Beden dokunulmazlığı hakkı

Naciye O. (52) İstanbul Küçükçekmece’deki evinde sabah kahvaltısını ederken kapı çaldı.

Kadın kahvaltı masasından kalkıp kapıyı açmaya gitti. O saatlerde torunu ziyarete gelirdi, o yüzden delikten bakmadan ve “Kim o?” diye sormadan açtı. Kapıyı açtığında karşısında yüzü tülbentle kapalı bir kadın gördü. Daha ağzını açmaya bile fırsat bulamadan o kişi bir anda Naciye O.’ya elindeki çekiçle saldırmaya başladı. Naciye O. olayı “Bu beni öldürmeye gelmiş. Devamlı kafama vurdu” diye anlattı sonradan. Yüzü gözü şiş ve morluk içinde ve sol gözü neredeyse kapanmıştı bunları söylerken. Doktorlar kadını tedavi ettikten sonra kafasına 13 çekiç darbesi aldığını yazdılar raporlarına. Naciye O.’nun anlattıklarında iki cümle var ki akıllara ziyan. “Konuşmuyor, bir şey demiyor, başka bir yerime de vurmuyor. Ha bire çekici kafama indiriyordu” cümlesi ve “Kapıyı açtım, kapıya biri yapıştı. Kafası tülbentle sarılı, dolamış kafasına. Üzerinde pardösü vardı. Onu görünce çok korktum, o korku başka!”

O korku gerçekten başka.

Tanıdığım genç bir kadına İstiklal Caddesi’nin ortasında ufak bir münakaşada bir yumruk savurmuştu adamın biri. O genç kadının haftalarca, aylarca gözlerinden silinmeyen korkuya şahit olmuştum. Kendi farkında bile değildi ama ne zaman karşıdan bir erkek yürüse ona doğru, hafifçe yana çekiliyordu bilinçsizce. Kendisi farkında bile değildi belki ama o yumruk içinde asla tamir edilemeyecek bir şeyleri kırmıştı.

O korku başka bir korkuydu gerçekten de.

Naciye O.’ya saldıran kişi alt komşuları çıktı. 30’lu yaşlarında görünen bir adam, Vefa A. Eve hırsızlık için girmeye çalışmış. Naciye O.’nun eşi yeni emekli olmuş ve evde de ikramiyesinden 40 bin lira kadar bir nakit para varmış. Komşu arasında bu tür bilgiler fazla gizli kalmaz malum. Vefa A. da komşu olarak bu bilgiye sahip bir kişi tahmin edeceğiniz üzere. Ama alt komşu olduğu için, yani kurbanlarıyla hemen hemen her gün yüz yüze gelip belki selamlaştıkları için, tanınmaması lazım. Bu yüzden de kadın kılığına girmiş.

Polis titiz bir çalışmayla vefa O.’yu yakaladı. Yasal süreçler prosedürdeki gibi ilerledi. Ve Vefa A. adli kontrol şartıyla serbest bırakılıp evine gitti. Naciye O.’nun alt katındaki evine. Naciye O. “Eve gitmeye korkuyorum. Hep o an geliyor aklıma” diyor.

Hani Amerikan filmlerinde ya da kimi haberlerde sıkça rastladığımız bir şey vardır. İki insan tartışmaya başlar. Tartışma alevlenir ve kavgaya döner. Ama bu kavga fiziksel değildir. Kavga eden her iki kişi de sanki aralarında görünmez bir duvar varmış da onların birbirine dokunmasını engelliyormuş gibi davranır. Taraflardan daha cüretli olanı bazen kafasını diğerinin burnunun dibine kadar sokar ama yine dokunmaz. Tartışmalar sırasında sık sık “Bana dokunma” ya da “Bana dokunamazsın” cümlesi çalınır kulağımıza. Gerçekten de Amerika’da birisine bu anlamda dokunamazsınız, arada gerçekten de görünmez bir duvar vardır: ABD yasaları. Elbette eyaletler arasında bu suça yani beden dokunulmazlığının ihlali suçuna verilen cezalar arasında büyük farklar var. Hatta bu farklar kimi örneklerde çok absürt gibi görünse de genel olarak beden dokunulmazlığı neredeyse kutsal bir hak olarak algılanır.

Bizde durum böyle değil. Bizde durumun neden böyle olmadığını anlatmak için söze hemen “Çünkü yasalar ve yargı sistemi...” diye başlayabiliriz elbette ve bunda da zerre miskal hatalı olmayız elbette. Ama hukukun felsefesi gereği suç önce, yasa sonra gelir. Yasanın gelebilmesi içinse önce kamuoyunun yapılan fiilin suç olduğuna dair bir kanaat geliştirmesi ve buna dair bir hukuki düzenleme talep etmesi gerekir.

Mesela eksiğiyle gediğiyle, Hayvan Hakları Yasası’nın çıkması tam böyle bir süreçle gerçekleşti. Fakat maalesef ülkemizde hâlâ şiddetin gündelik hayattaki yerine ve beden dokunulmazlığına dair insana ve insanlık onuruna yakışır bir fikre sahip değiliz. Böyle bir fikre sahip olmadığımız için de her bir bedensel dokunulmazlık ihlali suçlarında fail serbest kaldığında ağzımızda kekremsi bir tat oluşuyor. Bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyor ama bir türlü adını koyamıyoruz bunun. Ne yapmamız gerektiği konusunda bir fikrimiz olamıyor bu nedenle de. Bir kere yasalar değişmeli. Beden dokunulmazlığı ihlallerine verilen cezalar beş-on kat artırılmalı, bu şart. Ama önce o cezayı kafamızda, vicdanımızda, aklımızda ve yüreğimizde kesmemiz gerekmiyor mu?

NOT: Ben böyle “önce aklımızda ve vicdanımızda” falan yazarken yine bu hafta yaşanan başka bir olay geldi aklıma. Suç örgütü lideri Serkan T. polisin uzun süreli takibi ve operasyonuyla yakalandı. Dosyasında yok yok. Serkan T. adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Sonra gitti, hakkında şahitlik yapan adamı vurdu. Tekrar yakalandı. Adamı vurduğunu itiraf etti. Sonra tekrar adli kontrol şartıyla serbest kaldı. Sonra bir baktık ki Serkan T. kayıplara karışıvermiş. Böyle bir yargı süreci.

Yok aklımızda, yok vicdanımızda... Vazgeçtim yukarda söylediklerimden. Akıl, vicdan, kamuoyu baskısı bekleyecek lüksümüz yok. Yasalar hemen değişmek zorunda. Böyle olmuyor çünkü.