Yeni şeyler söyleyen eski filmler

17 Ocak 2021

Pandemi nedeniyle evde geçirdiğim zamanı kaliteli kılan platformlardan biri de MUBİ. İzlemediğim, izlemeye fırsat bulamadığım birçok filmi MUBİ’de görme imkânım oldu. Tek sorun, hangi filmi izlesem diye başına oturduğumda seçim yapmamın en az bir saati alması. Öyle devasa bir çeşitlilik var ki insan gerçekten seçmekte zorlanıyor. Bir de nedense, “Hadi bilmediğim bir yönetmen keşfedeyim” derken sık sık daha önce gördüğüm, çok sevdiğim filmlere dönüyorum. Geçen hafta Ingmar Bergman’ın “Yaban Çilekleri”ni izledim. Ölüm hakkında çekilmiş ‘en iyi’lerden biri olan bu filmi yeniden izleyebilmek büyük lükstü. Bazı kitaplar farklı yaşlarda yeniden okunmalı, bazı filmler de yeniden izlenmeli diye düşünürüm hep. Pandemi boyunca nefesini hep ensemizde hissettiğimiz ‘ölüm’ün ardından “Yaban Çilekleri”ni izlemek gibi. Eski bir filmin yeni şeyler söyleyebileceğine şahit oluyor insan.

Yine bu hafta MUBİ’de gezinirken Krzysztof Kieslowski’nin modern sinemanın başyapıtlarından sayılan “Üç Renk Üçlemesi”ne rastladım: Adını Fransa bayrağının renklerinden alan “Mavi”, “Beyaz” ve “Kırmızı”. Daha önce farklı zamanlarda izlediğim üç filmi art arda izleme şansı! Gerçek bir sinema şöleni oldu benim için.

Bu üçleme sinemanın insan ruhuna yaptığı psikolojik kazıların en kıymetlilerinden biri. Fransa bayrağının renklerinin simgelediği evrensel değerler olan “özgürlük” (Mavi), “eşitlik” (Beyaz) ve “kardeşlik” (Kırmızı) kavramları üzerinden insanı anlama çabası.

Üçlemenin ilk filmi “Mavi”, eşini bir kazada kaybettikten sonra, bireysel özgürlüğünün sınırlarını keşfe çıkan Julie’nin (Juliette Binoche) hikâyesini anlatıyor. “Beyaz”, Dominique (Julie Delpy) adlı Fransız bir kadının Polonyalı kuaför Karol (Zbigniew Zamacohwski) ile yaşadığı eşitlikten yoksun, sorunlu evliliğe odaklanıyor. Üçlemeyi tamamlayan “Kırmızı”da ise model ve manken genç Valentine (Iréne Jacob) ile yaşlı yargıç Kern (Jean-Louis Trintignant) arasındaki dostluğa tanıklık ediyoruz.

Julie’nin yaşadığı yasın, filme hâkim mavinin tonları arasından izleyiciye geçen hüznü. Dominique’in gelinliğindeki beyazın Fransa’da bir yabancı olan kocası Karol ile arasındaki eşitsiz ilişkiye vurgu yapması. Valentine ve Kern’in kırmızının sıcaklığı ve “dikkat” uyarısı arasında çok özel bir dostluğa imza atışları. Her üç filmde de renklerin başrolleri paylaşmasındaki ustalık. Bir renk skalasında özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramlarının bolca sorgulanışı. Julie’nin yüzündeki keder, Dominique’in acımasızlığındaki saflık, Karol’un varoluş mücadelesi, Valentine ve Kern’in sıcacık dostlukları. Ve üçlemenin son filmi “Kırmızı”da kazı yapılan ruhlarının kurtuluşunu görmenin sevinci. 1993’te başlanıp 1994’te tamamlanan filmlerin doğru okundukları takdirde temsil ettikleri değerler hakkında yepyeni şeyler söylemesi. Özetle, çok özel bir sinema deneyimi “Üç Renk Üçlemesi”. İzlemenizi çok isterim. Hatta bununla yetinmeyin, Geoff Andrew’un Alfa Yayınları’ndan çıkan kitabı “Üç Renk Üçlemesi”ni de okuyun. Yazarın üçlemeye derinlemesine bir okuma yaptığı kitap, deneyiminizi zenginleştirecek, filmde fark etmediğiniz ayrıntıları gözünüzün önüne serecek.

Son olarak, filmlere yeni şeyler söyletenin onların gücü kadar bizim artan hayat bilgimiz olduğunu hatırlatmama gerek var mı?

Yazının devamı...

Geleceğin cesur kadınları için

10 Ocak 2021

Ne güzel bir kadındı Gülriz Sururi. İsmiyle müsemma; gül saçan, güller dağıtan, gerekli gördüğünde dikenini de sakınmayan. Bir modern zamanlar bilgesiydi. İnsan olmanın temel meselelerini çok genç yaşta çözmüş, derinlik bilgisi alıp başını yürümüştü. Hayat bilgisi defterinin sayfalarındaki hikâyeler paha biçilmezdi. Renk skalasının her tonuna hâkimdi anlatısı. Bazen de kara kalem çalışırdı. Kıldan ince, kılıçtan keskindi yolu. Yol arkadaşları bunu bilirdi. Küsmek, darılmak olmazdı.

Onu “Keşanlı Ali Destanı”nda izlediğimde hayran olmuştum. İlk anı kitabını okuduğumda daha da katlanmıştı bu hayranlık. Gel zaman git zaman, söyleşiler yapma imkânım oldu kendisiyle. Daha sonraları onunla aynı sofrada bulunma şansına eriştim. “Gülriz Sururi der ki” diye başladığım çok özel cümleler hediye etti bana. Onu tanımak hangi kuşaktan olursanız olun büyük bir lütuftu. Ben payıma düşeni yaşadım. Sırada bizden sonrakiler var. İki yıl önce bir yılbaşı gecesi sessizce veda edip gitmek zorunda olması, ölümün hadsizliği yoksa ondan öğrenecek çok şey, ondan öğrenecek çok insan var. Ki aralarında özellikle yarının cesur kadınları olacak kız çocuklarını önemsiyorum. Onlar, Engin Cezzar’ın deyişiyle bu “serçe bilekli, aslan yürekli” kadını yakından tanımalı. Ayşegül’ün rol model olduğu günler geride kaldı, bugünün kız çocuklarına Gülriz Sururi yakışır. Ne güzel ki bu dileğimin hayata geçmesine olanak sağlayan şahane bir kitap çıktı: “Gülriz Sururi / Serçe Bilekli, Aslan Yürekli Tiyatrocu”.



Kitap, Puduhepa ve Kız Kardeşleri projesi kapsamında yayımlandı. Projenin amacı “yeni yetişen kız çocuklarımızın Anadolu topraklarından çıkmış kadınların başarı hikâyelerinden ilham alarak, güçlerinin farkına vararak, kendilerine güvenerek büyümeleri”. Proje kapsamında önce kızıl saçlı Gülriz bebeklerle tanıştık. Ardından da kitap geldi. Kitabı yazan ve resimleyen Demet Kılıç.

Puduhepa 3 bin sene önce Anadolu’da yaşamış barış kraliçesi. Proje kapsamında çıkan kitaplar aracılığıyla kız çocuklarını kız kardeşleriyle tanıştırıyor. “Merhaba” diyor ilk sayfada okura ve devam ediyor: “Ben Puduhepa! Bugün seninle, enerjisi ve yaratıcılığı hiç bitmeyen benzersiz bir kız kardeşimi tanıştırmak istiyorum: Gülriz Sururi. Türk tiyatrosunun unutulmaz sanatçısı. Haydi, birlikte onun macerasını dinleyelim”.

Yazının devamı...

Bayan Rottenmeier’den öğrendiklerim

27 Aralık 2020

2020 ahir ömürlerimizin en unutulmaz yılları listesine girdi bile. Kendisinden çok şey öğrendik. Ama kabul edersiniz ki öyle kalplerimizde taşıyacağımız şefkatli öğretmenlerden değildi. “Heidi”deki Clara’nın mürebbiyesi Bayan Rottenmeier gibiydi daha ziyade. Soğuk yüzlü, monoklunun ardındaki gözleri şiddetle bakan, sert, acımasız, soğuk, renksiz, duygusuz... Ama iyi bir öğretmendi hiç kuşkusuz. Güleç, babacan Noel babaların getirdiği ışıltılı, merhamet dolu birçok yıldan daha fazla bilgisi vardı hayata dair. Başımıza kaka kaka, bağıra çağıra, sopasını sakınmadan aktardı her birini. Buradan hareketle Milliyet Pazar ekinin kapağını “2020’den ne öğrendik?” konusuna ayırdık bu hafta sonu. Sağlıktan spora, edebiyattan sinemaya farklı alanlardaki 30 kişiye bu soruyu yönelttik. Ortaya altı çizilesi, hepimiz için ders niteliği işlevi görecek cümleler çıktı. Okumanızı isterim.

Haberi yayına hazırlarken aynı soruyu kendime de yönelttim. Siz de bunu yapın. Söz uçar yazı kalır; mutlaka yazın. Ben de yazdım. Yılın son yazısını Bayan Rottenmeier’den öğrendiklerime ayırıyorum.

Cemal Süreya’nın “Hayat kısa, kuşlar uçuyor” dizesi ile Füruğ’un “Kuş ölür, sen uçuşu hatırla” dizesinin ortalamasını al; sonuç hayat felsefen olsun.

Ne kadar çok koşarsan değil ne kadar ‘çok’ yaşarsan yol alırsın.

Asıl, durmayı, durup oturmayı öğrenmezsen kaçar hayat.

Kendine tahammül edemediğin bir hayatın kurgusunda yanlışlık vardır.

Heder ettiğin, öylesine yaşadığın anları özleme ihtimalin yüksek; yudum yudum yaşa.

Ölümle eşitlenmenin içindeki adalet kavramından ayrılma.

Yazının devamı...

Özel bir yeni yıl hediyesi

20 Aralık 2020

Okunup kütüphaneye kaldırıldıktan sonra zaman zaman okurunun aklına düşen kitaplar vardır. Bir ses, bir koku, hatırlanmış olan bir anı çağırır onu. Kitap ve okur yeniden buluşur. Bu buluşmalardan birini bu hafta Pascal Quignard’ın yazdığı “Dünyanın Bütün Sabahları” ile yaşadım. İlk kez 1992’de üniversiteyi bitirdiğimde okumuştum. O gün bugündür kütüphanemdeki has bahçenin en kıymetlilerindendir. Zaman zaman elime alır, sayfaları arasında dolaşır, altını çizdiğim satırları okur, onunla yeniden bir araya gelmenin mutluluğunu yaşarım. Bu hafta da böyle oldu. Aslında aklımdan geçen, yeni yıla girerken bir hediye kitap önerisi yapmaktı. Art arda çok sayıda kitap geçti aklımdan. “Dünyanın Bütün Sabahları” da onlardan biriydi. Alain Corneau tarafından filme çekildiğinden bir de DVD’si vardı. İkisi birlikte şahane bir yeni yıl hediyesi olurdu. 

Kitap, 17. yy’da yaşamış besteci ve viyola sanatçısı Sainte Colombe ve öğrencisi Marin Marais’nin arasındaki müzikal ilişkiyi ele alıyor. Sainte Colombe, eşinin ölümünden sonra iki kızıyla yalnız kalmış, içine kapanmış, inzivaya çekilmiş bir müzisyen. Zamanının çoğunu evinin bahçesindeki dut ağacının dalları arasına kurduğu küçük kulübesinde viyola çalarak, eşinin hayaletiyle sohbet ederek, anılara dalarak geçiriyor. Bir bahar günü Marin Marais adlı hırslı bir genç müzisyen onu ziyaret ediyor. Öğrencisi olmak istediğini söylüyor. Sainte Colombe kralın kendisine sunduğu tüm imkânları, parayı, şan ve şöhreti elinin tersiyle itmiş, onun bütün davetlerini reddetmiş biri. Öğrencisi olmak isteyen Marin ise bunların tümünü istiyor, en büyük hayali saray müzisyeni olmak. Böyle iki çelişen kişilik bir araya gelirse ne olur? Aslında bir araya gelmeleri o kadar kolay olmuyor, Sainte Colombe başlangıçta bu hırslı gence öğretmenlik yapmayı kabul etmek istemiyor, Marin de zaten saray müzisyenliğine giden tüm yolları zorluyor. Bu konuda başarılı oluyor ama “Gerçek müzik nedir?” arayışından da vazgeçmiyor. Sainte Colombe zaten “Keşke yeryüzünde benden başka müzikten anlayan biri olsaydı! Konuşabilseydik! Bildiklerimi ona anlatır, sonra gözüm kapalı ölebilirdim” diyen biri. Birbirlerinden kaçamıyorlar.

Özünde sanat kim için yapılır, sanatsal yaratının derinliği, müzisyenin kişiliği konularına değinen kitap, tanrı anlatıcıyla olayları şiirsel bir üslupta hikâye ederken, film Marin Marais’nin gözünden anlatılıyor. Kitabı ayrı, filmi ayrı severim ben. Birbirlerini tamamlar ve zenginleştirirler. O yüzden kitap ve DVD’yi bir arada hediye etmekten yanayım. Hatta vaktiyle AK Müzik’ten çıkmış gelmiş geçmiş en iyi ‘soundtrack’lerden biri olarak değerlendirilen filmin müziklerini içeren CD’yi de bulursanız dört başı mamur bir hediye hazırlamış olursunuz. Filmin müziklerini Jordi Saval’ın yaptığını da ekleyeyim. 

Kitabın ve filmin adı olan “Dünyanın Bütün Sabahları”na gelince, kitapta ve filmde şu cümleyle geçiyor: “Dünyanın bütün sabahları geri dönüşsüzdür”. Fransızca bir özdeyiş bu. Sainte Colombe’un yaşadığı büyük bir trajediyi anlatmadan önce bu sözü söylüyor tanrı anlatıcı. Hayatın sürekli yenilenmesi ve zamanın durmaksızın acımasız bir şekilde akıp gitmesi arasındaki paradoksa dikkat çekiyor. Yaşam kendi ritmini takip ederken geri dönüşsüz zamanın yıkıcı gücüyle karşı karşıya kalırız. Aslında bugünü de çok iyi anlatıyor bu söz.

İster sanatla ilgili bir sevdiğinize ister kendinize hediye edin, çağdaş edebiyat ve sinema tarihinin unutulmazları arasında yer alan “Dünyanın Bütün Sabahları”nı. Özel bir yeni yıl hediyesi arıyorsanız biçilmiş kaftan.

Yazının devamı...

‘Gerçek önemsiz değildir’

13 Aralık 2020

İstanbul Film Festivali’nin “Eşit Bir Hayat: Aralık Seçkisi”nde yer alan filmlerden biri de “Margaret Atwood / Sözcüklerin Gücü”ydü. 2020 San Luis Obispo’de En İyi Belgesel Ödülü’nü alan, Nancy Lang ve Peter Raymont’un yönettiği film Nobelli yazar, şair, düşünür ve aktivist Margaret Atwood’un yaşamına odaklanıyor. Her bir odakta sözcükler merkezde. Sadece yaşamı hakkında bilgi almakla kalmıyor, kelimelerindeki görkemin gücüne de tanıklık ediyoruz.

İlk romanı bir karınca hakkında

Türkiye’de genel olarak “Damızlık Kızın Öyküsü” adlı distopyasıyla bilinen Kanadalı yazar, 18 Kasım 1939 Ottawa doğumlu. Belgeselde “kültürel ve edebi bir rock yıldızı, uluslararası bir hazine” şeklinde tanımlanırken, Kanada edebiyatının kurucu annesi olduğuna da vurgu yapılıyor. Annesi ilkokul öğretmeni olan yazarın babası orman böcekbilimcisi. Daha altı aylıkken ormana götürülüyor. 81 yıllık hayatında doğanın başrollerden birini kapmasının nedeni de bu olsa gerek. Yazmaya kısa öyküler ve çizgi romanlarla başlıyor. İlk romanı bir karınca hakkında ve onu yazdığında sadece 7 yaşında. Kadınların sınırlı sayıda meslek sahibi olabildiği 60’lı yıllarda Harvard Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı okumaya başlıyor. Harvard’daki kütüphanelerden birine giremiyor. Çünkü sadece erkekleri alıyorlar. Üstelik şiirle ilgili geniş bir arşivi var bu kütüphanenin. Erkek arkadaşları yardımıyla kitaplara ulaşıyor. Şaşılacak bir şey yok, öyle bir zaman dilimi ki kadınlar öğretim görevlisi olamıyor sözgelimi.

‘Bu ödülü sen almalıydın’

İlk şiir kitabı Harvard’da öğrenciyken yayımlanıyor. Ve bu ilk kitabıyla valilikten ödül kazanıyor. İlk romanı “Evlenilecek Kadın” 1969’da kadın hareketinin ilk yıllarında çıkıyor. Kimi eleştirmenler kitabı feminizmin başarılı bir örneği olarak kabul ederken kimileri de bu feminizm illetinden tez zamanda kurtulmasını diliyor.

Adalet duygusu çok gelişmiş bir yazar Atwood. Genel Vali Ödülü’nü kazandığında yarışmaya katılan, kitabını çok beğendiği bir yazar arkadaşına “Bu ödülü sen almalıydın” diyecek kadar hakkaniyetli; ego savaşlarından uzak.

‘Eğlenmezsem ev ödevi olur’

Kendisi kabul etmese de belgeselde kendi kuşağının aksine aktivist bir yazar olduğu ısrarla vurgulanıyor. Toronto polisinin 1981 Şubat’ında gey hamamlarına yaptığı baskını değerlendirirken “Toronto polisinin temizliğe garezi mi var?” ironisinin ardından şöyle diyor: “Güçsüz olduğu varsayılan grupları eğlence için dövüyor, ceza almayacaklarını iddia ediyorlar ki bu beni hasta ediyor. Demokratik olduğunu iddia eden bir toplumda bireylere kurumsal aşağılanma uygulanmasını anlamıyorum.”

Yazının devamı...

Sizin makara oyununuz ne?

29 Kasım 2020

Freud’un en tartışmalı makalesi hiç kuşkusuz “Haz İlkesinin Ötesinde”dir. 1920 yılında yayımlanan bu makalede, o döneme kadar ruhsallığın temel ilkesi olarak ‘haz ilkesi’ni kabul eden Freud, başka ilkelerin de var olabileceğini sorgular. Ve iki yeni kavram ortaya atar: Yineleme zorlantısı ve ölüm dürtüsü. Psikanaliz dünyası ikiye bölünür. Freud’a katılanlar ve katılmayanlar. Büyük tartışmalar çıkar.

Bu yıl psikanalitik dürtü kuramında dönüşüme neden olan “Haz İlkesinin Ötesinde” adlı bu çığır açan makalenin yayımlanışının 100. yılı. Bu vesileyle, dünyadaki psikanaliz dernekleri ve gruplar toplantılar düzenleyip makale üzerinde tartışmalar yapıyor, kitaplar yayımlıyorlar. Psikanalist Talat Parman da bu tartışmalara Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Freud’un Makara Oyunu / ‘Haz İlkesinin Ötesinde’ metninin çağrıştırdıkları” adlı kitabıyla katkı sunuyor.

Freud, makalesinde bir makara oyunundan söz eder. Bir buçuk yaşında bir çocuğun oynadığı bu oyunu anlatmadan önce çocuğun uslu bir çocuk olduğuna, kendisini emziren, büyüten, şefkatle bağlı olduğu annesi uzun süreler ortadan kaybolduğunda hiç ağlamadığına dikkat çeker. Yalnız bu süreçte çocuğun makarayla oynadığı oyun, ilgiye değerdir. Çocuğun elinde ip doladığı tahtadan bir makara vardır. Çocuk makarayı ipi elinde tutarak yatağa atar. Böylelikle makarayı görme alanından çıkarır. Bu duruma tepkisini bir “Oooo” sesiyle verir. Daha sonra yatağın içindeki makarayı ipinden çekerek çıkarır ve bu ortaya çıkış halini de neşeli bir ‘da’ sesiyle karşılar. “Oyun bundan ibarettir. Kaybolmak ve ortaya çıkmak” der Freud. Talat Parman ise şöyle özetliyor durumu: “Gitti diye bağırmak, işte geldi diye coşkulanmak. Bu gözlemler Freud’u ruhsallığın temel işleyiş ilkesi olarak kabul ettiği haz ilkesinden şüphe duymaya ve onun ötesinde neler olup bittiğini araştırmaya itmiştir.” Parman, psikanaliz literatüründe makara oyunu olarak bilinen bu oyunda çocuğun ona acı veren annesinin kendisinden uzaklaşması deneyimini bir oyuna çevirdiğini vurguluyor. Çocuk annesi olmadığında makarayı atıp ‘gitti’ diye bağırıyor, sonra ipinden çekerek makaraya kavuşuyor ve ‘geldi’ diye sesleniyor. Çocuk annesinin yokluğuyla bir nevi böyle başa çıkıyor. Ki bu oyunda hazzın ötesinde şeyler olduğunu da görüyoruz.    

Kitabında makaleyi ele alırken Freud’un düşünür, yazar, kuramcı ve klinisyen olmasının ötesinde temelinde bir insan olduğunu vurgulamak istediğini söyleyen Parman, makaleyle bağlantılı olarak insan Freud özelinde çok değerli bilgiler paylaşıyor bizimle.

Öncelikle, sözü edilen çocuğun Freud’un Sophie adlı kızının oğlu, torunu Ernst olduğunu belirtiyor. Ardından, içinde ölüm dürtüsünün bolca tartışıldığı bu makalenin Freud’un çok zorlu bir döneminde yazıldığını, makale öncesinde Freud’un Birinci Dünya Savaşı sırasında savaşta olan oğulları nedeniyle kaygılı bir dönem geçirdiğini söylüyor. Ekonomik açıdan zor koşullarda olduğunu, evde ısıtma bulunmadığından hastalarını palto giyerek ve eldiven takarak gördüğünü. Önce kaygı nevrozu nedeniyle gelen ve başarıyla tedavi ettiği hastası Anton van Freund’u kanserden ardından kızı Sophie’yi İspanyol gribinden kaybettiğini, hatta trenler çalışmadığından onunla son kez vedalaşamadığını. Freud biyograflarının bu kayıpların söz konusu makaleye yansımış olduğunu belirttiğini de... Parman, Freud’un ağzındaki kanser başlangıcının ilk belirtilerinin de 1917 yılında çıktığını, 1919-1920’de “Haz İlkesinin Ötesinde”yi yazarken ileride kendisine kanser tanısı konma ihtimalini bildiğini de ekliyor. Elbette bu durum Freud’un metnine de sızıyor.

Yine Parman’dan öğreniyoruz ki Freud ilk dürtü kuramında yaşam dürtüleri ve cinsel dürtüleri birbirinin karşıtı olarak konumlarken, “Haz İlkesinin Ötesinde”de onları ortak bir başlık altında topluyor ve karşılarına da ölüm dürtüsünü koyuyor. Yani ilk iki dürtü ölüm dürtüsüne karşı birleşmiş oluyor. İlginç olan Freud’un bu noktadan hareketle, ilk çene ameliyatından sonra hormon bilimci Steinach’ın teorisi uyarınca sperm kanallarını bağlatarak hastalığına karşı önlem almaya çalışması. Öte yandan Parman, Freud’un tütün bağımlılığıyla ilgili de çarpıcı örnekler veriyor.

Önerim, eğer psikolojiyle, insanı anlamakla ilgiliyseniz, öncelikle Metis Yayınları’ndan çıkan Freud’un iki makalesinin yer aldığı “Haz İlkesinin Ötesinde / Ben ve İd” adlı kitabı okumanız, ardından da Parman’ın bu şahane kitabını. Sonra da hayattaki makara oyununuz üzerine düşünmeniz... İyi pazarlar dilerim.

Yazının devamı...

Yürümeye devam etmek

22 Kasım 2020

Mart ayından bugüne hayatımızı katman katman değiştiren koronavirüs salgını, kış aylarının gelmesiyle birlikte kazandığı yeni ivme sayesinde son sürat yoluna devam ediyor. Ardında binlerce vaka, ölüm bırakarak. Endişeliyiz. Düne kadar ekranlarda birer rakam olarak gördüğümüz vakaların isimlerini öğrenmeye başladık. Yakın bir çalışma arkadaşımız, kardeşimiz, komşumuz ve hatta kendimiz. Her geçen gün biraz daha yaklaşıyor. Yeni tedbirler kapsamında dün itibarıyla cumartesi pazar akşamları sokağa çıkmamız yasaklandı. Bu soğukta dışarıda ne işim var zaten demek mümkün. Ama yine de zorunlu olarak evde kalmak, dışarıda bir tehlikenin olduğunu, onun canımıza kastettiğini bilmek can sıkıcı, kabul. Ben böyle zorlu durumlarda, kabul aşamasına geldiğimde şu soruyu sorarım kendime: “İyi ama şimdi ne yapmalıyım ki bu ruh halinden çıkabileyim?” Pandemi boyunca da sordum. Verdiğim cevapları sık sık bu köşede yazdım.

Hayat bu, insan zaman zaman dibe çöker ama dipte yatıya kalmak olmaz. Kalkıp yürümeli. Yürürken değişmeyen eşlikçim kitaplarım oldu benim. Zaten okurdum, daha çok okur oldum. Kitaplar tarafından sarıp sarmalanmanın verdiği güven duygusuna eşdeğer bir kilit bilmiyorum. Diğer eşlikçilerim de sinema, müzik, tiyatro diye uzuyor. Özetle sanat. Pandemiyle birlikte geliştirilen dijital çözümler sayesinde hiçbirinden ayrı düşmedim. Fiziksel mekânla evde çevrimiçi izlemek arasındaki farkın tartışmasını yapmayı da çok anlamlı bulmuyorum bu şartlarda. Aslolan yürümeye devam edebilmek.

Bu haftaki durağımda İstanbul Tiyatro Festivali’nin çevrimiçi gösterimleri vardı. BGST TİYATRO yapımı “Her Güne Bir Vaka”dan söz etmek istiyorum. Sevilay Saral’ın yazıp Aysel Yıldırım’ın yönettiği ve oynadığı oyunda Ayşenil Şamlıoğlu, Duygu Dalyanoğlu, Bulut B. Sezer, Elif Karaman, Tülin Özen ve Zeynep Okan rol alıyorlar. Her biri haftanın bir gününün ismini taşıyan bu yedi kadından yedi Kovid-19 öyküsü dinliyoruz. Rotterdamlı genç, kargo çalışanı, emekli öğretmen, hemşire, ev hanımı, yaşam koçu ve oyuncu olan bu yedi kadın online bir platformda bir araya gelip hikâyelerini anlatıyorlar. Onları birbirleriyle buluşturan internette karşılaştıkları “İzolasyondaysanız ve şiddet görüyorsanız, paylaşın” mesajı. Her biri bu çağrıya kulak verip kişisel videolarını dolaşıma sokuyor. Kimi Kovid pozitif kimi Kovid negatif. İzolasyonda olan bu yedi kadının anlattığı hikâyelerde marttan bu yana süren deneyimlerimizden izler var. Onların hikâyeleri hepimizin hikâyesi aslında. Biri izolasyonda aynı eve kapandığı eşinden şiddet gördüğü için Kovid’li olduğu yalanını uyduruyor. Hal böyle olunca, kocası sadece kapıları tekmelemekle kalıyor. İnsanın içi sızlıyor bu kadını dinlerken. Kargo görevlisi, bu meslek grubundaki insanların yaşadığı zorlukları anlatıyor. Pandemi öncesi dağıtmak zorunda oldukları bir kamyon kargonun nasıl üç katına çıktığını, kapılarını çaldıkları insanların nasıl zalimleştiğini. Bir kadın kapıyı açar açmaz, izin bile almadan kargo görevlisinin yüzüne gözüne dezenfektan sıkıyor sözgelimi, bir haşereye sıkar gibi. 65 yaş üstü emekli öğretmen, pandemi sürecinde özellikle yaşlılara uygulanan kısıtlamalardan şikâyet ediyor. Hemşire, sağlık çalışanlarının güçlüklerini paylaşıyor bizimle. Her birinin hikâyesi gerçeklikleriyle can evinden vuruyor insanı. Şiddetin ne çok türü olduğuna dikkat çekiyor. Kovid-19’un hayatlarımızı nasıl değiştirdiğini ve artan şiddet olgusunu o kadınların arasına karışarak, derdine ortak olarak dinliyoruz.

Festivalin en iyi oyunlarından biri “Her Güne Bir Vaka”. Tiyatronun katarsis işlevini fazlasıyla görüyor. Kendimizi, yakın çevremizi sahnede izler gibi oluyoruz. Bizi anlatıyorlar, şiddete karşı çıkıyorlar ve bunu büyük bir ustalıkla, iyi oyunculuğun zirvesinde dolaşarak yapıyorlar. İzlemenizi çok isterim.

Güzel günler görme inancımızı kaybetmemeli, yürümeye devam etmeliyiz. Oyundaki yedi kadın bunu yapıyor. Ben de yol arkadaşlarımı her fırsatta sizinle paylaşacağım. İyi pazarlar.

 

Yazının devamı...

‘Bir insanı sevmekle başlar her şey’

15 Kasım 2020

Başlangıç noktası olarak ‘bir insanı sevmek’ seçeneğine inananlardanım ben de. Sait Faik sonuna kadar haklıdır. Her şey bir insanı sevmekle başlar. Adım adım ilerler. Onu tanıdıkça sevgi devam ediyorsa, kat kat açılıyorsa hayata bir anlam daha katılır. Sağlam bir temel, sevgi ve samimiyet. Bunların üstüne inşa edilen yapıya çıkılan katlardaki deneyimlerimiz, Sait Faik’in sözünü ettiği ‘her şey’in bileşenleri değil midir? Ama öyle şıpın işi bir şey değildir sevmek. Bir sürü sınavla sınanır. Alınan her geçer not, ‘her şey’in derinliğine biraz daha yaklaştırır insanı.

Sait Faik’in bu sözünü  şiar edinen bir hikâye dinletisi başladı İş Sanat’ın 21. Sezon etkinlikleri kapsamında. Korona nedeniyle salonu kapalı olan İş Sanat, etkinliklerini çevrimiçi gerçekleştiriyor. Sait Faik Abasıyanık’ın “Her Şey İnsanı Sevmekle Başlar” başlıklı hikâye dinletisi, İş Sanat sosyal medya hesaplarından ve internet sitesi üzerinden edebiyatseverlerle ücretsiz buluşuyor.

Dinletiyi Atilla Birkiye hazırlamış, Mehmet Birkiye sahneye uyarlamış. Müzik yönetmenliğini ise Serdar Yalçın üstleniyor. Projede Sait Faik’in 5 öyküsüne yer verilmiş. Öyküleri seslendirenler Tilbe Saran, Metin Belgin, Bülent Emin Yarar ve Hakan Gerçek. Seslendirilen öyküler ise “Projektörcü” (Şahmerdan, 1940), “Alt Kamara” (Şahmerdan,1940), “Plajdaki Ayna” (Mahalle Kahvesi, 1950), “Sivriada Geceleri” (Son Kuşlar, 1952) ve “Hişt, Hişt!” (Alemdağda Var Bir Yılan, 1954).

Her bir öyküde bir insana duyulan sevgi üzerinden ilerleniyor. Oyuncuları İş Sanat’ın sahnesinde mikrofonun önünde seslendirme yaparken izliyoruz. Bir kova pirinci dökerek çıkarılan dalga seslerine kadar bütün arka plan gözümüzün önünde. Sanatçıların metinleri okurken yaptıkları tonlamaları sadece duymakla kalmıyor, görüyoruz da. İlginç bir deneyim olduğunu söylemeliyim. 

Peki, hikâyeler neye göre seçildi? Bu soruma şöyle yanıt veriyor Atilla Birkiye: “Deniz-ada temasını işleyen hikâyelerden seçildi; doğal olarak bu aynı zamanda hikâyelerin de mekânıdır (vapurla, kayıkla denizde olma, adada dolaşma vb). Bu tema, yazarın çokça yapıtında görülür, dolayısıyla seçerken anlam olarak derinlikli hikâyeler, yaygınlaşmış hikâyeler düşünüldü; “Plajdaki Ayna”, “Hişt! Hişt”, gibi. Teknik açıdan da şunlar söylenebilir: Süre ve sanatçıların ses, karakter yaratma eğilimleri-özellikleri göz önünde bulunduruldu. (Zaten, kaba bir ifadeyle söylersek, “rol dağılımı” da buna göre oluştu.) Ayrıca hikâyenin içerik açısından sesli olarak okunup-okunamayacağı da dikkate alındı... Bir de şu eklenebilir: Dinletilerimizin çoğunluğunda olduğu gibi, bunda da, yukarıdaki hikâye sıralamasında da görüleceği gibi, yazılış sırasına göre yer aldı. Bu, bazen denk düşmüyor ama burada denk düştü.”

Hikâyelere müzik de eşlik ediyor. Tüm müzikler özgün ve bu dinleti için Serdar Yalçın tarafından bestelenmiş. Müzisyenler, Seda Subaşı Yalçın (keman), İdil Uras (çello), Seyit Mas (obua). Seda Subaşı Yalçın ve Seyit Mas, İstanbul Devlet Opera ve Balesi sanatçıları. Çellist İdil Ural ise ders veriyor ve orkestralarda yer alıyor. Müzikler hikâyelerin içindeki insan sevgisini notalara döküyor. Velhasıl dört başı mamur bir öykü dinletisi bu.

Her birini Sait Faik’in kitaplarından okuduğum bu öyküler, ses ve müziğin katkısıyla, disiplinler arası bir buluşmanın görkeminde daha da zenginleşiyor. Bir hişt sesi duydum ben onları dinlerken. Mutlu oldum. Mutlu olmak bazen bu kadar da kolay aslında.

Yazının devamı...