Direnişin sinemadaki en önemli temsilcilerinden biri olan Cafer Panahi’nin son filmi “Görünmez Kaza”yı izledim bu hafta. Sinemalar, yaz rehavetinde cinli korku filmleriyle kavrulurken. İran sinemasının cesur sesi Panahi, 2025’te Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye alan “Görünmez Kaza”da işkence görmüş beş İranlı eski mahkûmun hapishane travmalarını işliyor. Bunu yaparken intikam duygusunu etik ve psikolojik açıdan sorguluyor. Sloganlar atan, büyük laflar eden bir film değil. Olanca sadeliği içinde derin ve sarsıcı bir vicdan muhasebesine tanıklık ettiriyor bizi.
Hamile bir anne, baba ve kızlarının arabada yol alış sahnesiyle başlıyor film. Karanlık gecede ilerlerken bir kaza yapıyorlar. Önlerine çıkan köpeği eziyor baba. Küçük kız ölen köpeğin üzüntüsüyle acıdan kıvranırken anne ve baba istemeden ortaya çıkan bu durumu rasyonalize etmeye çalışıyor. Kazadan sonra arabada sorun çıkınca bir tamirhaneye gidiyorlar. Orada oto tamircisi Vahid ile karşılaşıyoruz. Vaktiyle gözleri kapatılmış
Isparta’dan 40 yaşında bir kadın sesi yükseldi geçen yıl: Nazlı Doğan Özsöz. İlk kitabı “Yüreğin Kabarmış”, Alakarga Yayınları’ndan çıktı. İtiraf etmeliyim ki gözümden kaçmış, okuyamamıştım. Bu yıl, Duygu Asena’nın doğumunun 80’inci, ölümünün 20. yılında, Doğan Kitap’ın, onun anısını ve düşüncelerini yaşatmak amacıyla düzenlediği Duygu Asena Roman Ödülü’nü bu kitap kazandı. 2007’de başlatılan ilk ödülden bugüne görev yaptığım jüri, bu yıl itibarıyla değiştirildi. Jürilikte kan değişimi iyidir. Farklı gözlerin farklı değerlendirmeleriyle ödül canlanır. Çok güçlü bir jüri değerlendirdi Nazlı Doğan Özsöz’ün kitabını ve onu ödüle değer buldu.
Jüri, Özsöz’ün romanda geçmiş ile bugün arasında kurduğu ustalıklı geçişlere vurgu yaptı. Genç bir kadının iç dünyasını sahici ve derinlikli bir şekilde yansıttığına dikkat çekti. Romanın aile ilişkilerini ve kırılgan
Altunizade Nurhayat Hanım ile gazeteci Ahmet Muhtar Bey’in ortanca kızı olarak 23 Aralık 1906’da İstanbul’da doğar Piraye. Ailesi işgal altındaki İstanbul’dan Bursa’ya taşınınca bir süre daha devam ettiği eğitimini yarım bırakır. On altı yaşındayken Darülbedayi’de oyunculuk yapan Vedat Örfi ile evlenir. İlk çocukları Suzan’ın doğumundan sonra Vedat Örfi Paris’e gider. İkinci Çocukları Memet Fuat doğduğunda da ailenin yanında değildir Örfi. Hayalleri vardır. Kariyer planları içinde ailesine zaman ayırmak istemez. Piraye bu evliliği gelmeyecek bir adamı bekleyerek geçirir.
Daha sonra komşusunun üvey kızı Samiye ile arkadaş olur. Onun sayesinde abisi Nâzım Hikmet ile tanışır. Piraye, 13 Eylül 1932’de Vedat Örfi’den boşandıktan sonra şairin tutuklu olması nedeniyle geciken evlilikleri 31 Ocak 1935’te Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde gerçekleşir. 1938’de Nâzım’ın 28 yıl cezaya çarptırılması nedeniyle Piraye bu defa mahpustaki kocasını beklemeye başlar. Piraye hep bekleyen kadındır. Sadakatle, şefkatle, omuz
Bedenimizle ilgili zihinsel, duygusal ve algısal deneyimler yaşarız. Boyumuz, kilomuz, vücut şeklimiz hakkındaki fikirlerimiz her zaman gerçeğiyle uyuşmayabilir. Kibrit kadar bacaklarımıza çok kalın demek de mümkün, 3-5 kilo fazlayı 40 kilo olarak algılamamız da. Konunun duygusal boyutu çok önemli. Bedenimizle ilgili hissettiğimiz duygular, memnuniyet, utanç, gurur, nefret… Elbette bunların davranışsal karşılığı da var, aynadaki aksimizden gözlerimizi alamamak, aynada kendimizi görmeye tahammül edememek. Sağlıklı bir beden algısı, bedeni gerçekçi bir şekilde kabul etmekten geçiyor. Sağlıksız algı ise depresyon, kaygı, yeme bozukluğu sorunlarına neden olabiliyor.
Bu çağda beden algımız belki de tarihinin en zorlu günlerini yaşıyor. Akıl almaz bir genç, güzel ve zayıf görünme baskısı altındayız. Elbette bu dayatma her zaman olduğu gibi kadına yapılıyor. Son dönemlerde zayıflama iğneleri gündemin ilk sıralarında. Kilo sorunu yaşayanların büyük bir kısmı iştah kesen bu iğnelerle bedenini istediği forma sokma peşinde. 3-5 kilo fazlası olanlar
Bu aralar sık sık çocuk kitabı okurken buluyorum kendimi. Fark ettim ki çocuk dünyası, sertlikler ve hoyratlıklarla dolu yetişkin dünyasından bir süreliğine uzaklaşmak, biraz nefes alabilmek için âdeta bir kurtarılmış bölge. O bölgeye en kolay giriş de çocuk kitapları. Renklerini çok seviyorum. Seslerini. İçindeki masumiyeti. Resimli olanları büyüleyici. Okumama eşlik eden illüstrasyonlar hayal gücüme ivme katıyor. Çocuklar için kullanılan dilin sadeliği ise dumanı üstünde tüten anne kurabiyesi gibi. Biraz elma, biraz tarçın. Yaz esintisi, deniz mavisi. Akşam eve ekmekle dönen baba hissi.
Çocuk kitabı okurken kendime dışarıdan bakıyorum bir an. Klimanın altına, kanepesine yerleşmiş bir kadın. Yaşla birlikte sıcakla olan samimiyeti azalmış. Tam karşısındaki kitap odası, yetişkin kitaplarıyla dolu. Başucunda okumakta olduğu kitaplar, Orhan Pamuk, Han Kang, Baek Sehee’ye ait… Yakın gözlükleri ve elindeki çocuk kitabının oluşturduğu tezata gülümsüyor. Mutlu. En çok da bu. Çocuk kitabı
Doksanların sonuna geldiğimizde herkes birbirine soruyordu: “Milenyumdan ne bekliyorsun?” Bir yüzyıl geride kalmış, yenisinin heyecanı sarmıştı herkesi. Geldi. 2000’li tarihler atmakta epey zorlandık önce, sonra alıştık rakamlarına. Beraberinde birçok yenilik getirdi. En önemlilerinden biri de kitap eki çeşitliliğinin artmasıydı. Hâlihazırda bir Cumhuriyet Kitap vardı. 2001’de Radikal Kitap fırtına gibi esti. Onu diğer gazetelerin ekleri takip etti. Artık 15 tane kitap ekimiz vardı, gazetelerle birlikte ücretsiz dağıtılan, haftalık ya da aylık yayımlanan. Sayfa sayıları 30 ile 60 arasında değişiyordu. Fuar zamanı 100 sayfayı buluyordu. Ve biz yeni çıkan tüm kitapları takip edebiliyorduk.
Gazeteci olarak da hazırlaması en keyifli yayındı. Milliyet Kitap’ı yaptığım yıllar, açık ofisin gürültüsünü engellemek için kulaklıklarımı takar, güzel bir müzik eşliğinde kitapların dünyasına girer, onlarla ilgili yazıları edit ederdim. İşini mutlulukla yapmanın en özel anlarındandı o saatler. Yazıların bir bölümü ‘eleştiri’
Katja Oskamp adını duymuş muydunuz? 1970 doğumlu Alman yazar. Leipzig’de doğuyor. Berlin’de büyüyor. Tiyatro eğitimi aldıktan sonra oyun yazarı ve dramaturg olarak çalışıyor. Ardından Alman Edebiyat Enstitüsü’nde edebiyat okuyor. Yazarlık kariyeri 2000 yılında bir öykü kitabıyla başlıyor. Ki bu kitap ona Rauris Edebiyat Ödülü’nü kazandırıyor. İlk romanıyla yine bir ödül kazanıyor. Ardından bir roman daha geliyor.
45 yaşında bir kırılma yaşıyor yazar. Kızı bir yıllığına İngiltere’ye gidiyor, eşi kanser hastası ve son yazdığı novella 20 yayınevi tarafından geri çevriliyor. 2015 yılına geldiğinde beş yıl önce tanıştığı spor eğitmeni arkadaşı Tiffy, Doğu Almanya’nın en büyük prefabrik konut mahallesi olan Marzahn’da kendi kozmetik merkezini açıyor. Ve umutsuz bir ruh hâlinde olan yazara “Yanımda ayak bakım uzmanı olarak çalış,” diyor. Yazar ayak bakımı eğitimi aldıktan sonra Tiffy’nin yanında işe başlıyor. Yaşı 48. Müşterilerin ayak bakımını yaparken, onlardan dinlediği insan hikâyelerini kâğıda
Önce, 2025 Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında prömiyerini yaparak Grand Prix ödülünü kazandı. 2026 Oscar Ödülleri’nde En İyi Uluslararası Film ödülünü alarak Norveç sinemasında bir ilke imza attı. Yine aynı yıl Avrupa Film Ödülleri’nde En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Senarist, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Kadın Oyuncu olmak üzere beş ödülü ülkesine götürdü. 83. Altın Küre Ödülleri’nden de eli boş dönmedi. En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü’nü ödül arşivine kattı. Dahası de var. BAFTA, Boston Society of Film Critics, British Independent Film Awards, L.A.Film Critics Association gibi çok sayıda yarışmada da çeşitli ödüllere layık görüldü. 1974 Kopenhag doğumlu Norveçli yönetmen Joachim Trier’nin senaryosunu Eskil Vogt ile yazıp, yönettiği “Manevi Değer / Affekssjonsverdi / Sentimental Value”dan söz ediyorum.
Türkiye’de 26 Aralık 2025’te vizyona çıkan filmi, ailece