Baba oğlu buluşturan kitap

25 Temmuz 2021

Nâzım Hikmet, Münevver Andaç çiftinin oğlu ressam Mehmet Nâzım. Hakkında hemen hiçbir şey bilmediğimiz. 14 Ekim 2018’de babası gibi kalp rahatsızlığı nedeniyle Paris’te hayata veda eden. 67 yıllık yaşamı boyunca babasını susan Mehmet! Vaktiyle annesiyle birlikte kaçtıkları Varşova’dan defalarca istemesine rağmen Türkiye’ye dönmesine izin verilmeyen, memleketine küskün Mehmet. Tıpkı babasına olduğu gibi.

Mehmet Nâzım’la yapılan ilk ve tek röportaj 1970 yılında Milliyet gazetesi yazarları Halit Çapın ve Orhan Türel tarafından gerçekleştirildi. Şöyle sona eriyordu o röportaj:   “Ve Memet. Daha sağını solunu bilmeyen. ‘Babam da pek bilmezmiş sağını solunu’ diyen Memet… Hüzünlü bakışlı, kulakları ağır işittiği için bağıraraktan konuşan, ‘Ben burada Slavlaşıp gideceğim. Çok yalnızım’ diyen Memet… Babasına hınçla karşı çıkan Memet. Belki babasını çok ama çok seven Memet”.

Aynı röportajda şöyle der Mehmet: “Babam Ruble karşılığında şiir yazan bir adamdı... Hasta annemi ve henüz 3 aylık olan beni terk edip başka kadınlara gitmiş bir adam için kılımı kıpırtdatmam.” Bu röportaj çok tartışılır vaktiyle. Mehmet’in bu lafları edeceğine inanmak istemez kimse. Ama Mehmet hayatı boyunca bu röportajı tekzip etmez ve bir daha da basına konuşmaz. “Nâzım Hikmet’in oğlu olmak” üzerine inşa etmez hayatını. Şiirler yazıp, resimler yaparak sessizce yaşar.

Bizim için bir bilinmez olarak kaldı Mehmet Hikmet. Suskunluğu
içinin bir türlü
soğumadığını işaret ediyordu ama iç dünyasında neler olup bittiğini bilemedik hiç. Milliyet röportajındaki fotoğrafını saymazsak, elimizde ona ait hiç fotoğraf yok. Ölüm ilanında bile çok sevdiği Gary Cooper’ın fotoğrafını kullanmayı tercih etti yakın dostları. Kaç yaşında olursa olsun, benim gözümde Nâzım Hikmet’in çizgili tişörtüyle uzandığı kanapenin arkasındaki çerçeveden bakan küçük bir erkek çocuğu olarak kaldı.

Karşı yaka memleket

Sesleniyorum Varna’dan,

Yazının devamı...

Sartre izlese ağlardı

18 Temmuz 2021

Adı Fatma Kayacı. Nam-ı diğer Robinson Nine. 86 yaşında. Tam 56 yıldır Trabzon’un Tonya ilçesine bağlı yaklaşık 2 bin metre yükseklikteki Karakısrak Yaylası’nda tek başına yaşıyor. Çok çocuklu bir ailenin kızlarından. Biraz dikbaşlı, özgür ruhlu, bildiği yoldan şaşmayan. Niye bilinmez babası evlendirmek istemiyor Fatma’yı. Gel zaman git zaman, Fatma ile ailesi arasındaki kuşak farkı büyüyor. Belli ki Tonya’nın erken dönem feministlerinden Fatma. Alıp başını yaylaya çıkıyor. Arada kardeşleri, ailesi ziyaret ediyor ama o tek tabanca yaşamayı çoktan göze almış durumda. Bu süreçte, abisinin oğlu Ali Haydar en kıymetli misafiri oluyor. Oğlu gibi seviyor saralı bu tatlı çocuğu. Annesinden, babasından daha fazla emeği geçiyor ona. Ama Ali Haydar ele avuca sığmaz bir çocuk. O kadar ki bazen onu ağaca bağlayıp işlerini görmeye devam ediyor Fatma Kayacı. İnsanın nefesini kesen zor bir coğrafyanın güçlü Karadeniz kadınlarından biri o. Doğaya adeta kafa tutarak, önüne serdiği güçlüklere meydan okuyor..

Can yoldaşı kedisi

Ama hayat bu ya. 80’lerin ortasında koca bir şamar atıyor Kayacı’nın yüzüne. 15’indeki Ali Haydar, Fatma Kayacı’nın hayvanlarla ilgilendiği bir sırada, evdeki fasulye kaynatılan koca kazanın üzerine düşüyor geçirdiği sara nöbeti yüzünden. Kaynar sular boşalıyor çocuğun bedenine, sonrasında kazanın altındaki ateş sarıyor tüm vücudunu; oracıkta yanarak ölüyor Ali Haydar. Dünyası başına yıkılıyor Fatma Kayacı’nın, Ali Haydar’a sahip çıkamadım diye.

Köylü, vadesi bu kadarmış deyip tevekkül içinde karşılıyor durumu ama aile, bu ölümden Fatma Kayacı’yı suçlu tutuyor. Abisi onu olayın tek sorumlusu görüyor. Amca oğlu okkalı bir Osmanlı tokadı akşediyor Fatma’nın yüzüne, 85’inde hâlâ yankısını duyduğu.

Bu dışlanmalardan sonra ara sıra indiği Tonya’yla tüm bağını kesip kendini Karakısrak Yaylası’na hapsediyor Fatma Kayacı. Yayla dediğim tarifsiz bir çoğrafya. Yeşilin binbir tonu, ağaçlar, çiçekler, yalaklardan akan buz gibi sular… Hani görseniz cennet burası olmalı dersiniz. İyi ama suçluluk duygusu içinde yaşanan cennet, cennet midir? 40 yıla yakın orada çetin doğanın pastoral büyüsü içinde akrabalar tarafından suçlanarak ayakta kalmaya çalışmak, yaşamak için inat etmek? Üstelik bir başına. Yaş ilerlerken, 60, 70’i, 70, 80’i, 85’i kovalarken… Taştan yapılmış iki göz bir evde. Koruyup kolladığı arazisinden tek bir ağaç bile kestirmeden, yaylada koca bir orman yaratarak, hayvan yemleyerek odun topayarak, lahanayı suyla pişirip katık ederek… Tek can yoldaşı olan dünya güzeli bir kediyle birlikte.

Kadının gücü

Bu muazzam Karadenizli kadının, Fatma Kayacı’nın hikâyesini yönetmen Orhan Tekeoğlu pandemi koşullarında 2020 Ağustos’unda çekti: “Fatma Kayacı’nın Bilinmeyen Hikâyesi”.  Belgesel bu yıl İtalya’da düzenlenen NuoviMondi Film Festivali’nde 600 eser arasında Jüri Özel Ödülü’ne layık görüldü. Kasım ve aralık aylarında gösterimleri olacak. Dijital kanallarla da görüşmeler sürüyor.

Yazının devamı...

Nilgün Marmara’ya borçluyuz

11 Temmuz 2021

"Kuğuların ölüm öncesi ezgileri, yalpalayan hayatımın kara çarşaflı bekçi gizleri " olarak tanımlar şiirini Nilgün Marmara. Bendeki tanımı ise yine bir başka şiirinde saklıdır: “Çiçek dediğin kapalı durur-Yoksa vaktini soğuruyorlar saatinin- Ya suyla ya karayla - Bütün sevgililer”. Öyle kapalı bir çiçek gibidir Marmara’nın şiiri. Rengi tam, rayihası baş döndüren. Ama hemen açmaz kendini. Kavruk akıl, üzünç kemiği, yoksul çocukluk mavisi, sevi çanı, eskil beşik, poplin elli çocuk,  martı balesi, meraklı güve, katmerli içkinlik, ucuz ben, çığlık tünelleri, yontusal dinginlik.. Kendine has imge ve metaforlarıyla vaktini soğurmasına izin vermez kimselerin, sevgililerin ne suyla ne karayla. Kapalı bir güzellik olarak dize dize işler Türkçeyi şiire. Sık sık okundukça, o imgelerle hemhal olundukça  aralar yapraklarını. Muazzam bir bilinç akışı tekniği vardır dizelerinde. İçine kapalı şiirinin içindeki dışa dönüklüğün izini sürmek çok zenginleştiren bir deneyimdir.

Görkemli entelektüel

Ama ne var ki,  “her anın niyetini sorgulayan bir varlığın saygısızlığını yok etmek için”, bu saygısızlığa tahammül edecek gücü kalmadığı için kendini evinin beşinci katından boşluğa bıraktığı  13 Ekim 1987’den bu yana haksızlık ediliyor bu ‘benzemez kimse sana’ dediğimiz şiire; şaire. Adını yazdığınızda Google’a, intihar eden kadın şair, şiirin hüzünlü prensesi, bir çift kırılgan kanat filan gibi haber başlıkları çıkıyor. “Nilgün Marmara öldü mü, öldürüldü mü?” diye sorular soran komplo teorilerine uzanılıyor. Velhasıl bir şairin intiharı 24 yıldır şiirinin önünde duvar gibi duruyor. Oysa o kapalı çiçeğin dallarının şimdiye kadar onlarca kitapla, makaleyle, tezle aralanması gerekirdi. Biz henüz 28 yaşındayken Sylvia Plath şiirine sunduğu katkı kadarını bile yapamadık onun şiirine.

Şimdi bir fırsat çıktı karşımıza. Everest Yayınları, Nilgün Marmara’nın dört kitabını; “Daktiloya Çekilmiş Şiirler”, “Defterler”, “Sylvia Plath’in Şairliğinin İntihar Bağlamında Analizi” ve “Kâğıtlar”ı yeniden yayımladı. Marmara’nın daktilosundan çıkan şiirler, yukarıda sözünü ettiğim imge ve metaforların peşine takılıp gidildiğinde, algı kapılarını aralamaya cesaret edildiğinde kara çarşafının peçesini açmaya hazır aslında. “Defterler”indeki mektuplar okunduğunda, bütün hayatının varoluş sancıları içinde geçmediğini görüyoruz. Kocasına çok âşık bir kadın var bu mektuplarda, yeğenlerinin çılgın ve cesur teyzesi, canı sıkıldıkça sözcüklerle oynayan bir çocuk, çevresindekilerin eğlenceli arkadaşı, olağanüstü bir duyarlılık, rafine bir zekâ, yaşının çok üstünde görkemli bir entelektüellik... 

Hayata sorular

“Nasıl da biçilmiş kaftan ölüm bu solgun yürek için” diye dize döken Nilgün Marmara ile günlüğüne “Binlerce binlerce düşüm, dileğim; gerçekleştirmek istediğim şey var” notunu düşen Nilgün Marmara aynı oranda anlaşılmayı hak ediyor. Edebiyata “29 yaşında intihar eden kadın şair” olarak geçmesi büyük haksızlık. Kitaplarından öğrenilecek çok şey var. Okunacak kitaplar, izlenecek filmler, hayata sorulacak sorular.  

Everest Yayınları’nın yeniden yayımladığı Nilgün Marmara kitaplarını okuma, didik didik etme zamanıdır şimdi. Türk Şiiri’ne ve Nilgün Marmara’ya borcumuzu ödeme zamanı…

Yazının devamı...

Beynin efendisi Prof. Dr. Talat Kırış

4 Temmuz 2021

Çocukluğumdan bu yana tıbba ve doktorlara büyük saygı duyarım. Bu alanda, uzman olmayan okur için kaleme alınmış kitaplardan çok şey öğrendim. 1999’da babam beyin kanaması geçirdiğinde ise beyin denen organın nasıl mucizevi, nasıl olağanüstü olduğuna, en yakınımın kaybettiği, sonrasında yeniden çocuk gibi öğrenmeye başladığı fiziksel ve zihinsel yetiler üzerinden şahitlik ettim. O günden sonra da beyinle ilgili, yine uzmanlığı olmayan insanlar için yazılmış kitapları okumaya başladım. Okudum, okudukça büyülendim.

İki beyin arasında

 Bu kitaplar içinde beni en çok etkileyenlerden biri 2000 yılında bir solukta bitirdiğim, nöroşürirjinin efsanevi isimlerinden Prof. Dr. Gazi Yaşargil’in yazdığı “Bir Beyin Cerrahının Meslek Yaşamı, Düşünceleri ve Anıları” oldu. Dünyanın parmakla gösterdiği bir beyin cerrahının Diyarbakır’dan Amerika’ya uzanan muazzam yaşam öyküsü. Bu kitapta nöroşürirji ameliyatını şöyle tarif ediyor Yaşargil: “Bir insan beyni, hastanın beynine yardım etmeye çalışıyor”. Bu tanım, teşhis ve tedavide de geçerli. İki beyin arasında kurulmuş muhteşem bir ilişki bu; hata kabul etmeyen. Kitabın bir başka yerinde ise şu çarpıcı tespitte bulunuyor: “Cerrahi eylemler ve hasta gözlemleri nöroşirürjiyenlerin beyinlerinde, iletişim, teknoloji, bilim, matematik, felsefe, din, sanat ve oyunun sürekli birleştirilmesini gerektirir.”

Bir solukta okudum

 Geçtiğimiz hafta beyin cerrahi sanatını anılar üzerinden anlatan yeni bir kitap çıktı Doğan Kitap’tan. Türkiye’nin en önemli beyin cerrahlarından, ülkemizde ve dünyada çok sayıda başarılı ameliyata imza atmış, Dünya Beyin Cerrahisi Dernekleri Federasyonu Beyin Damar Hastalıkları ve Tedavisi Başkanı Prof. Dr. Talat Kırış’ın yazdığı “Beyne Giden Yol  Bir Beyin Cerrahının Anıları”.  Yine bir solukta okudum. Ve kitabı okurken sık sık Yaşargil’in cerrahinin bir sanat olduğu vurgusunu hatırladım, Kırış’ın da sadece beyinden anlamakla kalmayıp, sanatla edebiyatla ilgili, kendi prensiplerini ve felsefesini geliştirmiş bir doktor olduğunu gördüm.

Tıbbiyede 42 sene

 Prof. Dr. Talat Kırış, kitabında bir yandan tıp dünyası dışındakilere doktorluğun, cerrahlığın nasıl bir iş olduğunu, hangi aşamalardan, zorluklardan geçilerek hekim olunduğunu özetle bir beyin cerrahının nasıl yetiştiğini anlatıyor. Diğer yandan tıp öğrencilerine onların bir büyüğü olarak mesleğiyle ilgili değerli önerilerde bulunuyor. Beyin cerrahisi asistanları ve genç uzmanlar için ise bir başucu kitabı “Beyne Giden Yol”. Bütün bunları 7 yaşında beyin cerrahı olmaya karar verdiği günden bu yana, tıbbiyede geçen 42 yıl ekseninde birbirinden ilginç anılarla anlatıyor. Prof. Kırış’ın mesleki ve iç disiplini, ulusal ve uluslararası başarılara attığı imzanın bileşenlerinden biri. Bu bileşenler çok fazla. İçlerinde merak var. Azim var. Yılmamak var. Zorluklara prim vermemek var. Bol kitap, bol sanat var. İnsanı anlama gayesi var. Hocalarına saygı var. Liyakat ve yeteneğe verdiği önem var. Bilimsel gelişmeleri an be an takip var. Hiç şikâyet edilmemiş bir adanmışlık var.

Z Kuşağı’na temel eser

Yazının devamı...

İnadına devam eden hayat

27 Haziran 2021

Ben henüz maskemi takıp sinema salonlarının mesafeli oturma düzeninde film izlemeye hazır değilim. Ama beyazperdeyi, karanlık salonları, patlamış mısır kokusunu, sinemadan çıkıp şehrin sokaklarında filmden bana kalan duyguyla dolaşmayı çok özledim, o ayrı. Şimdilik İstanbul Film Festivali’nin çevrimiçi gösterimlerinin yanı sıra online platformlarda daha önce izlemediğim filmlerle idare ediyorum. Bu hafta MUBI’nin filmlerini incelerken karşıma 2016’da gösterime girdiğinde kaçırdığım François Ozon’un “Frantz”ı çıktı. “Günün Filmi” kategorisinde ona rastlamamla “izle” butonuna basmam bir oldu.

Korumacı tavır

Film, 1919’da Almanya’nın küçük bir dağ kasabası olan Quedlinburg’da geçiyor. 1. Dünya Savaşı sırasında nişanlısı Frantz’ı kaybeden Anna’nın, bir çiçek demetiyle onun mezarını ziyaret edişini görüyoruz. İçinde ölüsü olmayan sembolik bir mezar bu. Frantz’ın naaşı cephede savaştığı Fransa’da kalmış, bir toplu mezarda. Ama Anna sembolik mezarı ziyaret etmekten vazgeçmiyor. Yine bir ziyaretinde mezar başında Frantz’ın arkadaşı olduğunu söyleyen Adrien Rivoire ile karşılaşıyor. Başlangıçta Anna da Frantz’ın ailesi de Fransa’dan gelen bu yakın arkadaşa mesafeli davranıyorlar. Değil mi ki sevgili Frantz’ları o ülkenin içinde Fransızlar tarafından öldürüldü.

Adrien Frantz’la olan arkadaşlıklarını, birlikte yaptıkları Louvre gezilerini, Frantz’ın Manet tablolarını çok sevdiğini, çok güzel vakit geçirdiklerini, keman üzerinden kurulan müzikal dostluklarını gözyaşlarıyla anlattıkça aile ile Adrien arasındaki buzlar eriyor. Öte yandan öyle nahif, öyle hassas ve içten ki Adrien onu sevmemek zor. Aile, yaşadıkları ağır yas sürecine kuvvetli bir teselli olarak dahil ediyor onu. Kaybettikleri Frantz’ın yerine koyuyor, iki arkadaşın anılarından destekle hayata doğru birkaç adım atabiliyorlar.

Anna, nişanlısının bu en yakın arkadaşıyla dostluğunu ilerletiyor kısa zaman içinde. Ne var ki günün birinde Adrien, Frantz ile olan ilişkisi üzerine bir itirafta bulunuyor Anna’ya. Bunu yaparken yaşadığı üzüntüyü anlatmak imkânsız. Bu bilgiyi aileyle paylaşmak istediğini söylese de Anna “Ben söylerim” diyerek izin vermiyor. Bu noktada nişanlısının anne babasına karşı tutunduğu korumacı tavır o kadar dokunaklı ki, birkaç damla gözyaşı işten değil.

Savaş karşıtlığı

Adrien apar topar Fransa’ya geri dönüyor. Anna annesi rahatsızlandığı için onun acilen Fransa’ya gittiğini söylüyor aileye. Fakat anne babanın aklı Adrien’da kalıyor. Ondan gelen mektupları dört gözle bekliyorlar. Gel zaman git zaman Anna’dan Adrien’ı ziyaret etmesini istiyorlar. Anna yola çıkıyor. Adrien’a ulaştığında onun ailesinde de Frantz’ın ailesininkinin başlangıçtaki önyargısına benzer bir tavırla karşılaşıyor. Adrien ve Frantz’ın birlikte gezdikleri yerlerde dolaşan Anna, Adrien’ın itirafı ve affetmek arasında gidip gelirken kalbinin kulağına fısıldadığı çarpıntıyı da ölçüp biçiyor kafasında. Dönüş yoluna uzanırken bambaşka bir Anna oluyor. İnadına devam eden hayata karşı koyamıyor.  

Yazının devamı...

“Yazmak, vazgeçmemektir”

20 Haziran 2021

Sabah kahvaltısından sonra annemle birlikte kollarına girip kaldırıyoruz babamı. Kalkıyor, sonra bırakıveriyor kendini koltuğa. Üçüncü denemede dik durabiliyor. Minik adımlarla, büyük zorluklarla ön bahçeye çıkarıyoruz. Onu her böyle gördüğümde haftanın üç günü halı sahada yaptığı maçları izlediğim, gol attıktan sonra sahayı boydan boya turlayan genç, çevik babama hayranlıkla baktığım çocukluk günlerim geliyor aklıma. İçim cız ediyor.

Sıkıcı ve yoz dünyalar

Pandemiden bu yana yazlık evdeler. Babamın saç sakal traşı anneme emanet. Kiraz ağacının altındaki bir sandalyeye özenle oturtuyoruz. “Sen git çalış” diyor annem. Onları bahçede baş başa bırakıyorum. Genç kızlık odama çıkıp, bu hafta yazmayı planladığım Yekta Kopan’ın yeni kitabını okumaya devam ediyorum. Kitabın tanıtım yazısında vurgulandığı gibi “Yetişkinlerin sıkıcı ve yoz dünyasına sığmayan, hayata taptaze bakan, yaralı olmasına karşın sorgulamaktan geri durmayan çocuklar”ın anlatıldığı sıcacık bir öykü kitabı bu: Can Yayınları’ndan çıkan “Bana Kuşlar Söyledi”.

Bir yanıyla “Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme” ise felsefe; Kopan’ın çocuk karakterleri felsefi hikâyeler anlatıyor. Öyle temiz pak, öyle masum, öyle içten, öyle zekiler ki. Hayatı bizden çok daha iyi ifade ediyorlar. Var olan her şeyin anlamını. Bir tanesi küçücük haliyle ABBA’nın ölmek üzere olan anneanesinin hayatını nasıl değiştirdiğinden söz ediyor bize. Fonda “Dancing Quenn” çalıyor. Dik başlı, çocuk olmanın ayrıcalığıyla her türlü soruyu sormaya muktedir, ikiyüzlülüğün şifresini çözmüş koca yürekli bir küçük kız. “Herkesin ayıplayan bakışlarına rağmen kendine bir ABBA şarkısı bul ve dans et ben ölünce” diyen anneannesine de ona da hayran olmamak mümkün değil. Bütün çocukluğum boyunca öleceği korkusuyla boyumdan büyük anksiyeteler yaşadığım babaannem geliyor aklıma. Babam anneme “Yapma kızım yeterr” diye karşı çıkıyor. “Tamam hayatım az kaldı” diyor annem bir çocuğu teselli eder gibi. Ben ağlıyorum. Yekta’nın öykülerine mi, babama mı, çocukluğuma mı... Galiba hepsine.

Çocukluğun pati izleri

Çocuklara yaptıkları sözüm ona bir hatayı ifşa ederken, kaynağımızı belirtmemek için kullandığımız, kitaba da adını veren “Kuşlar Söyledi” sözü etrafında kurulu iki tatlı hikâye geliyor art arda. Çocuğun yediği gofretleri kuşlar aracılığıyla (!) açığa çıkaran anne, gelen inkâr karşısında duyumunu “Çocukların yalanlarını annelerine fısıldayan kuşlar pencereme kondu bugün” diyerek açıklıyor. Kanmıyor çocuk tabii. Ters köşe bir cevap veriyor annesine: “Kuşların başka işi yok da ispiyonculuk mu yapıyorlar?” Yaralı bir çocuğun cevabı bu. “İnsan karanlıkla bir kere tanıştı mı bir daha istese de kurtulamıyor ondan,” diyecek kadar da duyarlı. Bu çocukları kuşların söylediğine kimse inandıramayacak. Onların hayatları bizimkilerden çok daha güzel olacak diyorum. İçim açılıyor. Onlar büyüdüklerinde karanlıklar karşısında bizden daha cesur davranacak... Çünkü onların bir diğer öyküde “Bütün takıntılarımızın cevabı çocukluğumuzun pati izlerinde mi? Eksik parça orada mı?” diye soran kedileri var. Silgi gibi.

Üfleyince geçer

Kitabın en sevdiğim karakterlerinden biri yaşlı bir yazar. Diyor ki “Çoğumuz çocukluğa dair tek bir anıya sarılırız bazen. Bir gün, bir kişi, bir olay… Bütün çocukluğumuzu onun çevresinde öreriz. Hani çocukken bir yerimiz yara olduğunda tentürdiyot sürerlerdi üstüne , sonra da yanmasın diye üflerlerdi. Hayatımız boyunca birileri yaralarımıza iyi gelecek bir şeyler sürsün, sonra da acımızı almak için üflesin diye bekliyoruz”. Kitaba ara verip bahçeye iniyorum. Babamın tıraşı bitmiş. Ama nasıl yakışıklı canımın için. Ben çocukken ne zaman dizim kanasa, ecza dolabından çıkardığı oksijenli suyla kanayan yeri temizler, tentürdiyot sürer, en son sarı yara tozu ekler, gazlı bezle sarardı acımı. İşlem bittiğinde geçiverirdi zaten. Çoook uzun yıllardır bunu yapamıyor babam. Kimse de onun gibi üflemiyor zaten. Üflemeyecek de biliyorum. Kuşlar söyledi.

Yazının devamı...

Büyük bir romanı beklerken…

13 Haziran 2021

Ahmet Ümit’in göz alabildiğine uzayan imza kuyrukları Türkiye’nin dört bir yanındaki evlerinde sıraya girmiş, nefeslerini tutmuş, yazarın 15 Haziran’da Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkacak yeni romanı “Kayıp Tanrılar Ülkesi”ni bekliyor. Hayatın en tatlı beklemelerinden biri de bu olsa gerek: Sevdiğin yazarın kitabı için gün saymak. Zor bir yanı da yok değil hani. Ama salı gününe şunun şurasında ne kaldı ki? Biraz daha sabır. Değil mi ki edebiyatın, arkeolojinin ve mitolojinin bereketli kaynaklarından beslenen usta işi bir Ahmet Ümit polisiyesi geliyor.

Bergama’dan Berlin’e

Roman, en sürprizli karakterinin ifadesiyle özetleyecek olursam, bir antik şehrin bir ailenin hayatını nasıl etkilediğinin hikayesi. 60’lı yıllarda Bergama’dan Almanya’ya işçi olarak göç eden Ölmez Ailesi’nin. Kitap, aile üyelerinden Cemal Ölmez’in evinde ölü bulunmasıyla başlıyor. Vahşice işlenmiş bir cinayet! Cinayeti sorgulayan Başkomiser Yıldız Karasu. O da bir göçmen kızı. Berlin’de doğmuş büyümüş. İki kültür arasında sıkışmış ama her iki kültürü de hakkını vererek yaşamış. Ailesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen polis olmuş, Berlin Cinayet Masası’nın en başarılı isimlerinden biri. Yardımcısı Tobias Becker ile birlikte Cemal Ölmez cinayetinin izlerini sürerken ailenin diğer fertlerinin de belirli aralıklarla öldürülmesiyle çok çetrefilli bir seri cinayet vakasının içinde buluyor kendini. Gövde hikâye böyle. Ama Ahmet Ümit, gövdeden öyle dallar çıkarıyor ki, 500 sayfayı bir solukta okuyup bitirdiğimde gölgesinde müthiş bir okuma deneyimi yaşadığım o ağaca hayran kaldığımı itiraf etmeliyim.

Yüksek polisiye matematiği

Büyük bir roman “Kayıp Tanrılar Ülkesi”. Her şeyden önce yüksek bir polisiye matematiğine sahip. Bu kusursuz matematik, yapısındaki ihtişamın yanı sıra katilin kestirilemezliğini de beraberinde getiriyor. Ahmet Ümit polisiyelerindeki edebi lezzetin sual olunmazlığı bu romanda da karşımıza çıkıyor. Çok katmanlılığı, farklı okumalara imkân veriyor.

Tanrıların savaşı

Kendi adıma psikolojik okumasından büyük heyecan duyduğumu söylemeliyim. Benlik saygısındaki abartılı artış olarak tanımlayabileceğimiz, megalomaninin hayli ileri bir seviyesi olan grandiyözite kitabın kilit noktalarından biri. Roman, mitolojik okuma açısından hayli zengin. Bulunan her cesette bir mitolojik gönderme söz konusu. Çıkış noktası, romanın ana eksenini de oluşturan Berlin’deki Pergamon Müzesi’nde bulunan antik dünyanın sekizinci harikası Zeus Altarı. Sunağın duvarlarını süsleyen kabartmalarda yer alan tanrılar savaşı romanda bölümler arasında Zeus tarafından anlatılıyor. Esasen romanın kahramanlarından biri de Zeus. Ki yazarın onun için kullandığı Tanrı dili göz kamaştırıyor. Mitleri hikâye ederken hiçbir didaktikliğe izin vermeden kullandığı hikâye anlatıcılığının damakta kalan tadını tarif etmekse zor.

Yazının devamı...

Feminizm adına topyekûn mücadele

30 Mayıs 2021

Türkiye’deki erkeklerin büyük bir çoğunluğunun rahatsız olduğu sıfatlardan biri de hiç kuşkusuz “feminist”. Bu sıfatı adının önünde gururla taşıyan kadınlar yıllardır sürdürüyor eşitlik mücadelelerini. Bu süreçte feminizmin ne olduğunu tanımlamak kadar ne olmadığını da sürekli anlatmak zorunda kalıyorlar. Kadının erkekten üstün olması anlamına gelmediğini. Erkek düşmanlığı olmadığını. Çirkin kadınların oluşturduğu bir platform olarak ifade edilemeyeceğini. Ailenin reisinin erkek olmasına karşı çıktıklarını. Bu kurumda eşit söz hakkının önemini. Uzar gider bu liste. Yazık ki 2021’de de feminizme mesafesini koruyanların önyargıları, çarpıtmaları tamamıyla kırılmış değil. Aldıkları uzun ve başarılı yola rağmen feminist kadınlar hâlâ feminizmin ne olduğunu açıklamaya çalışıyorlar. Gelinen noktada bir feminizm kabulü var elbette. Ama bu kabulün hemen ardından erkeklerden gelen şu soru hiç eksik olmuyor: “Ama o koyu feministlerden değilsin, değil mi?” Meali, konfor alanımı bozmazsın değil mi?

Müslüman feministler

Mücadelesini sürdüren feministler arasında bir grubun ismini sık sık duymaya başladık son zamanlarda: Müslüman feministler.

İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Belgesel Yarışması’nda yer alan Nebiye Arı’nın yönettiği “Hem Müslüman Hem Feminist” adlı belgesel, kendini Müslüman feminist olarak tanımlayan kadınları buluşturuyor izleyiciyle. 90’lardan bu günlere Müslüman kadınların feministleşme sürecini, farklı kuşaklardan 11 kadının ifadeleriyle anlatıyor. Müslüman kadınların feminist hareket içinde yaşadıkları zorluklara dikkat çekiyor.

Konca Kuriş katliamı

Belgesel Türkiye’de kendini Müslüman feminist olarak tanımlayan ilk kadın olan ve 90’lı yıllarda Hizbullah tarafından katledilen Konca Kuriş ile başlıyor. İslamiyet içinde kadın olmayı, kadınlara yönelik erkek söylemli ayrımların dışında, özgürce yaşamak isteyen bir kadının mücadelesi onunki. Konya’daki bir evde gömülüp üzerine beton dökülerek sona eren.

Allah’ın adaletine aykırı

Belgeselden anlıyoruz ki Kuriş’in katlinin yarattığı travmayla uzun süre Müslüman feministlerin sesi çıkamıyor. Travmanın zaman içinde atlatılmasıyla birlikte yeniden ses vermeye başlıyorlar. “Biz kadınız, böyle gelmiş böyle gider, erkek üstündür” şiarını külliyen reddediyor, Allah’ın adaletine aykırı buluyorlar. Bir bölümü İslami Feminizm adını kullanırken içinde bulundukları mücadele için, bir bölümü de Müslüman Kadın Hareketi demeyi uygun buluyor.

Yazının devamı...