Babamın yemekleri için düğün tarihi değişirdi!

Çorbayı severim biliyorsunuz. Hele sakatat çorbasına bayılırım. Malum son günlerde dünyanın başına musallat olan korona virüsüne karşı sakatat çorbasının birebir olduğunu düşünenlerdenim. Pek kıymetli hocamız Canan Karatay, “Bol bol için” diyor ya, kesinlikle katılıyorum bu düşüncesine. Vücut direncine ayak paça, kelle paça çorbasından daha iyi gelen başka bir şey bilmiyorum ben.
Biliyorsunuz, hem bu köşeden hem de Instagram hesabımdan beğendiğim lezzet mekânlarını sizlerle paylaşıyorum. Buca’da, Kemeraltı’nda, Bornova’da, Çamdibi’nde bi sürü çorbacı yazdım. Son tavsiyemse Gaziemir’den olacak. Öyle bir çorbacı ki, tam da benim “Lezzetin muhabbetine âşığım” sözüme uyan bir çorbacı!
Neden mi? Anlatayım hemen.

Duan yeter!

Eski bir arkadaşım önermişti. Uzun zamandır da aklımdaydı gitmek. Önce oğlum ve eşimle birlikte gittik Gaziemir’de bulunan Altın Mutfak lokantasına. Kapıdan girer girmez sağ taraftaki ilk masaya oturduk. Biz Efe’yle ayak paça, eşim de kelle paça sipariş etti. Çorbalarımız gelene kadar şöyle bir dükkânı süzdüm çaktırmadan. Eski fotoğraflarla süslü duvarlarda, kazananların başında yemek yapan bir kişi ile mutfağın girişinde asılı “Açık mutfak, misafirlerimiz girebilir” yazısı dikkatimi çekti.
Gözüm duvarlarda gezinirken, bir nine dikkatimi çekti. Çorbasını bitirdi. Mırıl mırıl duasını etti. Belli ki biraz ihtiyaçlıydı. Kalktı tam parasını ödeyecekti ki, garson “Olur mu nenem, duan yeter” dedi. Ardından kasada duran genç kız geldi öptü elini. Nine teşekkür ederken dükkân sahibi geldi, sarıldı nineye ve uğurladılar kendisini. Bu sırada çorbamız geldi. Daha tatmadan eşime, “Ebuş, lezzetin muhabbeti bu olsa gerek, bu çorba kesinlikle çok lezzetli” diyerek daldırdım kaşığımı çorbaya. Ve yanılmadığımı gördüm. Lezzetini ancak şöyle tarif edebilirim. İnsanın içini ısıtan bir çorba!
Hesabımızı ödeyip çıkarken aklımdan geçen şey, buraya bir daha gelip ustayla sohbet etmekti.
Süreyi hiç uzatmadım. “Hadi abi gidelim” dediğim her yere beni kırmadan gelen kıymetli bi dostum, abimle gittik Altın Mutfak’a. Maksadımız hem dükkân sahibiyle sohbet hem de bu şahane çorbayla bağışıklık sistemimize katkı sağlamaktı.

Eli lezzetliymiş

Dolup dolup boşalıyor dükkân. Şansımıza, tam biz içeri girdiğimizde kalkmak üzere olan bir masaya oturduk. Hemen çorbalarımızı söyledik. Masasına oturduğumuz yaşlı amca, “Haftada iki kere gelirim buraya, siz yeni geliyorsunuz galiba, çok güzeldir çorbası” diyerek bilgi veriyor bize. Sonra siparişlerimizi veriyoruz. Hemen geliyor çorbalar. Birlikte geldiğim abim, ilk yudumdan sonra hafifçe başını kaldırıp “Güzel...” diyor. Masada bulunan acı kuru biber eşliğinde nefes almadan götürüyoruz çorbaları. Sonra bi vesileyle masamıza davet ediyoruz ustamızı. Havadan sudan konuşurken hikâyesini anlatıveriyor.
Altın Mutfak’ta bu güzel çorbaları yapan ustanın adı Hasan Keskin... Hasan Amca’nın dedesi Hasan, Selanik’ten gelmiş. Babası Mustafa Keskin, 4 yaşlarındaymış geldiklerinde. “Deden aşçı mıydı?” diye soruyorum Hasan Amca’ya. “Aşçı değildi dedem. Erken yaşta eşini yitirince, ev işi, yemek hep ona kalmış. Çocuklarına yemek yaparmış. Eli de lezzetliymiş” diyor.
“Ee peki babanın aşçılığı ustacım?” deyince, devam ediyor: “Babam askerden sonra Gaziemir Hava Teknik Okulu’nda iş bulmuş. Bahçıvan olarak girmiş işe. Sonra yemekhanede bir açık olmuş, babamın da eli yemeğe yatkın olduğundan mutfağa almışlar. Aşçılığı orada öğrenmiş. Hafta içi askeriyede, hafta sonları da düğünlerde yemek yapardı kendisi.”

‘Bi de pilav yedireyim’

Hasan Usta, bizimle sohbet ederken bi yandan da işini yapıyor. Gelen herkese “hoş geldin”i ihmal etmiyor. “Peki sen nasıl usta oldun?” deyince bıyık altı bi tebessüm ediyor.
“Lise birinci sınıfa giderken okuyamayacağımı fark ettim. Babamla birlikte düğün yemeklerine gitmeye başladım. Yavaş yavaş öğrendim işi.”
Eskiden neredeyse her düğün yemekli olurmuş Gaziemir’de. “Babam öyle güzel yemek yapardı ki, düğün tarihleri onun durumuna göre ayarlanırdı, bazen tarih değişirdi” diye anlatıyor Hasan Usta...
Çaylar gelip gidiyor. Bu arada, usta ısrarla “Güvecimden de tadın” deyince, yemek farz oluyor. Neredeyse çatalın kendi ağırlığıyla dağılan bir et geliyor önümüze. Bana bana bi hal oluyoruz. Uzun zamandır, aman yemeyelim dediğimiz kadar ekmeği bi tabak güveçle yiyoruz.
Bi ara fotoğraf çekmek için ayaklanıyorum. Bi an “açık mutfak” yazısı ile göz göze geldiğimi fark eten usta, “Hadi gir içeri, bak bakalım” diyor.
Sevgili dostlar şu kadarını söylemeliyim, ben çook uzun zamandır bu kadar düzgün, bu kadar temiz bir mutfak, depo alanı görmedim!” Tek kelimeyle bravo!
Hasan Usta’nın yemekleri gibi sohbeti de güzel. Bize kalsa akşamı burada yaparız. Ama herkesin işi gücü var. Hızlıca kalkıp giderken usta, “Cuma günü bizim dernek yemeği var; oraya da gelin, bi de pilav yedireyim size” diye uğurluyor bizi.
Eyvallah usta, teşekkür ederiz. Ellerine sağlık. Ve son söz, el ver sürsün bu lezzet...