‘Yerelden küresele’ yürüyüş bizi bekliyor mu?

‘Yerelden küresele’ yürüyüş bizi bekliyor mu

Son zamanlarda stratejik özelliklerinden dolayı reformların konuşulduğu günleri yaşıyoruz. ABD seçimleri, Pandemi sonrası yenidünyaya uyum, küresel boyutta ekonomideki daralmalar, Z nesli ile birlikte değişen beklenti ve ihtiyaçlar, merkeze sürdürülebilir olarak doğa ve insanı koyma gibi birçok faktör buna etki ediyor. Pandemi döneminde yaşanan zorluklar yüzünü piyasaya dönmüş küreselleşmenin egemen olduğu bir dünyada her türlü kaynağın zarar verilip nasıl yok edildiği ve doğanın nasıl tahrip edilip yok olmakla yüz yüze geldiğini açık biçimde gösterdi. Özellikle,  insanın pasif biçimde yönlendirilebilecek biçimde her türlü konunun ve kararın uzağında bırakıldığı bir dünyanın varlığı kendini gösterdi.

Yeni bir evre mi?

Pandemi sonrası dünya yeni ekonomi ve ticaret olgularıyla karşılaşmaya hazırlanıyor. Refah düzeyi yüksek gelişmiş Batı ülkelerinin tüketicileri doğaya saygılı, yeşil ve güvenli ürünler talep etmekte ve 4. Sanayi devriminin getirdiği “ tekno-dijital” dünyada üretilen ürünleri alarak yaşam kalitelerini artırmak istemektedir. Artık,  sadece üretim teknolojilerine sahip olmak ve yüksek miktarlarda ürün üreterek zenginlik yollarını bulmaya çalışan ülkelerin bir kısmı bir üst düzeye çıkarak,  katma değerleri daha yüksek olan üretim ve ürün anlayışına geçmekte. Emek yoğunluktan teknoloji yoğunluğa geçilen bir dünyanın ayak sesi kendini her alanda gösteriyor. Türkiye de bu ülkeler arasında başa güreşecek olan bir ülke olarak alt yapı yatırımlarını oldukça tamamlamış hazır hale gelmiş bir ülke konumundadır.

Küresel markalar liginin büyük oyuncularına sahip olan küreselleşmiş ülkelerin yerelleşmesi ile gelişmekte olan ülkelerin yerelleşmesi açısından büyük farklar vardır. Bunlardan en önemli olanı, gelişmiş ülkeler, büyük oyuncular olan şirket ve markaları aracılığıyla dünya küresel piyasalarında egemen olurken, bu alana girmek isteyenlere karşı korumacı bir yerelleşmeyi uygular durumuna gelmesidir. Öte yandan gelişen ekonomilerin yerelleşmede kalması, içe kapanması, küresel ligde oynama şanslarının kaybolması gibi zararlar da getirebilmektedir. Özellikle; yüksek teknolojiye dayanmayan ve yüksek katma değerli ürün üretemeyen şirketler küresel rekabete katılamıyor, yeni nitelikli iş gücüne yeterli sayıda sahip olamıyor, yüksek marka değeri yaratamama gibi zorluklarla karşılaşıyorlar.

Uluslararasılaşma aşamasında ülkemiz ihracata yönelik bir kalkınma modeli ile oldukça başarılı uygulamaları imza atmıştır. Ancak, gelinen nokta artık uluslarasılaşmanın bir üst boyutu olan küreselleşme noktasında Türkiye’yi yeni bir sıçrama yapmasını zorunlu kılmaktadır. Dünya standartlarında doğaya saygılı insan odaklı teknolojinin kullanımı, yüksek standartlarda üretilen katma değeri yüksek ürün talep eden küresel dünya da başarılı olabilmek için büyük atılım yapmak zorunluluk haline gelmiştir. “Ne kadar çok üretirsen o kadar çok kazanırsın” anlayışına dayalı bir ekonomik anlayış yerini yeni endüstri devriminin olmazsa olmazı olan “nesnelerin interneti” ülkelerin birlikteliğini ve ortaklığını gerekli kılmaktadır.

Bugüne kadar yaşanan küreselleşmesi , “hegemonik üstünlük” sahibi egemen güçlerin iktidar ve çıkarlarını savunmaya ve geliştirmeye yönelik onların büyüme anlayışının bir sonucu olarak diğer ülkelere yönelik yaptıkları hâkimiyet uygulamaları idi. Yükselen ekonomilere yönelik baskı, sindirme ve yönlendirme sık rastlanan uygulamalardandı. Ulus devletlerin çoğu yerelleşmeye sınırlı izin veren böyle bir küreselleşme içerisinde egemen ülkeler kadar olmasa bile belirli bir pay alarak kendi büyümelerini de gerçekleştirdi zaman içerisinde. Ülkeler ve tüketicileri güçlendikçe küreselleşmenin yürümekte olan “merkezi kontrol yerel dokunuş” uygulamalarına karşı kontrolünde eşit biçimde yerelde olmasını talep etmektedirler.  “Üretim küreselleşirken standartların yerel “olarak uygulanması, “ben tasarlayayım, sen üret” dönemi,  bu asimetrik güç yapısının bir göstergesidir. Ancak dünyanın gelmiş olduğu bu noktada bunun yeterli olmadığı çok açık ve gelişen ülkeler küreselleşmenin bir tek bu boyutunun olduğu konusunu ret etmeye başlamaktadırlar. Asimetrik bir güç uygulaması halinde yürümekte olan küreselleşmeye karşı, yerelden yükselen talepler daha çok dengeli eşit, ortak ve adaletli bir ekonomi ve ticaret anlayışının olmasının vazgeçilmezliğini bize anlatıyor.

Değişen oyunun kuralları

Eski oyun kuralları değişiyor ve bu değişime yeni ülkeler de uyum sağlamaya çalışacak. “Küreselleşmenin yolu, yerelleşmeden geçer” anlayışındaki Türkiye, avantajlarını önce fiziksel olarak, ruhsal olarak, kültürel olarak yakın olan bölgesel ülkeler arasında güç ve etkinlik sağlayarak belirli bir konuma gelmiş bulunmakta. Artık, bütün direnişlere rağmen, küreselleşme de var olan yapısında değişim belirlemekte ve “yerelden küreselleşmeye” doğru olan yeni bakış ve anlayış kabul edilmeyi zorunlu kılmaktadır. Komşu ülkeler başta olmak üzere, eski işbirliği yapılan ülkelerle olan gerilimli çatışmacı yaklaşımlar yerine küresel iş birliği, dayanışma, ortak hareket etme gibi yaklaşımlara bırakacak yakın zamanda.