‘En büyük başarım Türk halkının kahramanı olmak’

Türk sinemasının efsane isimlerinden biriydi Cüneyt Arkın, 40 küsur yılda 400’e yakın film çekti. Türk sinemasının doğallığına ve samimiyetine duyduğumuz özlem giderek daha da artarken, Cüneyt Arkın’ı kaybettiğimiz haberi geldi. Biliyoruz, Cüneyt Arkın filmleriyle de söyledikleriyle de her zaman hatırlanacak. İşte Cüneyt Arkın ile yıllar önce yaptığım röportajdan küçük bir bölüm. Bakın hâlâ ne kadar güncel, öğreneceğimiz ne kadar çok şey var...

‘En büyük başarım Türk halkının kahramanı olmak’

* Amerika için fırsatlar ülkesi derler. Aslında Türkiye daha büyük fırsatlar ülkesi. Ben bir çobanın oğluyum. Ben de koyun güttüm, ben de çobanım. Doktor oldum. Cüneyt Arkın oldum. Nerden nereye… Yoksul yaşadık, ama huzurlu ve mutluyduk. Boğuştuk, dövüştük, bu hâle geldik. Bir karate filmi çekmek için altı sene karate çalıştım. Siyah kuşak oldum. Medrano Sirki’nde çalıştım. Sirkte ne varsa Türk sinemasına getirdim. Sirkteki at numaralarını sinemaya koydum. Dörtnala gidiyordum. Hayatım da sinemayla öyle dörtnala geçti. Tıp eğitimi çok ağır ama o bir temel. Beni asıl Cüneyt Arkın yapan Eskişehir’deki tabiat ve okuduğum kitaplar.

*23 yaşında sinemaya başladım. Hayata, sevmeye, aşka obur yıllarda. Nerdee? Setten eve, evden sete gittim. Karıma telefon ediyordum, “Akşam 8’de hazır ol, yemeğe çıkalım” diye. Gece 1’de ancak gelebiliyordum eve.

*Sinemayı çok iyi bilen genç yönetmenler ve çok iyi oyuncular var. Ama filmleri Türkiye’nin gerçeklerinden kopuk. Sinema dilleri mükemmel ama Türkiye için şimdi bu tür filmler mi gerek, ondan emin değilim. Ben ders verir gibi filmler de çekilsin istemiyorum. Ama hiç değilse bir iki filmde de Türkiye’nin gerçekleri olsun.

*Jön olmak çok zor. Önce kahraman olacaksın. Benim en büyük başarım Türk halkının kahramanı olmam. Şimdi şanssızlar, çok oyuncu var. Çok iyi oynayanlar da kaynayıp gidiyor. Çok hızlı çalışmanın sonucu benim umut bağladığım gençlerde oyunculuk anlamında gelişme değil, gerileme oldu. Bir şey söyleyecek mesela, baş sallıyor. Diyaloğu arkasından getiriyor. Laf önemli değil. Bir şey anlatmaz. Sen bakışınla, yüzünle, başının duruşuyla o anlamı vereceksin. Ondan sonra laf onu pekiştirir. Biz de zor şartlarda çalışıyorduk ama şimdiki gibi değildi. Bir filmden diğerine geçerken mekân, karakter, konu değişiyordu. Şimdi değişiklik yok. Bu insanı tüketir, oyunculuk falan kalmaz.

*Kendimle ve yaptıklarımla dalga geçmeye bayılırım. Ben alkol ve uyuşturucu konferansları için 20 yıl Anadolu’yu dolaştım. Böyle ağır konuları iki dakika ciddiyet içinde anlatabiliyorsun. Sonra dikkatleri dağılıyor. Güldürmek zorundasın.

*Bizim kuşağımız çok samimiydi. Zarar vermeyelim diye çırpınırdık, alçak gönüllülüğü, yardımlaşmayı, azla yetinmeyi anlatırdık. Türk sineması bu değerlerle Türk halkını bir arada tutardı. Ben sinemaya başladığım zaman nüfus 30 milyon. Aşağı yukarı 15 milyonu film seyrederdi. Şimdi az kişi seyrediyor. Türk halkı kitap okumuyor ki, tiyatroya gitmiyor ki. Sinemada da “Recep İvedik”e gidiyor işte. Türkiye’nin birinci problemi eğitim.

*Şimdi çok değişti her şey. Mesela Orhan Günşiray eskiden şimdi 1 milyon dolar edecek parayı kazanırdı filmden ve sessiz sedasız sete dağıtırdı. Şimdi bu gösterişi anlayamıyorum. Neredeyse çocukların oyuncak arabalarına özel şoför tutacaklar. Dehşet verici bir şey.

*Kemal Tahir bir kitabında “Anadolu’dan yeni bir insan türü çıkacak” der, onu bekleyeceğiz. Böyle giderse Anadolu insanı saflığını koruyor. Göçler perişan ediyor onları. Güneydoğu’nun en ücra köşesinde büyük saygıyla karşılarlar, dokunmazlar bile sana. İstanbul’da gecekondularda insanlar vahşileşiyor. Çocuklar da çocukluktan çıktı. Çocukluğun saflığını, masumiyetini kaybetti.