Dolunayın gümüş gözyaşları

5 Temmuz 2020

Güneş Helios ile Şafak Theia’nın kardeşi Ay, nam-ı diğer Selene, her zaman ki gibi, iki atla kuşanmış ışıl ışıl parlayan gümüş tekerlekli arabasıyla turlarken gökyüzünü, aşağılardan gelen bir kaval sesi duyar. Dağ başında; tek başına, ordan oraya zıplayan kara keçilerini otlatan çoook yakışıklı bir çoban görür. Gün boyu dağların tepelerinde mis gibi çayırlarda otlattığı sürüyü, gece kaval senfonisiyle dinlenmeye alan bu çoban, kendini de salar o mis gibi çayıra sere serpe. Selene için bu görüş her gece, her gece tekrarlanınca, aşık olur gözlerini kamaştıran çoban Endymiona’a. Gece olunca da uzanır üzerine gümüş ışığıyla, sarmalar sevdiceğini. Ne zaman doğarsa doğsun, ilk sevdiğine gider koşa koşa ona ışıltılarıyla sarılmak için. Fakat hava şartları malum, bazı geceler zifir olunca hasretlenir yürekler. Aşk bu tabi, sayılırken dakikalar, gün olunca geçen süre huzursuzluk başlar. Fakat bu korkulu bekleyiş geçiverir, ay görünür görünmez gökyüzünde. Hal böyle olunca her kavuşma bir öncekinden daha çok parlar, ışıl ışıl eder dağ tepelerini. Her ikisi için de sevgi, bu ışığın gücünde, ışıltısındadır. Elbette bu aşk kıskanılır ve sıradan bir insanın bu kadar güçlü bir varlıkla olan böylesi güzel sevgi bağı hazmedilemez. Ancak Jüpiter yani Zeus bu durumu uzaktan hoşnutlukla izler. Bu yüzden de çoban Endymion’a “dile benden ne dilersen” deyiverir, aşık çoban da “bu muhteşem gecelerin ölümsüz bir uykuyla devamını dilerim” diye söyler dileğini. İşte o yüzden Selene, fırsatını bulduğu anda, o gümüş ışığıyla, yeryüzüne serilir, sevdiğine kavuşmak için.

Bu tutulma, Yunan ve Roma mitolojisindeki Selene ve Luna için bir aşk hikayesi olsa da, bugün ay yüzeyindeki bir kraterin sahibi olan, insan sağlığı için yeminler etmiş Hipokrat “gece boyunca terör, korku ve delilikle ele geçirilen kişi, Ay Tanrıçası tarafından ziyaret ediliyor” gibi kasvetli bir teşhisi koyabilmişti, ayda arsası yokken.

Yine de aşk dünyanın her yerinde olunca, İnka mitolojisinde Güneş İnti ile evli olan Ay Mama Quilla’ya bir tilkinin aşık olup yanına gittiğini söylerler mitolojilerinde. Elbette bu aşk da iz bırakır. Ancak bu kez ayın yüzeyindedir bu iz. Çünkü; sevdiceğiyle arasındaki mesafaye dayanamayan bu sevdalı tilki, aya gidince. Buna çok sevinen Ay Mama Quilla, sarılırken biraz fazlaca sıktığı tilkinin üzerine yapışan izini taşımak zorunda kalır. Ve gece karanlığındaki ışıl ışıl aydınlığın kaynağı, buna kahrolan Mama Quilla’nın gümüş gözyaşlarıdır. Belki bütün bu olanlara kızgınlıklarından, belki tilkiye olan özlemlerinden; her dolunayda uluyan ve bağıran hayvanları susturmak ve uzaklaştırmak için gürültü yapan inka halkının asıl korkusu, bu kızgın hayvanlardan biri ayı yutarsa o ışıl ışıl aydınlığın yok olup karanlıkta kalacak olmalarıdır, tıpkı zaman zaman bir hayvanı saldırına uğradığında karanlığa mahkum oldukları tutulmalarda olduğu gibi. Zaten karısının ışığını kıskanan Güneş Inti’nin onun üzerine bir avuç kül atmasına üzgün olan Inka halkı için ay; özellikle kadınların evliliklerini ve doğurganlıklarını koruyan şefkatli bir annedir.

Inka mitolojisinde içinde kıskançlık barındıran bu evlilikte, güneşin teri altının, bir avuç külle, ayı gümüş gözyaşlarına boğmasıyla, gökyüzündeki erkek egemenliği ışıklar arasında göz kırpsa da, biz hiçbir huzursuzluklarına tanık olmadık dercesine Afrika’nın batısında bambaşka bir hikaye anlatılıyor Güneş ile Ay’ın evlilikleri ile ilgili. En azından evliliklerinin ilk yıllarında yeryüzünde kurdukları çok güzel bir yuvaları olduğuyla başlayan bir hikaye. Bu yuva kurma süresince çok meşgul ve yoğun oldukları için görüşemedikleri en iyi arkadaşları Su ile tekrar bir araya gelmek için haber verirler; “bize gel hem yuvamızı gör hem de hasret giderelim, çok özledik seni” diyerek. Bunu seve seve kabul eden Su, arkadaşlarını da getirip getiremeyeceğini ve sayıca fazla oldukları için yeterli yerleri olup olmadığını da sorar. Bunu hiç dert etmemesini, gerekirse arkadaşları için yeni köyler bile kurabilecek durumda oldukları söyler, Güneş. Gelmesi konusunda ısrarını özlemle dile getirerek.

Ve Su yola çıkar tüm arkadaşlarıyla. En küçük istiridyeden en büyük balinaya, en minik balıktan en büyük ahtapota kadar ne kadar arkadaşı varsa hepsi birlikte Güneş ile Ay’ın evine gürül gürül varırlar. Su, inşa ettikleri bu güzel köyün ne kadar etkileyici ve güzel olduğunu söylerken güneşe, köyün tamamı ve içindeki her şey yüzmeye başlar. Etrafa saçılan tüm deniz mahsullerinin işgali yetmezmiş gibi bir de su aygırının ezdiklerine artık tahammül edemeyen Ay çığlık atarak göğe doğru sıçrar. Etraftaki bu çılgın kargaşanın gürül gürül gürültüsünden Güneş, sesini bile duyuramadığı Su’yu olduğu gibi burada bırakarak karısın arkasından gökyüzüne çıkar. Bu olanlardan sonra artık sadece yukardan bakarlar, aşağıdaki her yeri göle, nehire ve denize çeviren Su’ya. Her şeye rağmen yine de Nazikçe bakan Ay’ın aksine, kızgın bir Güneş olarak.

Su ile gelenler arasında olması muhtemel bir Su samurunun arkadaşları ile yaşadıkları ise bambaşka bir Ay anlatıyor Hint mitolojisinde. Bu Su Samuru arkadaşları Maymun, Çakal ve Tavşan ile her gece, gün boyu yaşadıklarını birbirlerine aktarıp üzerinde tartışırlarken, insanların ne kadar duyarlı olduklarından bahsederler. Tavşan “biz de böyle olmalıyız” der ve aya bakarak “ayın tam da ortasındayız, o yüzden yarın insanlara yemek vermeliyiz” diye ekler. Sabah Su samuru nehirden yakaladığı balığı söz verdiği için yemez, güneş batana kadar beklemek için eve götürür ve uykuya dalar. Çakal bulduğu bütün et parçalarını tıpkı Su Samuru gibi eve götürüp uykuya dalar. Maymun da devasa bir mango demetiyle diğerlerinin yaptığını yapıp, huzurlu hayallere dalar, yaptıklarının çok güzel olduğunu düşünüp. Hem zaten bu güzel düşüncelerle açlığa daha da kolay dayanılıyor diyerek.

Fakat Tavşan onlar kadar kolay bulamayınca ikram edecek yiyecek ya da verecek para. Kara kara düşünmeye başlar. Ve “insanlara benim yediğim gibi ot vermek yerine en iyisi kendimi yemek olarak vereyim” kararına varır. Bir bulut arkasına saklanarak tavşanı yakından takip eden göklerin Tanrısı Sakka (Indra), yaşlı adam kılığına girerek test etmek için Tavşanın karşısına çıkar. Bana yiyecek bir şey verir misin?” diye sorarak. Tavşanın “sadece kendim varım, benden bir yemek yapabilirsin” cevabı karşısında “böyle kutsal bir günde hayvan öldüremem der” yaşlı adam. “siz ateş yakın ben atlarım içine” diyen tavşanın bu cesaretini sınamak için teste devam eden yaşlı adam, bir takım sözler fısıldayarak bir ateş yakar. Ateş yanar yanmaz içine atlayan tavşan yanmadığını görünce şaşkınlıkla bakar yaşlı adama. Ve gerçek kılığına dönen Sakka, ateşi söndürür, bir dağın kovuğundan bulamaç yapıp ayın yüzeyine bir tavşan çizer. “Böylesi bir cesaret ve aşk tanrıların daha önce gördüğünün ötesindedir. Bu senin ödülün. Sonsuza kadar ayın yüzeyinde yaşayacaksın ve insanlar senin sayende “Başkalarına ver ki Tanrılar da sana versinler” diye hep hatırlayacak.

Her ne kadar Hint Mitolojisinde anlatılsa da, Ay yüzeyindeki tavşan, Amerika kıtasının ortasında Aztekler de, zamanla sayısı azalan Güneşlerden biri, kızdırınca tanrıları, suratına, terlik yerine tavşan fırlatılır. Bu yüzden gökte kalan iki güneşten birinin ışığı az ve yüzünde tavşan lekesi vardır.

Yazının devamı...

Hormonsuz Aşk(mı) Olurmuş?

8 Ağustos 2019

Çalan bir müziğin ritmine kendini kaptırmış, bir yandan salına salına dans ederken, bir yandan da ritmini hücrelerinde hisseden; mutlu bir aşık !

- Ona bu soruyu sorsak; muhtemelen dansı kesip cevap vereceğini beklemek çok anlamlı olmaz. Çünkü aşk hali; hormonlu olup olmadığıyla ilgilenmeyi gerektirmez. İlgi alanının tamamı, aşk denizinde kulaç atmaktır. Peki; dans edeni, biraz yaklaşıp incelesek, anlayabilir miyiz hormonlu mu yoksa hormonsuz mu içinde bulunan aşk?

İçindeki mutluluğun keyfini çıkara çıkara, bedenin tüm coşkusunu, yüreğindeki sevginin sevinciyle buluşturmaya çalışıyor.

- Mutluluk; bu dans ritmine eşlik eden, çoşku dolu duyguların bedeni ele geçirip, tepeden tırnağa hissedildiği bir sonuçtur dersek. Bu sonuca bakarak duygu yoğunluğu dolu bir sürecin, mutluluk var etmesiyle karşılaştığımızı görebiliriz.

Dans ederken değişen müziğin yenilenen ritmine ayak uydurmak için soluklanırken beden, yanaklar süzülen gözyaşları ile yıkanır.

- Bu yaşlar mutluluğun içinde hüzün olduğunu da mı gösterir acaba bize? Bedenin; mutluluğunu hissederken, sebebinden önce, duyulardaki coşkunluğun etkisi ağır basacağına göre, neden gözyaşını hüzün ile birleştirelim ki?

Dans ederken değişen mutluluk ritmine yeniden ayak uydurduğunda, bu kez sesle eşlik edilen şarkının temposuna, bedenin içi de dışı da katılır.

- Sadece sevgi olabilir mi bu coşkulu mutluluğun sebebi. Aşk için hormon şart mıdır? Sevginin çokluğu ve yoğunluğu ise Aşk, ne diye üreme güdüsünü Aşk ile bir araya getiriyoruz ki? Üremek için birbirine kendini beğendirmeye çalışan diğer canlı türlerde de bu güdü varken, onlardan ne gibi bir farkımız olabilir?

Yazının devamı...

Dağları Deldiren Hormon mudur?

22 Temmuz 2019

Sanırsın ki; dağları delen Ferhat nihayet aşkına kavuşmuş. Değme keyfine. Hatta mümkünse hiç dokunma bile.

Kendini ödül olarak armağan ettiği sevdiğinin, böyle değerli bir ödül için, ne yaparsa yapsın karşılığını ödeyemezcesine hizmet aşkıyla paralanışına hiç aldırmadan, uzatmış ayaklarını sehpaya.

Anlatıyor, her bir dağın nasıl büyük zorluklarla delindiğini, araya giren kayaların nasıl bir aşka kavuşma uğruna ufalandığını, itinayla ve hiç bir detayını atlamadan, anlatıyor da anlatıyor.

Öyle büyük büyük kuruyor ki cümlelerini, her bir kelime, odanın duvarlarında "Senin için, Senin uğruna" diye diye yankılanıyor. Dört duvara da şiddetle çarpan bu mesajlar, uğruna eziyetler çekildiği, Şirin olduğu tahmin edilen kişi tarafından tek tek toplanıyor.

Fakat uğruna dağ delinen tarafından toplanan bu sözcükler, anlamları yüzünden iç dünyada kendilerine uygun bir yer bulamıyorlar. Hiç bir bölüm bu toplanan sözcükleri kabul etmiyor. Çünkü; 'Senin için, senin uğruna deldim onca dağı' sözlerindeki 'minnet' içeriğini kabullenecek bir tek hücre bulunamıyor. Anlamsızca, Şirin kostümündekinin içinde dolanmaya başlıyorlar.

Gel zaman, git zaman o kadar çoğalıyor ki; içindeki 'kendini sevene, bu sevgi için borçlu olma' tutanakları, her hücresine dokunacak kadar etrafa saçılıyorlar. Artık sevgili Romeosuna bakarken, ayakları sehpaya uzanmış başka birini görmeye başlıyor.

"Önce ben içtim de zehir kafası mı bu bendeki" diye birlikte yazdıkları senaryoya tekrar tekrar göz atıyor. Fakat, bu sevginin hiç bir zamanında yaşanan bu sahneye ait bölümü bulamıyor. Hatırladığı tek şey bu sevgiyi sahnelerken Sevgi başrolde olacaktı, kimse rol çalmayacak, senaryoya müdahele etmeyecek şekilde, sadece sevecekti, peki, bu neydi o zaman?

Aklına gelen "

Yazının devamı...