Sessiz Devrim: Türkiye Varlık Fonu

Bu haftaya Varlık Fonu’nu tartışarak başladık. Kökleri Cumhuriyet öncesine uzanan Ziraat Bankası’nın hisseleri dahil olmak üzere, Türkiye’nin Halk Bankası, THY gibi çok önemli markalaşmış değerlerinin kamuya ait hisseleri de Türkiye Varlık Fonu (TVF) yönetimine geçti. Türkiye’nin, en önemli iktisadi değerlerini çatısı altında toplayarak yola çıkan TVF, öyle anlaşılıyor ki dünyadaki en iddialı ve en yenilikçi devlet fonlarından biri olacak.

Türkiye Varlık Fonu’nun, daha önce çeşitli ülkelerde kurulmuş olan devlet fonlarından hem vizyon hem de işleyiş olarak farklı olacağını biliyorduk. Dolayısıyla, Türkiye Varlık Fonu’nun, Norveç ya da Körfez ekonomileri gibi bir doğal kaynak fazlasını yönetecek klasik fon ya da bütçe fazlası olan ülkelerde olduğu gibi bütçe fazlasını yöneten fonların geleneksel anlayışından farklı bir yol izleyeceğini daha önce de anlatmaya çalıştık. TVF, uluslararası ismi ile klasik bir devlet refah fonu (Sovereign Wealth Funds) değil.

Özelleştirme...

Esasında TVF, adeta bir soygun mekanizmasına dönüşen yanlış ve piyasa işleyişine de aykırı vahşi özelleştirme anlayışını aşan ancak öte yandan bunu yaparken de çağ dışı devletçilik yoluna sapmayan, kamulaştırma-özelleştirme ikilemini geride bırakan çağdaş bir kurum olarak doğuyor. Dolayısıyla, Türkiye tam burada seksenli yılların hemen başında İngiltere’de başlayan vahşi özelleştirme mekanizması da geride bırakıyor. Bir iktisadi işletmenin, kamu yararına olması için mutlaka devlet mülkiyetinde olması gerektiği tezi, bu zaman dilimi içinde çürüdüğü gibi, bir iktisadi işletmenin verimli ve kârlı olması için de mutlaka özel mülk olması gerekir tezi de çürümüştür.

Bu ikincisine en somut örnek Türk kamu bankalarıdır. Dolayısıyla, iktisadi işletmelerin verimlilik sorunu bir mülkiyet sorunu değildir, yönetim sorunu ve o ülkenin iktisat politikası sorunudur. Önemli olan, piyasa mekanizmasına ihanet etmemektir. O halde, verimlilik ancak özel mülkiyetle olur ne varsa, ne pahasına olursa olsun özelleştirelim anlayışı artık geride kalmıştır. Ancak özelleştirmenin bu şekilde ele alınması, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere çok pahalıya mal olmuştur.

Çünkü özelleştirme blok doğrudan varlık satışı olarak ele alınmış ve bu yolla birçok gelişmekte olan ülke dışarıya kaynak aktarmıştır. Böyle olunca, cari açık veren gelişmekte olan ülkeler, sürekli borç üreten, dış finansal saldırılara açık, yüksek faiz çevrimiyle dışarıya kaynak aktaran ithalat ekonomilerine dönüşmüştür.

Tabii ki bu ülkelerin dış açıkları, gelişmiş ülkelerde kurulan akbaba fonlarla finans edilmiştir. Yani Türkiye gibi ülkelerde borç ve yatırım açıkları büyürken, varlık fonlarını kontrol eden merkezlerde fon büyüklükleri geometrik olarak artmıştır. İşin bir diğer yanı da açık veren ülkelerde para ve sermaye piyasaları da derinleştirilmemiştir. Yani bu ülkelerin ulusal varlıkları blok olarak satılarak, menkul kıymetleştirme şeklinde özelleştirme yapılmamıştır.

Amaç-vizyon...

Şimdi Türkiye, bu soygun mekanizmasını aşıyor. Varlık Fonu’nu biz geleneksel bir anlayışla kurmadık ve öyle de yola devam etmeyeceğiz. TVF, klasik bir istikrar fonu ya da tasarruf fonu değildir. Bu ikisini de barındıran ama bunları aşan yeni bir adımdır. Türkiye, Varlık Fonu ile birlikte, ulusal kaynaklarını, birikimlerini menkul kıymetleştirerek, bu kaynakların, birikimlerin sahibine -yani millete- verecektir ki Varlık Fonu’nun temel kaynağı ve mantığı bu olacaktır. Türkiye bu fonla, tasarrufların yatırımlara dönüştürme mekanizmasını bir bakıma millileştirmiş olacaktır.

Böylece, çok büyük ve ekonomide dışsallık oluşturacak yatırımlar için bütçe ve yap-işlet-devret modeli dışında etkin ve kontrollü bir yeni finansman modeli geliştirmiş olacağız. Öte yandan, bir sabah kalktığımızda THY ya da Halk Bank’ın, Ziraat Bankası’nın hisselerini hiç bilmediğimiz, bir yabancı fonun almak üzere olduğunu artık haber diye dinlemeyeceğiz.

Bu dönemde, aklı başında hiçbir ülke, stratejik varlıklarını yok pahasına özel tekellere blok satmaz. Çünkü böyle dönemlerde hiçbir fiyat, uygun fiyat değildir. İkincisi, stratejik ve sosyal etkisi olan kamu tekellerinin blok satışı -yani özel tekellere devri- hem ülkenin ekonomik çıkarlarına hem de piyasa ekonomisine aykırıdır.

Bu varlıkları alacak bir özel tekel, şu sıralar Vichy Fransa’sındaki işbirlikçi tekeller gibi davranırsa ortada Türkiye diye bir ülke olur mu?

Artık Türkiye’nin stratejik kamu varlıkları blok satılamaz, satılırsa sonuçları ağır olur. Örneğin, İGDAŞ’ı alan bir özel tekel İstanbul’da seçimi istediğine kazandırır, istediğine kaybettirir. Bunun için İGDAŞ, yönetimi kamuda olmak üzere, halka arz edilebilir. Bu da ancak TVF ile olur. Bu, hem piyasa ekonomisi -tüketici- için daha sağlıklı ve rekabetçi, rasyonel adımdır hem de kamu ve ülke menfaati için uygundur.

Öte yandan, TVF’yi denetleyecek olan millettir. Ancak TVF’nin etkin ve verimli olması için uluslararası denetim ve en üst düzeyde şeffaflık şarttır. TVF, denetlenebilir bir mekanizma olmazsa zaten bir gün bile ayakta kalamaz. Bu açıdan TVF’nin denetim mekanizmalarına sahip olmadığı çok kötü bir propagandadır.