İstanbul Kültür Sanat Vakfı, şehri daha yaşanır, dünyayı biraz daha yakın kılan ve hayatımızı güzelleştiren kurumların başında geliyor.
İlk izlediğimiz konser, festival filmi, tiyatro, bienalin arkasında hep İKSV var.
İKSV’nin başında da uzun yıllardır Görgün Taner var.
Dile kolay, 1983’ten bu yana İKSV’de, 2002’den itibaren ise genel müdürlük görevinde.
Dinamiklerin hızlı değiştiği bir dünyada bir kurumda bu kadar uzun süre çalışmak, büyük emek, büyük sabır işi.
İşte bu 43 yıllık adanmışlık için Görgün Taner’e ne kadar teşekkür etsek az.
Görgün Taner, Temmuz 2026’da genel müdürlük görevini yardımcısı Yeşim Gürer Oymak’a devredeceğini ve Yürütme Kurulu Başkanı olarak devam edeceğini bu hafta açıkladı.
Bu hafta Paris, tasarım dünyasının kalbinin attığı en önemli buluşmalardan birine ev sahipliği yapıyor.
Uluslararası tasarım takviminin en prestijli etkinliklerinden biri olan Maison & Objet, her yıl olduğu gibi bu ocak ayında da mimarları, tasarımcıları, markaları ve yaratıcı endüstrilerin önde gelen isimlerini bir araya getiriyor.
1994’ten bu yana düzenlenen Maison & Objet, bir fuarın çok ötesinde, bugün küresel tasarım trendlerinin belirlendiği bir referans noktası olarak kabul ediliyor.
Mobilyadan aydınlatmaya, dekorasyondan zanaate kadar geniş bir yelpazede üretim yapan markaları ve tasarımcıları aynı çatı altında buluşturan etkinlik, aynı zamanda sektörün geleceğine dair güçlü bir tartışma zemini sunuyor.
Bu yönüyle Maison & Objet, “neden ve nasıl üretiyoruz?” sorusunu gündeme taşıyor.
Geçen yılki ‘Sur / Reality’ temasından sonra 2026 edisyonunun teması olan ‘Past Reveals Future’ (‘Geçmiş Geleceği Açığa Çıkarır’) da tam olarak bu sorgulamaya işaret ediyor.
Bu yıl Maison & Objet, ta
Çok istememe rağmen açılışına gidemediğim bir sergiyi, sonunda görebildim. Londra Barbican Art Gallery’de düzenlenen “Dirty Looks: Desire and Decay in Fashion”, modanın steril vitrinlerden ve parıltılı podyumlardan ibaret olmadığını, aksine çamurla, terle, çürümeyle ve zamanla kurduğu derin ilişkiyi gözler önüne seriyor. Sergiden çıktığınızda aklınızda kalan şey ne kadar güzelden çok, ne kadar gerçek oluyor.
Serginin çıkış noktası ilginç, Hüseyin Çağlayan’ın 1993’te Central Saint Martins’te hazırladığı bitirme projesi “The Tangent Flows”. Çağlayan, ipek elbiseleri Londra’da bir arkadaşının bahçesine gömüp aylar sonra çıkardığında, aslında modanın zaman, doğa ve çürümeyle ilişkisini sorguluyordu. Paslanan metal, toprağın lekesi, kumaşın sertleşen lifleri kontrol edilebilir değildi ama ortaya çıkan şey etkileyiciydi. Sergide Çağlayan’ın bu erken dönem çalışmalarına geniş yer verilmesi, Dirty Looks’un trendler yerine
Kültür-sanat dünyasında 2026’da uzun süredir görülmemiş bir hareketlilik olacak.
Ekonomik belirsizlikler, kültür politikalarındaki baskılar ve dijitalleşmenin müzelerin rolünü sorgulatmasına rağmen, dünyanın dört bir yanında yeni müzeler kapılarını açmaya hazırlanıyor.
Üstelik bu projelerin çoğu mimarlık, teknoloji, kimlik ve kamusal alan tartışmalarının da merkezinde yer alıyor.
2026, müzelerin neden hâlâ önemli olduğu sorusuna da güçlü bir cevap verecek aynı zamanda.
Bu yılın en çok beklenen açılışlarından biri hiç şüphesiz Guggenheim Abu Dhabi.
Saadiyat Adası’ndaki kültür bölgesinin son büyük halkası olan ve Frank Gehry’nin imzasını taşıyan müze, yaklaşık yirmi yıllık gecikmenin ardından nihayet ziyaretçilerini ağırlamaya hazırlanıyor.
Son zamanlarda izlediğim en ilham verici belgesellerden biri: ‘The Thinking Game’.
Evet, konu yapay zekâ.
Ancak bu belgeselin mutlaka izlenmesi gerekenler listesinde yer almasına neden olan teknolojik başarılardan çok, insan aklının peşine düşmüş bir start up hikâyesini son derece şeffaf ve samimi bir dille anlatması.
Belgeselin merkezinde, bugün Google DeepMind olarak bildiğimiz şirketin kurucusu, Nobel Kimya ödüllü Demis Hassabis var.
Kendisini en son SXSW London sahnesinde canlı izlemiştim.
Onu farklı kılan dünyanın en önemli yapay zeka araştırmalarına liderlik etmiş olması değil, bu noktaya nasıl geldiği.
Londra’da büyüyen, 12 yaşında satrançta dünya çapında bir yetenek olarak görülen Hassabis, birçok kişiyi şaşırtan bir karar alarak satrancı bırakıyor.
Moda dünyasında bağımsız tasarımcıların markaları giderek azalırken Erdem Moralıoğlu, Erdem markasının 20’nci yılını, ön sözünü Anna Wintour’un yazdığı yeni kitabı ile kutluyor
Moda dünyası artık sadece kıyafet tasarlayanlarla değil, zamanın ruhunu okuyan ve yazan hikâye anlatıcılarıyla da öne çıkıyor. Erdem markasıyla tanınan Erdem Moralıoğlu, hiç şüphesiz bu gruba ait. Rizzoli’den yayımlanan ve yaklaşık iki yıllık bir çalışmanın ürünü olan yeni kitabı “Erdem”, 20 yıllık bir kariyerin özeti olmanın çok ötesinde. Kitap, en iyiler albümü olmayı bilinçli biçimde reddediyor ve tasarımcının dünyasını şekillendiren insanları, imgeleri ve duyguları bir bütünlük içinde anlatıyor.
Montreal doğumlu Erdem Moralıoğlu’nun hikâyesinde, Türk bir baba ile İngiliz bir annenin çocuğu olarak büyümesi, kendisine erken yaşta çok kültürlü bir bakış kazandırıyor. Babasının Türkiye ile kurduğu bağ, Erdem’in işlerinde sıkça rastlanan ‘miras’,
İstanbul Bienali’nin üç yıla yayılması fikrinden vazgeçilmiş olması iyi bir gelişme.
Ancak bu gelişme ciddi bir burukluk da getiriyor beraberinde.
Çünkü bu karar, kurumsal bir yüzleşmenin ya da sağlıklı bir değerlendirme sürecinin sonucu olarak değil, küratörün kişisel sebeplerle görevden ayrılmasıyla mecburen alınmış görünüyor.
Oysa mesele çok daha önce, çok daha derinde başlamıştı.
Danışma Kurulu’nun oybirliğiyle önerdiği Defne Ayas’ın küratör olarak atanmaması ve yerine danışma kurulunda yer alan Iwona Blazwick’in küratör olarak atanması İstanbul Bienali’nin son yıllarda yaşadığı en büyük krizlerden birine dönüştü.
Şeffaflıktan uzak karar alma süreçleri, “nihai karar bizim” açıklamaları ve uluslararası alana taşan eleştiriler, bienalin itibarına ciddi zarar verdi.
Neyse ki Iwona Blazwick daha sonra küratörlükten çekildi.
2025 yılı küresel sanat piyasası açısından hem rekorların kırıldığı hem de koleksiyoner iştahının tüm dalgalanmalara rağmen canlı kaldığını gösteren bir yıl olarak tarihe geçti.
New York’ta özellikle kasım ayında düzenlenen büyük müzayede haftalarında modern ve 20. yüzyıl ustalarının eserleri astronomik rakamlara alıcı buldu.
Yılın açık ara yıldızı ise Gustav Klimt oldu.
Listenin zirvesinde yer alan Klimt’in ‘Bildnis Elisabeth Lederer’ adlı eseri, Sotheby’s New York’ta 150 milyon dolarlık tahmini altüst ederek 236.3 milyon dolara satıldı.
Bu satış, yalnızca 2025’in değil, Klimt’in açık artırma tarihindeki en yüksek fiyatı olarak kayda geçti.
Eserin, haziran ayında 92 yaşında hayatını kaybeden efsane koleksiyoner Leonard Lauder’in koleksiyonundan gelmesi satışa ayrı bir tarihsel anlam da kattı.
Klimt’in başarısı bununla da sınırlı kalmadı.
Aynı akşam satılan ‘Blumenwiese’ 86 milyon dolar, ‘Waldabhang bei Unterach am Attersee’ ise 68.3 milyon dolarla Klimt’in ilk üç sırayla açık ara ön