Anneme…

Memleketi Karadeniz gibidir benim annem. Mevsimleri bunaltmaz insanı. Yazları serindir, kışları ılık. Ama fırtınalı havalarında hırçın dalgalarına karşı koymak zordur. Azıcık huysuz ama tatlı kadın kontenjanından. Çok genç evlenmiş. Bir yıl sonra beni kucağına almış. Beni takiben de dört kız kardeşimi… “Boynuma takılmış beşi bir yerdemisiniz” der. O boyun ki fena halde anne kokar.

Ergenliğimde epey şiddetli kavgalarımız oldu. Ben ergenlikle başa çıkmaya çalışan bir genç kız, o bir ergenle başa çıkmaya çalışan genç bir anne. Karşılıklı epey hırpaladık birbirimizi. Çok sonra anlayabildim annemi ben. Hiçbir rehberi olmadan yolunu bulmaya çalışan o kadını. Babamın değil ama toplumun dayattığı erkek çocuk sahibi olma gerekliliğiyle (!) peş peşe gelen doğumlar, o çocukların bakımı… Her zaman da cıvıl cıvıl olmuyorlar malum. Ağır sorumluluk beş kız çocuğu büyütmek. Sonra son derece titiz ve kıskanç bir koca. Halbuki yakışıklı mı yakışıklı bir adamsın, karın seni seviyor, daha ne? Bu arada çok güzel bir kadından söz ediyorum, bu notu da düşeyim. Evliliğin özellikle ilk yıllarında nefes aldırmamış anneme. Sorsan çok sevdiğinden. Beşinci çocuğuna hamileyken, evlendiği günden itibaren birlikte yaşadığı, saygıda kusur etmeyip annesi bellediği kayınvalidesinin aynı anda kansere ve Azheimer’a yakalanması. Onun bütün bakımını hamile hamile üstlenmesi. Ne kadar çok zorlandığını şimdi şimdi fark ediyorum. Bitmedi. Son 20 yıldır da beyin kanaması geçirip sağ tarafına felç gelmiş kocasını pamuklara sararak bakışı. Arada yaşadığı kayıplar. Önce annesi, ardından 40’ındaki erkek kardeşi, babası, 50’sindeki kız kardeşi…

Hayatın en ‘gerçek’ sorunlarıyla çok genç yaşta tanıştı benim annem. Şimdi 66’sında. Uzun yıllardır hasta bakıyor. Bir yardımcısı var ama onu gözünün önünden ayırmak istemeyen babamı bir an olsun yalnız bırakmıyor. Bana göre en şahane tarafı, başına ne gelirse gelsin durumu kabul edip altından kalkmayı bilmesi. Gerçeğin güçlü kıldığı kadınlardan benim annem. Kızlarını da öyle yetiştirdi. Hayat bu ya, zaman zaman yerle yeksan oluruz ama o yerde yatıya kalmayız hiçbirimiz. Kolumuzdan tutup yerden kaldıran da annem olur.

Karadeniz kadını neşelidir. Kocaman kahkahaları vardır. Annemin de öyle. Yaşadığı tüm zorluklara ve kayıplara rağmen yüzü hep güldü; hayat doludur, yaşamayı sever, zekidir bazen bir Temel fıkrası kadar komiktir. Ne zaman canımız sıkkın olsa, oturtur karşısına “Anlat bakayım nedir derdin?” sorusuyla başlar. Bir saat geçmeden o soruna ille de bir çözüm bulur. Sadece bizim sorunlarımıza mı? Yok. Yakın arkadaşlarımın anne yarısı Fatma teyzesidir annem. Bir eli de hep onların üzerinde olmuştur. Kendilerini kıskanmışlığım da yok değildir. Zira teyzeler annelerden daha cesurdur, müsamahakardır. Annem, kız arkadaşlarımın teyzesi unvanının hakkını sonuna kadar vermiştir.

Annem deyince yemeklerinin lezzetini, nasıl da eli yeşil bir kadın olduğunu söylemezsem olmaz. Ben lezzetin ne olduğunu annemin yemeklerinden öğrendim. Fakat bu konuda çok ketumdur. Tariflerini hep eksik verir. Onun yemeklerinin küçük sırlarını hala bilmeyiz ve hala onun kadar güzel yemek yapamayız. Bunu söylediğimizde yanıtı hiç değişmez: “Ben tarifleri eksiksiz veriyorum. Sır dediğiniz yemeğe kattığım sevgi. Onun da bir formülü yok”.

Anneme…Eylül ayında babamla evliliklerinin 49. yılını kutlayacaklar. Ben babacı kızlardanımdır. Babama aşkım büyüktür. Annemin de takdir ettiği gibi her zaman iyi bir baba oldu. Çalışkan, şefkatli, eşine ve çocuklarına bağlı... Ama zordu. Çok katı prensipleri vardı. Tersi fenaydı. Son sözü hep o söylerdi. İşine gelmeyen şeyleri “Benim kitabımda yok” deyip kestirip atardı. Buna rağmen, hayatımın hiçbir döneminde annemi onun karşısında ezik görmedim. Hep güçlü durdu babamın önünde. Kendi fikirlerinden taviz vermedi. Kırıldığında uzun süren küslüklerle cezalandırdı babamı. O güzel başı hep dimdikti. Kız kardeşlerimle ortak fikrimiz odur ki, babam da annemin en çok o eğilmez bükülmez başını, el değdirtmediği kadınlık onurunu sevdi. Babam 75’inde şimdi. Geçirdiği ağır hastalığın ardından gün gün çöktü. Zor yürüyor, zor konuşuyor, duygularını ifade edemiyor. Ama annemin gözünün içine bakıyor. Her fırsatta sarılıyor. Geçenlerde “Sen benim her şeyimsin” dedi hepimizin bir araya geldiği bir pazar kahvaltısında anneme. Yarım yamalak kelimelerle. Annem, kalpten sevdiği, bir o kadar da sevildiği, birlikte yarım asır el ele yürüdüğü zor kocasına annelik yapıyor şimdi de. Annem anneliğe yazgılıymış, öyle düşünüyoruz.

Anneler kızlarının tahtını yapar ama bahtını yapamaz derler. Annem bizim bahtımıza da el attı. Kendine yeten, ille de okuyup ekmeğini kazanması gereken, bir erkeğe sırtını dayamadan yaşamayı bilen, alnı ak başı dik kadınlar olmayı öğretti. Kafası karışık erkeklerden uzak durmayı. Bana bu konuda zayıf notlar vermişliği vardır ama bugün 47’imde hala ona benzemeye çalışıyorum. Galiba fena da değilim. Ne kadar acı çekersem çekeyim, eğmem başımı, tıpkı annem gibi, annemin öğrettiği gibi. Baht dediğin başka ne olabilir ki?

Bu sana anneciğim... Belki yaşlarımız arasında çok fark olmadığından, belki anneliğinin en deneyimsiz günlerine rast geldiğimden çok çatıştık seninle. Ama bugün biliyorum ki, bütün sıfatlarımdan azade dönüp kadın olarak kendime baktığımda seni görüyorum. Senin gibi boğazlı kazaklar giyemememden tut da, gerçek ne kadar ağır olursa olsun kabullenip yola revan olma, mutlu olmaya çalışma bilgime kadar. Bir evlilik fotoğrafınızdaki ürkek bakışların hep içime dert olmuştur. O ürkek genç kızdan çok sağlam, sahici, güçlü, hakkaniyetli, hayat dolu bir kadın yarattın. Kızlarına örnek oldun. Sana saygım da sevgim de sonsuz. İyi ki senin kızın olmuşum. Deniz de öyle düşünüyor. Yeliz, Demet ve Merve de… İyi ki varsın. Anneler günün kutlu olsun annem. Senin ve tüm annelerin…