Yokluk beni iyi yemek yapmaya itti!

Bi kez daha anladım. Bakmakla, görmek aynı şey değil!

Senelerdir neredeyse her gün iki kez önünden geçtiğim bir lezzet mekânını görmemişim iyi mi?

Biliyorsunuz, Karşıyaka’da oturuyorum ben. 4 yıl, oğlumu her gün okuldan aynı yoldan getirdim. Ama ‘Atölye Tat’ adlı, şirin mi şirin, sıcak mı sıcak lezzet dükkânını görmemişim. Kendime koca bi yuh diyorum! Yuh!

Yokluk beni iyi yemek yapmaya itti


Instagram vesilesi ile tanıştığım ve uzun zamandır yüz yüze görüşüp bi iki yere birlikte gidelim dediğim @neyedikbeabi (Evren Eğrikülah) sayesinde öğrendim Atölye Tat’ı.

Geçen hafta yağmurun iki ara bi dere şeklinde yağdığı gündü. Evren, “Abi, seni bi kokoreççiye götürücem, fena bi şi” diye diye kandırdı beni. Çiğli Ata Sanayi taraflarında minik bi dükkânda, görmeye alıştığımız devasa şişler yerine, daha minik boyutta sarılmış, ama çok lezzetli bi kokoreç tattık.
Çaylar bedava!

Tattık diyorum, çünkü Evren “Hadi hadi, birer kahve içeriz, yeme bu kadar çok” diye, güzelim kokoreci kursağımda bırakıp resmen çekti aldı beni dükkândan.
Atladık arabaya, ben bi kahve, kahveci beklerken Atakent’te aldık soluğu.

Şu bizim oğlanı okuldan alırken kullandığım geniş yolda park ettik arabayı. Yağan yağmurla birlikte girdik dükkândan içeri.

Girer girmez bi şoke oldum. Ama hiç bozmadım kendimi, sanki burayı biliyormuşum da, gelmiyormuşum gibi bi havaya girdim nedense. Ki böyle bi yere geldiğimde fotoğraf çekmelere doyamayan ben, yerimden bile kalkmadım.

Gerçi yerimden kalkmayışımın geçerli bi nedeni var. Bu güzel dükkânın, lezzet mekânının sahibi, sohbeti pek keyifli şefi Salih Burçoğlu...

Sözde bi kahve için gittiğimiz bu tatlı mekânda, Evren’in “Salih Abi, o nasıl, bu nasıl, olmamış, olmuş...” derken “Sen bize biraz orkinos kavurma, bi de tatlı” dediğini duydum o kadar. Ellerine sağlık ustanın, pek güzeldi vallahi. Ama sonrasında sohbetimizi süsleyen ve bitmek bitmeyen bedava çaylar daha da güzeldi. Şaka şaka, güzel olan sohbetti elbette.

Üçüncü bitirdim

Salih Şef, Atölye Tat’ı açalı 6 yıl olmuş. Öyle hayalinde bi restoran işi, yemek yapmak falan yokmuş aslında. “Beni yemek yapmaya yokluk itti” diyor. Aslında, mesleği başka. 2001 krizinde işsiz kalınca evlerinde yaptıkları hamur işlerini satarak idare etmişler epeyce. Ama satış yaptıkları yerin önü doğalgaz nedeniyle kazılınca iş yapamaz olmuşlar. O gün karar vermiş “başka bi yol” bulmaya.

“Bi el melekem olduğunu biliyordum. Evde de yemek yapardım normalde. İşsiz olduğum dönemde bi güzellik merkezinin yemeklerini yaptım. Orada öğrendim, azla öz yemek yapmayı.”

- Ee sonra, hemen dükkân mı açtın usta?

Gülüyor, “Yok o kadar kolay olmadı. İstanbul’a gittim okumaya. Mutfak Sanatları Akademisi’ne kaydoldum. Galiba, okulun en yaşlısı bendim. Zor bi dönemdi. Şişhane’de bi hostelde güç koşullarda yaşadım. Hiç aksatmadan gittim okuluma. Ve 3. olarak bitirdim.”

Hacivat ile Karagöz

Bu arada, bedava çaylar gelip gitmeye devam ediyor. Evren; sürekli saatine bakıyor, tabii ben de. İkimizin de çocukları okuldan alma gibi bi görevi mevcut. Bizim muhabbetimiz sürerken dükkândan içeri kim girse Salih Usta’ya ille bi takılıyor. Bazen homurdanarak, ama çokça gülümseyerek yapıyor servisini. Müşterilerinin takılmalarına öyle alışmış ki; Hacivat’la Karagöz olduk müşteriyle, yuvarlanıyoruz işte, diyor.

Çaylar gelip gidiyor, sohbet güzel ama bizim görev saatimiz geldiğinden kalkıyoruz Evren’le.

Yarım kalan sohbeti tamamlamak başka bi güne kalıyor.

Yerelması çorbası

Dün Bostanlı’da pazar vardı. Dönüşte içim kıyıldı biraz. Tam önünden geçerken, hem yarım kalan sohbetin devamı olur, hem de bi iki zeytinyağlı yiyeyim diye daldım dükkâna. Derli toplu ama bi o kadar da sıcak dükkândan içeri girer girmez, “Salih, şu senin tezgâhın arkasına şöyle bi şiler yapman lazım...” diye takılan bi müşteri oldu. Kendince verdiği cevaptan sonra sıra benim siparişe geldiğinde “Yerelması çorbası yaptım, içer misin?” dedi.

Bilirsiniz, ben hep sakatat çorbası yazar çizerim ama bu da en az onlar kadar güzeldi. İçimi ısıttı. Ve içindeki kuru börülceleri ayrıca pek sevdiğimi söylemeliyim. Ben çorbamı içerken ara ara geldi masama, “Müşteriyi mutlu etmek lazım tabii, geziyorum böyle masaları” diye her oturduğunda bi iki bi şi konuştuk. Bölük pörçük bi muhabbet oldu, ama olsun yine de çok güzeldi. Bi ara, “Biz küçük bi dükkânız, yemeklerimiz güzel olmak zorunda; ya da bi şekilde servisimizle, samimiyetimizle fark yaratmak zorundayız, yoksa unutur bizi müşteri. Zaten arada, görünmez bi yerdeyiz. İyi olmak zorundayız anlayacağınız” dediğinde büyük saygı duydum Salih Usta’ya...

Her şey çok lezzetli, pek güzel... Ellerin dert görmesin usta.