da anneannem anlatılırdı. Hele ki bir Mehmet masalı vardı ki, çok severdim. Bir kere yetmez, iki kere yetmez, en az beş kere anlattırırdım. "Bu benim en sevdiğim masal anneannem" dediğimde de, "O kadar seviyorsan, sen de çocuklarına anlatırsın." diye beni gülümsetirdi anneannem. Uzun uzun yıllar geçti. Yaşım masal anlatılacak yaşı geçti, masal anlatacağı yaşa geldi. Oğlum da masalları anlayacağı yaşa geldiğinde, aldım onu yanıma hevesle. Hatırlamaya çalıştım Mehmet masalını zihnimde, tam olarak şöyleydi;

 

Bir tane Mehmet varmış... Annesi bir gün Mehmet'i tuz almaya göndermiş. O zamanlar tuzun adı "hiç"miş. Ne alacağını unutmamak için "Hiç, hiç, hiç" diye sayıklayarak gidiyormuş. Az gitmiş, uz gitmiş... Sahilde balık tutan bir adam görmüş. Adamın yanından geçerken, "Hiç, hiç, hiç" demeye devam etmiş. Adam "hiç" kelimesini ardı ardına duyunca Mehmet'in yüzüne iki tokat patlatmış. "Balık tutana hiç denmez, beşine onuna birden diyeceksin." demiş. Mehmet söz dinlemiş. "Beşine onuna birden, beşine onuna birden..." diyerek yoluna devam etmiş. Yol üzerinde bir cenaze kalabalığı görmüş. Şans bu ya, dilinde de "Beşine, onuna birden, beşine onuna birden..." Cenazeden yaşlı bir teyze Mehmet'in yüzüne iki tokat atmış. "Beşine onuna birden denir mi?" demiş. "Başımız sağolsun." diyeceksin demiş. Yanakları al al başlamış Mehmet yeniden sayıklamaya. "Başımız sağolsun, başımız sağolsun." Biraz daha ilerlemiş bakmış yerde cansız yatan bir fare. "Başımız sağolsun, başımız sağolsun" diye tekrarlayarak, başında beklemeye başlamış farenin. Yaşlı bir dede gelmiş yanına. Ondan da iki tokat yemiş. "Hiç öyle denir mi?" demiş dede. "Öf ne pis kokuyor, öf ne pis kokuyor..." diyeceksin. Mehmet değiştirmiş yine kelimelerini; "Öf ne pis kokuyor, öf ne pis kokuyor..." O anda karşısında hamamdan çıkan bir kadın belirmiş. Parlıyormuş kadın temizlikten, pirüpak. Ancak Mehmet'in dilinde kalan son cümle, öf ne pis kokuyor, ağzından da çıkıverince, tokadı yemiş kadından. Fakat kadın Mehmet'e dikkatlice bakınca kim olduğunu tanımış. "Hafize Hanım'ın oğlusun sen, annen seni hiç almaya göndermemiş miydi? Paran nerede?" demiş. Mehmet ceplerine bakmış. Belli ki parasını da aklındakini de unutmuş. ağlamaya başlamış Mehmet, kadın da üzülmüş. "Ağlama bakayım, güçsüz çocuklar ağlar, al şu parayı hiç alıp hemen evine git." diye tembihlemiş. Mehmet varmış evine elinde hiç ile, annesi yanağına iki öpücük konduruvermiş. Masal da burada bitmiş.

Bu muymuş en sevdiğim masal diye hayıflandım. Bunu Güneş'e bu haliyle anlatamazdım. Ben de orijinalinden yola çıkıp modern bir versiyonunu kurguladım.

Bir tane Mehmet varmış... Annesi bir gün Mehmet'i tuz almaya göndermiş. O zamanlar tuzun adı "hiç"miş. "Hiç, hiç, hiç" diye sayıklayarak gidiyormuş. Sonra sahilde balık tutan bir adam görmüş. Adamın yanına gitmiş. "Hiç, hiç, hiç" demiş, adam Mehmet'i kibar bir dille uyarmış. "Balık tutan birini gördüğünde hiç denmez, beşine onuna birden dersen daha nazik olursun." demiş. Mehmet "Beşine onuna birden, beşine onuna birden..." diye diye gidiyormuş. Yolda hasta bir adam görmüş. Yanına gidip "Beşine onuna birden" demiş. Hasta adam Mehmet'i kibarca yanına çağırmış ve "Geçmiş olsun" demesinin daha doğru bir söz olacağı konusunda onu ikaz etmiş. Mehmet "Geçmiş olsun, geçmiş olsun" diyerek gitmeye başlamış. Mehmet yolda bir çöp torbası görmüş. Başına geçip "Geçmiş olsun" demeye başlamış. Bunu gören bir dede yanına yaklaşmış, "Geçmiş olsun yerine "Bu koku da ne?" dersen daha şık olur" demiş. Mehmet de "Bu koku da ne, bu koku da ne?" diye sayıklamaya devam etmiş. O anda karşısında hamamdan çıkmış bir kadın belirmiş. Mehmet "Bu koku da ne?" demeye devam etmiş. Kadın anlayışla Mehmet'in göz hizasına inip başını şefkatle okşamış ve "Bu koku da ne?" demenin yeterince zarif olmadığını gözlerinin içine bakarak söylemiş. Mehmet ağlamaya başlamış. Kadın ağlamanın da normal olduğunu, her hissimizi yaşayabileceğimizi, ağlaması bitine kadar ona destek olacağını belirtmiş. Onu bakkala gidip hiç almayı unutmaması konusunda da cesaretlendirmiş. Mehmet varmış evine elinde hiç ile, annesi yanağına iki öpücük konduruvermiş.

Anlaşılan o ki masallar değişebilirmiş. Belki bizim anlattığımız masalları da çocuklarımız kendi yavrularına değiştirerek anlatacak olabilirmiş. Ancak masal anlatılmanın keyfi asla değişmezmiş. Einstein da "Çocuklarınızın zeki olmasını istiyorsanız onlara masal anlatın, daha zeki olmasını istiyorsanız daha çok masal anlatın." diye boşuna dememiş.

Yazının devamı...

Annelikteki yara izlerim

20 Mayıs 2020

"Süt üretmelisin. Daha fazla süt üretmelisin. Bir şey olursa diye, yedekleyecek süt de üretmelisin. Sen emziren bir annesin. Süt üretmelisin." Emzirdiğim sürece içsesim 60 yaşlarında dırdırcı bir teyze oldu. Geceleri beni "Sütün geliyor mu?" diye ciyaklayarak uykumdan uyandırdı. Gece yarısı meme ucunu sıkıp süt var mı diye kontrol etmemin nedeni de içsesten başkası değil. Ona karşı gelip kendimi sakinleştirmek yerine, onun kaygıları ile iyice gaza geliyordum. Kendimi bir robot gibi hissediyordum. "Süt üret, daha fazla, süt üret, daha fazla ye, üretim için ye, neslini sürdürmek için ye, ye Aslı ye!" Bebeğin uyuduğu ve bebek uyuduğunda bu adrenalinden benim uyuyamadığım zamanlarda da süt üretimi için planlar yapıyordum. "Bebek uyurken süt çayı iç. Uyandığında süt kapasiteni artırmış ol." Bu aşırı telaşlı hallerimdeyken bir gün bebeği açık havada uyutmak üzere pusetle parka gittim. O uyurken süt üretmem gerektiği (!) için de, termosuma süt çayı koydum. Bir elimde süt çayım, bir elimde puset bebeği uyutmaya çalışıyorum. Yalnız uyuması için puseti sürekli ileri-geri itiyorum. Çünkü durduğum an gözlerini açıyor. Nasıl uyuduysa, tüm uykusunu aynı şartlarda sürdürebildiğini düşündüğümden ileri geri hareketini bırakamıyorum. Bu hareketi yaparken de bir yandan çayımı içmeye çalışıyorum. Bir, iki, geri, ileri, gözleri kapandı mı ki, benim ağzım neredeydi derken bu ortama senkronize olamıyor ve çayı göğsüme döküyorum. Döktüğüm an acıdan çok ilk düşündüğüm şey, "Meme ucum yansıysa bu memeden sütüm kesilir mi?" oluyor. Sonra da "Neyse kesilirse de öbür meme var." diye kendimi rahatlatıyorum. O esnada canım çok yanıyor. Yanıyor ama ileri geri hareketini durdurmuyorum çünkü yanmayı bebeğin uyanmasına tercih ederim. Bir ara acıdan gözümden yaş falan da akıyor ama ağlamak günlük rutinimde olduğu için onu da çok umursamıyorum. Kalan çayı içip bebeğin uyanmasını bekliyorum. Eve gittiğimde yarama bakıyorum. Anında müdahale etmediğim için oldukça kabarmış. Oldu mu mis gibi bir yanık izim.

Baba, bebek ve ben bir doğa parkına gidiyoruz. Hayvanların etrafta özgürce dolaştığı iç açıcı bir park. Yeni yeni hayvan seslerini taklit eden bebek için harika bir ortam. Köpek nasıl yapıyordu annecim, inek nasıl ses çıkarıyordu, kuşlar nasıl uçuyordu... Evde çalıştıklarımızı uygulamalı olarak yapıyoruz. O hayvan seslerini yaptıkça da benim de koltuklarım hindi gibi kabarıyor. Glu, glu, glu.... Parktaki bütün insanlara gidip "Bakın bebeğim nasıl hayvanları taklit ediyor, hiç böyle bir taklit gördünüz mü siz?" diye bebeğimi övesim geliyor. Ancak bu iş biraz meşakkatli olabilir diye erteliyorum. En iyisi burada çok güzel bir fotoğraf çektirip aile Whatsapp grubumuzda "Ay ne tatlı" yorumlarını okumak. Bu harika fotoğrafı hangi hayvan ile çektirmeliyiz diye düşünürken gözüme bir midilliyi kestiriyorum. Bebek, ben ve midilli. Kesin çok şirin bir fotoğraf olacak. Bu sayede anneannesi de dayanamayıp bize gelir, birkaç gün rahat ederim diye de düşünmüyor değilim. Güzel çekmesi konusunda babayı elli kere uyardıktan sonra midillinin yanına gidiyorum. Beni görünce nedense arkasını dönüyor. Diğer yanına geçiyorum. Yine arkasını dönüyor. "Bu midilli neden bana arkasını dönüyor?" diye eşime sorarken bacağımda bir acı hissediyorum. Bana acı veren şey durmuyor hatta giderek artıyor. "Ya bebeği kucağımdan düşürürsem" diye kaygılanırken, bir yandan da baba fotoğrafı çekti mi diye bakıyorum. Baba o anda "Aslı kaç midilli seni tepiyor." diyor. "İyi de ben ne yaptım ki ona durup dururken beni neden tepiyor? Hem kucağımda bebek var görmüyor mu ne ayıp! Başka bir iletişim dili deneyebilirdi. Şiddetsiz iletişimden haberi yok galiba. Akşam eve gittiğimde bacağıma bir bakıyorum. Oldu mu mis gibi bir tepik izim.

Bebeği emzirmeyi bırakmam lazım ama bir türlü bırakamıyorum. Sanki emmeyince hiçbir şey yemeyecekmiş, aç kalacakmış, açlıktan her gün bir kilo verecekmiş falan gibi hissediyorum. Onu bende olan çok faydalı bir içecekten mahrum bırakacakmışım da, yediği hiçbir şeyden aynı vitaminleri alamayacakmış gibi. 6 ay, 1 yıl, 2 yıl geçiyor... Ben aynı hissediyorum. Bebek 2,5 yaşındayken (2,5 yaşında bebek olup olmadığı konusu spekülasyonlu olsa da) bir gün karnımda bir kaşıntı hissediyorum. Önce aklıma süt üretmek için yediğim badem ve cevizlerin etkisi olabileceği geliyor. Onları kesiyorum ancak kaşıntı bitmiyor. Vücudum kabardıkça kabarıyor, karnım yandıkça yanıyor. Bana doktor yolları gözüküyor. Doktor; "Yavrum sen neye sıkıldın nasıl çıkardın bunları?" diyor. Beni rahat bırakmayan içsesimin rolü burada da aşikar ancak doktora içsesimi anlatıp bir de psikiyatri bölümüne uğramak istemiyorum. Gitmekte sorun yok da, bebeğin uyku saatini sadece bir doktor ziyareti yapacak gibi ayarlamıştım. Uyku saatinin bozulması kırmızı çizgimdir. Velhasıl rahatsızlığım gül hastalığıymış. Vücutta gül şeklinde lezyonlar olduğu için bu ismi almış. Bence kaşıntı sonrası gülün dikenleri gibi battığı için de böyle adlandırılabilirdi de neyse. Uzun süre emzirme sonucu, uykusuzluktan, vücut direncinin düşmesinden böylesi döküntüler olabilirmiş. Emzirmeyi kesmem benim adıma iyi olurmuş. Olurmuş da, ben bir anda emzirmeyi kesebiliyor muyum. Hayır. Ya travma olursa da, bebek ayrılık acısı çekip memenin ardından "Sensiz ben nefes alamam, buralarda hiç duramam, tek başıma yalnız kalamam." diye şarkılar söylerse? Bir anda değil de, birkaç ayda emzirmeyi bırakıyorum. Oldu mu mis kokulu bir gül izim.

Hamileyken unutup da sürmediğim güneş koruyuculardan ötürü oluşan yüzümdeki güneş izlerim, uykusuzluktan bacaklarımı nereye çarptığımı fark etmeden yaptığım sıyrık izlerim, değişen hormonlardan dolayı çıkan ve geçmeyen sivilce izlerim... Annelik ile beraber oluşan bütün izlerim. Hiçbiriniz geçmediniz ve bende kaldınız. İyi ki de kaldınız! Çünkü siz bana vücuduma her baktığımda; kontrolün her zaman bende olamayacağını, yavaşlamayı, sakinleşmeyi, büyümeyi hatırlatıyorsunuz. Benim anılarımı saklayıp, olgunlaşmama şahitlik ediyorsunuz. Siz olmasınız ben bunları nasıl bilirdim? Hep bende kalın canım yara izlerim.

 

Yazının devamı...

Akıl Defterim...

8 Mayıs 2020

Akıl defterim....

Çocukluğumdan bugüne hiç sıkılmadan sürdürdüğüm bir işim var. Anneleri gözlemlemek. Çocuklarına bakışları, onları nasıl sevdikleri, nelere titizlendikleri, hangi durumlarda güçlü oldukları, ne olunca ağladıkları, ne zaman içten güldükleri... Sanki benim meselemdi annelerin davranışları ve hisleri. Onları hissiyatları üzerinden anlamlandırmak ve anladıklarımı da unutmayayım diye akıl defterime not almak. Ara ara da dönüp o defteri karıştırmak.

İlk sayfalarda hep annem var. Yoğun çalışıyor, çalışması gerekli, bu yüzden çok vakit geçiremiyoruz beraber. Ama hafta sonları işi olmadığında kısıtlama olmadan oyun oynuyoruz. Normalde koltukta otururken, oyun oynamak için yere oturması çok hoşuma gidiyor. Benimle ilgileneceğinin işareti bu sanki. Ben de bunu gözlemleyip "Çocukların en sevdiği yer yerdir." diye bir not alıyorum defterime. Karıştırırken sayfaları biraz sonlara doğru bakıyorum. Üniversite zamanlarıma geliyorum. Çalışkan bir öğrenci olmama rağmen bir hocanın bana kafayı takmasından dolayı bursumu kaybetme riskim var. Derslere odaklanmam lazım ama tedirginlikten çalışamıyorum. Canım çok sıkkın. Bir sabah uyandığımda bir kağıt buluyorum masamın üzerinde. "Sıkılma canım kızım, bursunu kaybedersen sıkışırız ama bir şekilde el ele verip seni okuturuz" yazıyor. Bana kızacağını tahmin ederken o tam tersini yapıyor. Bu beni o kadar rahatlatıyor ki kafa rahatlığı ile çalışıp bursumu kaybetmiyorum. "Çocuklara destek olmak varken, kızmak neden?" diye yazıyorum.

Sonra anneannemi görüyorum sayfaların arasında. Evde bir şey kayboluyor ve ben kaybettim sanıyor. Oysa ben ellemedim aradığı şeyi, ama bir türlü inandıramıyorum. Sonunda o kayıp eşya bulunuyor ve anneannem beni karşısına oturtup benden içten bir özür diliyor. "Yanıldıklarında büyükler de özür dilemeli yavrum, büyüklük aslında budur." diyor. "Çocuklardan da özür dilenir." yazıyorum not defterime, her şeyin telafi edilebileceğine dair bir inanç oluşuyor içimde. Anneannemli sayfaları karıştırırken, onun dizinde yattığım bir zamana geliyorum. Ben ona nasıl bir çocuk olduğumu soruyorum. O da bana hevesle anlatıyor. Onu kapıdan her gördüğümde "Hiii" diye içimi çekerek sevindiğimi, aynı masalı usanmadan defalarca dinlemek istediğimi, bebeklerime elbise dikmek uğruna kıyafetlerini gizlice kestiğimi... İkimizin ortak mutlulukları oluyor benim çocukluk anılarım. O anlatmayı çok seviyor, ben de dinlemeyi. "Çocuklar kendi masallarını dinlemeyi çok sever." yazıyorum akıl defterime. Birkaç yıldız da koyuyorum bu satırın üzerine...

Defterde babaannem de var. Herkesin aksine; yüzümü değil, başımı değil, hep ellerimi seven babaannem. Ellerimin sevilecek neyi var diye anlayamıyorum başlarda. Bir gün "Oğlumun ellerinin aynısı" diyor. Önce hüzünleniyorum. Babamı hatırlatıyor olmak sanki onu üzmek gibi geliyor. Ancak sonra anlıyorum ki ben bir şekilde; ellerimle, benzerliklerimle babamı onun için yaşatmış oluyorum. İyi geliyorum babaanneme. "Çocuklar da büyükleri iyileştirebilir." diye notumu alıyorum kendime. Daha ilerilere gidiyorum defterimde. Eşimin annesi olan Gülsen annemli olan sayfalara geliyorum. O sıralar oğluma hamileyim ve düşük riskim var. Üç ay boyunca yatmam gerekli. Moralim bozuk. Gülsen annem destek olmak için geliyor bize. Elinde bahçesinden topladığı çiçeklerle. Evinden çıkmadan beni düşünüp çiçek toplamış olması, otobüs yolculuğu boyunca çiçekleri sakınıp bana tazecik hallerini getirmesi, her şeyin iyiye gideceğine dair su serpiyor içime. "Annelerin iyiye olan inancı yeşertir çocukların umutlarını" diye not alıyorum defterime...

O zor zamanlar bittiğinde yavruma kavuştuğumda da akıl defterim, annelik kılavuzum oluyor. Oğlum oyun oynamak istediğinde benimle, tüm oyuncaklar yere... Kızılcak bir şey yaptığında "Ben ona nasıl destek olabilirim" diye soruyorum kendime. Öyle yazıyor defterimde. Bazen sesim kontrolden çıkıp fazla tepki verdiğimde gidip özür diliyorum ondan. Her şeyin telafisi olabileceğini, hata yapmanın her yaşa mahsus olduğunu bilsin diye. Dizime yatıyor arada... Ona bebekliğini anlatıyorum. Çok seviyor kendi hikayesini dinlemeyi. Bebekken denizi gördüğünde paytak paytak koşmasını, zeytine şişi demesini... Kendi masalları onu çok neşelendiriyor. Sonra bazen kendimi onun kulaklarını severken buluyorum. Babamın kulaklarının aynısı... Bu bana hüzünlü bir mutluluk veriyor. O farkında olmasa da, bana çok sevdiğim birini hatırlatarak iyi geliyor. Bazen okuldan onu almaya giderken çiçek toplayıp gidiyorum. Görünce gülümsüyor. Gülümsemesi bana geleceğe dair umut veriyor. Yaşama, varoluşa, anlama, iyiliğe olan inancım tazeleniyor...

Annelerden gördüklerimi hep not aldım, hala da not alıyorum akıl defterime... Bana yol göstersinler diye.

Bana anneliği öğreten tüm annelere teşekkürlerle...

Yazının devamı...

Demiradam ve demir eksikliği

30 Nisan 2020

Demiradam'ı nasıl bilirsiniz? Ben anne olmadan önce kendisini sadece ismen tanırdım. Şu sıralar ise süper güçlerinden, zayıf yanlarına, çocukluk travmalarından, kahramanlıklarına kadar şahsı ile ilgili tüm detaylara hakimim. Çünkü Demiradam benim oğlumun en sevdiği süper kahraman. O kahramanların en güçlüsüymüş. Zırhı çok gelişmişmiş çünkü. Akıllı füzeleri, değdiği yeri yok eden lazerleri, manyetik kalkanları, püskürtücü ışınları, uçmaya yarayan roketleri... Oğlum Demiradam'ı anlatmıyor, resmen yaşıyor. Röyalarında (Rüya demeyi öğrenmesini istemiyorum "röya" kelimesini çok duyarsam o kadar iyi.) hep Demiradam'ı görüyor, sabahlarına bu sayede mutlu uyanıyor. Yemediği şeyleri "Bak Demiradam da bunu çok seviyormuş ama..." diye övdüğümde itirazsız bitiriyor. Kaba kelimeler kullandığında "Ama Demiradam çok kibarmış,  hep sizli bizli konuşuyormuş; lütfen, rica ederim, sana destek olmamı ister misin? diyormuş" diye belirttiğimde oğlumun da konuşmaları kibarlaşıyor. Ebeveynlikte bana sağladığı bu kısayollardan ötürü  Demiradam benim için çok önemli bir adam. Dürüst bir adam, örnek bir adam, adam gibi bir adam....

Takdir edersiniz ki eve de bir sürü Demiradam figürü aldık. Onu tasarlayanların, çizenlerin eline taş değmesin, her işleri rast gitsin, kazançları bol olsun. İşte böyle; ben, oğlum, Demiradam gül gibi geçinip giderken bana garip bir şey oldu. Hem de çok garip... Bir gün Demiradam'ı gördüğümde ağzımın kamaştığını hissettim. Ertesi gün bir daha... Böyle bir şey olabilir mi, nasıl olabilir diye birkaç kere kendimi denedim ama hepsinde, demir adamı gördüğümde ağzıma demir tadı geldiğini fark ettim. Tamam seviyoruz, övüyoruz falan ama benim resmen Demiradam'ı yiyesim var. Tadı nasıldır acaba diye düşünüyorum. Artık bu kadarı da fazla... Tabiri caizse resmen Demiradam aşeriyorum. Bu durumun nasıl bir psikolojik açıklaması vardır diye bir yandan da tırsıyorum. Bilinçaltımın derinlikleri bana ne gibi sürprizler yapıyor yine? Peki bunu kime sorabilirim? Yani garip paranoylarımızı yazıp daha da paranoyaklaştığımız neresi var? Tabii ki Google. "Demiradam yeme isteği", "Demiradam tadı" gibi garip aramalar yapıyorum. Mantıklı bir şey çıkmıyor ama "Bunu mu demek istediniz?" kısmında Demir eksikliği yazıyor. Demir eksikliği belirtilerine bakıyorum; gitgelli ruh hali (Bu benin standartım), halsizlik, uykusuzluk (E bunlar da standartım), saç dökülmesi... Doğru, uzun zamandır aşırı bir şekilde saçım dökülüyor. Buz yeme, toprak yeme, metal yeme isteği. Bendeki versiyonu da "Demiradam yeme isteği." Umarım bunu da tıp literatürene eklerler. Velhasıl kan testimi de yaptırdıktan sonra görüyoruz ki demir depolarım tamamen boşalmış. Dolması da uzun zaman alıyormuş. Doktorun yanında "Demiradam yesem hemen dolar mı?" gibi bir espri yapıyorum ama hikayeyi bilmediği için beni kırmamak için yalnızca gülümsüyor. Demiradam yemek gibi alternatif tıp yöntemlerini değil de normal vitaminleri kullanacağız demek mecbur...

Demiradam'ın çok sevdiğim bir özelliği daha var. Zırhını her seferinde daha iyi yapmaya çalışıyor. Lazer ekliyor, reaktör ekliyor, itici motor ekliyor... "Ben oldum" hiç demiyor. "Kendimden daha iyi bir ben nasıl yaparım?" mottosu ile ilerliyor. Başımıza gelen küçük ya da büyük, zor ya da kolay her olayın içinde kendimizi daha iyi anlamamızı, kendimizi yatıştırmayı, kendimizi yetiştirmeyi sağlayacak bir vesile olduğunu unutmamayı da Demiradam sayesinde hatırlıyorum. 

Teşekkürler Demiradam.

Hem kendim, hem de oğlum adına!

 

Kendine gülmeyi öğrenen nevrotik birey, kendini idare etme, 

belki de iyileşme yoluna girmiş olabilir.

Yazının devamı...

Demir adam ve Demir eksikliği

29 Nisan 2020

Demiradam'ı nasıl bilirsiniz? Ben anne olmadan önce kendisini sadece ismen tanırdım. Şu sıralar ise süper güçlerinden, zayıf yanlarına, çocukluk travmalarından, kahramanlıklarına kadar şahsı ile ilgili tüm detaylara hakimim. Çünkü Demiradam benim oğlumun en sevdiği süper kahraman. O kahramanların en güçlüsüymüş. Zırhı çok gelişmişmiş çünkü. Akıllı füzeleri, değdiği yeri yok eden lazerleri, manyetik kalkanları, püskürtücü ışınları, uçmaya yarayan roketleri... Oğlum Demiradam'ı anlatmıyor, resmen yaşıyor. Röyalarında (Rüya demeyi öğrenmesini istemiyorum "röya" kelimesini çok duyarsam o kadar iyi.) hep Demiradam'ı görüyor, sabahlarına bu sayede mutlu uyanıyor. Yemediği şeyleri "Bak Demiradam da bunu çok seviyormuş ama..." diye övdüğümde itirazsız bitiriyor. Kaba kelimeler kullandığında "Ama Demiradam çok kibarmış, hep sizli bizli konuşuyormuş; lütfen, rica ederim, sana destek olmamı ister misin? diyormuş" diye belirttiğimde oğlumun da konuşmaları kibarlaşıyor. Ebeveynlikte bana sağladığı bu kısayollardan ötürü Demiradam benim için çok önemli bir adam. Dürüst bir adam, örnek bir adam, adam gibi bir adam....

Takdir edersiniz ki eve de bir sürü Demiradam figürü aldık. Onu tasarlayanların, çizenlerin eline taş değmesin, her işleri rast gitsin, kazançları bol olsun. İşte böyle; ben, oğlum, Demiradam gül gibi geçinip giderken bana garip bir şey oldu. Hem de çok garip... Bir gün Demiradam'ı gördüğümde ağzımın kamaştığını hissettim. Ertesi gün bir daha... Böyle bir şey olabilir mi, nasıl olabilir diye birkaç kere kendimi denedim ama hepsinde, demir adamı gördüğümde ağzıma demir tadı geldiğini fark ettim. Tamam seviyoruz, övüyoruz falan ama benim resmen Demiradam'ı yiyesim var. Tadı nasıldır acaba diye düşünüyorum. Artık bu kadarı da fazla... Tabiri caizse resmen Demiradam aşeriyorum. Bu durumun nasıl bir psikolojik açıklaması vardır diye bir yandan da tırsıyorum. Bilinçaltımın derinlikleri bana ne gibi sürprizler yapıyor yine? Peki bunu kime sorabilirim? Yani garip paranoylarımızı yazıp daha da paranoyaklaştığımız neresi var? Tabii ki Google. "Demiradam yeme isteği", "Demiradam tadı" gibi garip aramalar yapıyorum. Mantıklı bir şey çıkmıyor ama "Bunu mu demek istediniz?" kısmında Demir eksikliği yazıyor. Demir eksikliği belirtilerine bakıyorum; gitgelli ruh hali (Bu benin standartım), halsizlik, uykusuzluk (E bunlar da standartım), saç dökülmesi... Doğru, uzun zamandır aşırı bir şekilde saçım dökülüyor. Buz yeme, toprak yeme, metal yeme isteği. Bendeki versiyonu da "Demiradam yeme isteği." Umarım bunu da tıp literatürene eklerler. Velhasıl kan testimi de yaptırdıktan sonra görüyoruz ki demir depolarım tamamen boşalmış. Dolması da uzun zaman alıyormuş. Doktorun yanında "Demiradam yesem hemen dolar mı?" gibi bir espri yapıyorum ama hikayeyi bilmediği için beni kırmamak için yalnızca gülümsüyor. Demiradam yemek gibi alternatif tıp yöntemlerini değil de normal vitaminleri kullanacağız demek mecbur...

Demiradam'ın çok sevdiğim bir özelliği daha var. Zırhını her seferinde daha iyi yapmaya çalışıyor. Lazer ekliyor, reaktör ekliyor, itici motor ekliyor... "Ben oldum" hiç demiyor. "Kendimden daha iyi bir ben nasıl yaparım?" mottosu ile ilerliyor. Başımıza gelen küçük ya da büyük, zor ya da kolay her olayın içinde kendimizi daha iyi anlamamızı, kendimizi yatıştırmayı, kendimizi yetiştirmeyi sağlayacak bir vesile olduğunu unutmamayı da Demiradam sayesinde hatırlıyorum.

Teşekkürler Demiradam.

Hem kendim, hem de oğlum adına!

Kendine gülmeyi öğrenen nevrotik birey, kendini idare etme,

belki de iyileşme yoluna girmiş olabilir.’ ” Gordon W. Allport

Yazının devamı...

Çocukluğa doyulmaz...

22 Nisan 2020

Çocukluğunu doyasıya yaşamış olanlar var. Koşmaya, oynamaya, ekmek arası bir şeyler atıştırmaya, başının okşanmasına, dizindeki kabukları koparmaya, salıncakta bacaklarını iterek sallanmaya, yatar yatmaz hemen uykuya dalmaya, öpülmeye, koklanmaya doymuş olanlar... Bir de çocuk olmaya doyamayanlar var. Belki bir ebeveyn kaybından, belki bir travmadan, belki ilgi azlığından, belki zamanın şartlardan dolayı çocukken bile, hep bir şeylerin eksik olduğunu hissedenler. Hayata bir sıfır küs başlayanlar. İçlerinde bir yerlerde haksızlığa uğranmış duygusunu taşıyanlar. Bu haksızlıktan dolayı, haklı mutsuzlukları olduğuna inananlar. "Neden ben" diye sormayıp, "yine mi ben" diyenler. Hayatı sorgulamaya çok erken yaşta başlayanlar... Olmayan deneyimleri ile yaşamla ilgili iddialı çıkarımlar yapıp yapıp yanılanlar. Yaş alıp deneyim kazandıkça da hayatın kimseye karşı özel bir garezinin olmadığını fark edenler. Onun herkes için hayat olduğunu sezip, değiştirebilecekleri yegane şeyin kendi bakış açıları olduğunu görenler. Hayatla arkadaş olmanın insanın içindeki çocuğa borcu olduğunu fark edenler. Günün sonunda; mutlu, mutsuz, doyumlu, doyumsuz hiçbir çocukluğun boşuna yaşanmadığını bilenler. Hayatı anlamlandırmak için insanın gizli hazinesinin çocukluk anıları olduğunu anlayanlar...Çocukları olduğunda da, çocukluk anılarından kendilerine özel ebeveynlik klavuzu çıkaranlar. "Çocuklar nasıl sevilmek ister?"i içindeki çocuğa sorup, çocuğunu onun verdiği yanıtlara göre sevenler. Çocukluk yaralarıyla çocuğunu saranlar....

Çocukken annesinin sevgisini onunla vakit geçirmek istediğinde anlayanlar ve bu yüzden çocuğu akşamları "Bir kitap okuyalım mı?" diye sorduğunda "Üç tane okumaya ne dersin?" diyenler....Düştüğünde yanlış bir şey yapmış gibi hissettiğinden, çocuğu düşünce ilk olarak "Olabilir anneciğim insanlar düşer, senin hatan değil." diye onu telkin edenler. Annesi ona kızdığında "Ya beni bir daha sevmezse" diye korktuğundan, çocuğuna kızarken "Kızgınım ama bu sana olan sevgimi değiştirmez." diye açıklama yapanlar... Çocukken ağlamanın kötü bir şey olduğunu düşünüp ağladığında daha da üzüldüğü için, çocuğu ağladığında "İstediğin kadar ağlayabilirsin, çocuklar ağlar." diye onun içini ferahlatanlar...

Çocukluğundaki eksikliklerin çocuklarının yoluna ışık olabileceğini bilenler... Ancak günün sonunda, ellerinden geleni yapsalar da, kusurları olduğunu kabul edenler, noksanlıklarının insan olmanın kanıtı olduğunu yürekten hissedenler. Kendi ebeveynlik eksikliklerinden de çocuklarının çocuklarını yetiştirirken öğretiler çıkaracağını bilenler... İçimizdeki çocuklar, çocuklarımız, sizler ve bizler...

Çocukluğumuzun, içimizdeki çocuğun ve çocuklarımızın bayramı kutlu olsun!

Yazının devamı...