Bir ozanın tarihçesi

31 Temmuz 2022

Kendi diktiği elbisesi, rujla yetindiği makyajı, olanca doğallığı ve zamana meydan okuyan sesiyle bir kadın çarşamba gecesi Kuruçeşme Arena’da şarkılarını söyledi Boğaz’a karşı. Büyük bir seyirci korosu eşliğinde, gemiler geçerken sessizce: Nazan Öncel!

Her biri hit olmuş, 30 yılın altın imbiğinden değerleri katlanarak süzülen şarkıları vardı repertuvarında. Bir ozanın tarihçesini oluşturan. Kendine yaslandığı için hep dik durmuş, kadın olma bilgisini oya gibi işlemiş, hayata meydan okumaktan korkmamış. “O da mı yalan, bu da mı yalan, kötü bir rüya gördüm o zaman” diyerek başlıyor konserine. İlişki zayiatı içinde uyandığımız kötü rüyalar sonrası teselli bulduğumuz şarkısıyla. Bize kendimiz olmayı öğütleyen. Ardından cesaretle sevme hadisesine geçiyor: “Şeytan diyor ki tövbeler etmeli / Uğrunda 100 kere 1000 kere ölmeli / Cehennemde bile zulmetsen de / Yok yok / Bir seni sevmeli”. Öyle kenarından kıyısından sevmek değil yani. O şeytanı kaç kere dinledik, Nazan Öncel’den aldığımız cesaretle? Pişman mıyız? Ben değilim.

‘Benim adım kadındır’

İlişki başladı safhası. Seviyor sevmiyor falları, aradı aramadı içerikli kalp çarpıntıları. Derken çıkagelmesi ansızın sevgilinin: “Çok pis özlemişim zaten / Tam içim kararmışken / Ruhsuz ruhsuz dolaşırken / Günüme can kattı resmen”. Tatlı kinayeler, az şekerli bir naz. Ve sıradaki şarkı “Sokak Kızı”. Ev kızı olmanın yüceltildiği bir kültürde, oyuncağı olmamış, uçurtmasını uçuramamış, çocukluktan nasibini almamış, özgürlüğü uğruna abisinden dayak yemiş, hayatı sokakta öğrenmiş kızların destanı: “Ekmek çaldım fırından / Katık buldum çöplükten / Polis koştu peşimden / Hırsız polis oynadım / Ben sokak kızıyım / Bana iyi davranmayın”.
Aşkla yanmayı kadınlara kodlayan erkeklerin ipliğini pazara çıkaran şarkıda sıra: “Erkekler de yanar /Hem de nasıl yanar/ Yanmak çözüm değil / Bizi nikah paklar”. Nitekim erkek seyirciye uzatıyor mikrofonu; hep bir ağızdan ciğerleri sökülerek nakaratı tekrarlıyor ben-i adem.

30 yıl boyunca insanın her hâlini, sazının tellerinden söküp şarkı yapan ozan “İmdat” diyor sıradaki şarkıda. Kadını malı sayan, yiyecekmiş gibi bakan, bedenini baltayla parçalayıp bavullara tıkan ‘soysuz’lara ah ediyor. Coğrafyanın kadın kaderine gönül koyarak. “İmdat korkuyorum anne” çığlıkları atan Münevver Karabulut’lara, Özgecan Aslan’lara, Ece Çiçek’lere seslenip “Affetsinler, koruyamadık onları” diyor. Ve ekliyor: “Benim adım kadındır / Çiçek senin babandır / Benim adım insandır / Yaşamak hakkımdır”. Seyirci ayakta artık. Alkış kıyamet!

Sonra “Gidelim buralardan” çağrısı yapıyor Nazan Öncel. Hayatın sertliklerine dayanamadığımız anlara gönderme. “Annesinin birtanesini kimseler üzmesin” duasıyla. “Peki o zaman öyle olsun / Kırılan kalbim olsun”. Ses vermeyen sevgiliye ‘kabul’ün gücüyle yollanan kırık bir selam. Ya kabullenemiyorsak? O zaman da “Bu havada gidilmez / Güneşli günde gidilmez / Bu baharda gidilmez / Yağmurlarda gidilmez” diyerek mevsimlere sığınma naifliği. Özeti: “Aslında hiç gidilmez”.

Yazının devamı...

İnsan insanın ağusunu alır

24 Temmuz 2022

Kimi insanların can yakma maharetlerini şaşkınlıkla izliyorum. Provasız dikilmiş her türlü kötülük tam uyuyor üzerlerine. Çok ürkütücüler. Çok hırslılar. Ölümlü oldukları bilgisinden köşe bucak kaçıyorlar. Hak ve hukuk kavramları olmadığı için vicdan mahkemeleri de yok. Onları görünce “Sartre haklı, cehennem başkalarıdır” diyorum. Ama kimi insanlar da var ki, cana can katıyorlar. Yara sarmakta mahirler. Sıcacık gülümsemeleri, samimiyet kuşanmış kelimeleriyle. O zaman da Anadolu bilgelerine hak veriyorum. “İnsan insanın ağusunu alır” diyorum. Onlarla kurduğumuz ilişkiler şifalı. Karanlık yanlarımızı keşfedip ışıtmamızı sağlayabiliyorlar misal. Tıpkı İran kökenli Pervane gibi. Fredrik Backman‘ın kitabından filme uyarlanan “Hayata Röveşata Çeken Adam” filmindeki. Sayesinde aksi Ove, gelen topa havada ters perende atarak tek ayakla vuruyor ve ömrünün son deminde hayatının golünü hayata atıyor. 

Ove, 59 yaşında, huysuzluğuyla nam salmış, kısa süre önce eşini kaybetmiş, bu travmayla iyice çekilmez hâle gelmiş bir adam. 43 yıl emek verdiği işinden emekli olmaya zorlanmasının ardından hayata kendini teyellediği pamuk ipliği kopuveriyor. Tam tavana bağladığı halatı boynuna geçirmiş intihar edecekken, dışarıda bir arabanın posta kutusuna çarptığını fark ediyor, gelen seslerden. Halatı çıkarıp, koşturarak dışarı çıkıyor ve taşınma sırasında arabaları yanlışlıkla posta kutusuna çarpan yeni komşularını azarlıyor. O kadar aksi!  

Tel örgüleri aşmak 

Karı koca ve iki çocuktan mürekkeb ailenin annesi Pervane ile bu minik kaza sırasında tanışıyor Ove. Daha ilk andan mesafesini koyuyor. Ama ailenin merdiven talebini de geri çevirmiyor. İstemeye istemeye. Pervane, ödünç aldıkları merdiven için bir tabak safranlı pilavla teşekkür ediyor Ove’ye. Çöpe dökecekken son anda yemeye karar veriyor Ove. Direncinin kırılmaya başladığı ilk an. Ardından Pervane ne yapıp ediyor, hasta bir kediyi sahiplenmesini sağlıyor. Başta şiddetle karşı çıkan Ove, kedilerin verdiği yaşama sevincine karşı koyamıyor zamanla. Ama hâlâ aksi, hâlâ dediğim dedik. Belli ki her şeyi açıklayacak bir hikâyesi var ama kimsenin dinlemesine izin vermemiş. Tel örgülerle kapamış kendini. Pervane’ye kadar. Pervane usul usul çözüyor örgüleri, sevgisiyle, şefkatiyle zaman zaman da sert çıkarak.  

Pervane sayesinde Ove’nin 59 yıllık yaşamına tanıklık ediyoruz. Babasını kaybetmesi, eşinin geçirdiği kaza, kazada anne karnında ölen bebekleri, Sartre’ın sözünü ettiği cehhenemin zebanileriyle olan teşrik-i mesaisi, canı yandıkça daha fazla can yakar hâle gelişi… Biz yavaş yavaş Ove’yi anlarken, Ove de hayatına yeni anlamlar katmaya başlıyor. Kedisi, Pervane, kendisine dede muamelesi yapan komşu çocukları sayesinde.  

Yaz vizyonu her zaman olduğu gibi yavan. Bu yavanlıkta, geçen hafta canımın sinema çektiği bir gün MUBI’de izledim filmi. İnsan insanın ağusunu alırmış bir kez daha fark ettim. Karşımızdakinin hikâyesini dinlemeden onu anlamanın mümkün olmadığını. En güçlü dirençlerin samimi bir ilgiyle kırılabileceğini. “Bir kedim bile yok” diyen Kemal Burkay’ın ne demek istediğini.  

Şahane bir kendini iyi hisset filmi “Hayata Röveşata Çeken Adam”. Filmin bu yıl yeniden çekileceği, Ove’yi Tom Hanks’in canlandıracağı söyleniyor. İzlemenizi çok isterim.  

Yazının devamı...

Sevdaya dahil bir ayrılık

17 Temmuz 2022

Bu hafta, şahane bir “Ayrılık da sevdaya dahil” öyküsü okudum: Aylin Balboa’nın İletişim Yayınları’ndan çıkan kitabı “Bu Hikâye Senden Uzun Osman”. Tadı damağımda kaldı, döndüm bir daha okudum. Bu kez satır altlarına kalemle ‘kırmızı kurdele’ler takarak. Öyle çok sevdim.

Kitap 20 öyküden oluşuyor. Her birini bağımsız okumak mümkün. Topluca ve sıralı okunduğunda hoş bir novella tadı da veriyor. Uzun süren bir ilişkiden yara bere içinde, duygusal aksamı bozulmuş şekilde çıkmış bir kadının, ayrıldığı sevgilisi Osman’a yazdığı mektupları okuyoruz kitapta. Her ayrılık sevdaya dahil olmaz. Misal, saygısızca bitmiş ilişkilerin ayrılığında sevda olmaz. Ama kitaptaki ayrılık, yıllar süren derin bir ilişkiye ait. Güzel günleri çok olmuş, iki insanın birlikte tadabileceği her türlü güzellikten nasibini almış günleri. Ama işte hayat bu ya, çok da yaralamış Osman, sevgilisini. Bazen bile isteye, bazen istemeye istemeye. Her ilişkide olduğu gibi. Kadın tamire muhtaç hâle gelince ayrılık kaçınılmaz olmuş.

Kitap, bu kadının ayrılığın ilk günlerinden başlayarak yaralarını sarmasının, bozulan aksamını tamir etmesinin hikâyesi aslında. İlk öykü “Ayrılmalıyız Osman”da devasa bir öfke içinde buluyoruz onu. Samimiyet karinesi tükenmiş bu ilişkinin bitmesini bütün kalbiyle diliyor, “seni seviyorum ama…” notuyla. İkinci öykü “Barışalım mı Osman?”da gördüğü güzel şeyleri yıllardır süregeldiği gibi Osman’la paylaşamayınca yaşadığı eksiklik duygusuyla nedamet getiriyor. Kitap boyu ayrılığın evreleri “Senin Canın Sağ Olsun Osman”, “Yuvarlanıp Gidiyorum Osman”, “Daha Ne olsun Osman!” , “Gülelim Gitsin Osman”, “Tadilattayız Osman” gibi başlıklarla kanaviçe gibi işlenip “Astalavista Osman” ile nihayete eriyor. Elveda Osman!

Ölümün bilgeliği 

Uzun sürmüş bir ilişkinin uzun sürmüş ayrılığının güncesi olan kitapta, bir yandan acısını çekiyor kadın, bir yandan da alet çantasından çıkardığı gereçlerle tamire başlıyor kendini. Yeni bir şeyler öğrenerek baş etmeye çalışıyor bazen. Yaşama hevesi ve direnci kısmını iyice bir elden geçiriyor. “Zamanla geçsin diye beklediği ağrının zamanın da geçip gitmesine çare olmadığı” çivisini çakıyor zihnine. “Düzeneğimizin bizi koruyan ve kollayan şefkatli numarası” dediği ‘unutmak’ kavramının gevşemiş cıvatalarına müdahale ediyor. İçinde şarkı çalmadığı günlerde yürüyüş yapıp güzel bir gün batımına denk gelmenin tadını çıkarıyor. Kırılıp kırılıp yapışan kalbine öz evladı gibi bakmayı öğreniyor. “Yapılacak hiçbir şey kalmadığını anladığın andaki kafa rahatlığı”nı deneyimliyor. Tamirat devam ederken ‘ölüm’ün bilgeliğiyle karşılaşıyor ve şöyle diyor: “Her geçen günün bizi kendi cenazemize yaklaştırdığı bilgisini önbellekte tutunca hiçbir şey çok mühim değil”. Sisifos’un kayasını tepenin en yüksek yerine taşımak yerine, açıyor çantasını, alıyor alet edavatı onu heykel gibi yontuyor. Ortaya çıkan ‘kendilik’ eseriyle övünürken, Cem Karaca’ya da bir selam gönderiyor: “Yar beni, o yar beni… İlle de yar oyar beni”…

Tüm bu tamir sürecinde işin içinden çıkamadığı umutsuzluğa kapıldığı günler de oluyor elbet. Ama onun da bir yolunu buluyor: “Bugünden başka hiçbir güne yüz vermiyorum”. “Elimden geleni yaptım” cümlesinin nane esintisiyle ferahlıyor. Ve en kırmızı kurdeleyi taktığım satırlar dökülüyor kaleminden: “İnsan şahsi hayatının sürdürülebilirlikle ilgili olan kısmını değişken, kendinden bağımsız olarak hareket eden fani bir şeye bağlarsa ayvayı yiyor gerçekten de. Tutunacak bir şey arayan herkese kendilerine tutunmalarını tavsiye ediyorum”. Hayat kurtarır bu cümle! Kendine tutunmayı tamir edenin duygusal düzeneği tıkır tıkır çalışır. Onunki de çalışıyor zaten. Sevincini Osman’la paylaşıyor son mektupta: “Ben bu yolun sonunda kendime çıktığım için çok mutluyum. Zor bir yolculukmuş ama doğrusu değdi, manzaram gayet iyi. Umarım sen de mutlu olduğun manzaralara bakıyorsundur Osman”.

Özetle “Bu Hikâye Senden Uzun Osman”, sevdaya dahil bir ayrılıkta özenli bir tamirat sonrası insanın nasıl iyileşebileceğinin bugüne kadar okuduğum en güzel hikâyelerinden biri. Aylin Balboa’nın kalemi, koyu karanlık bir deneyime ışıklar saçıyor. Okumanızı çok çok isterim.

İyi pazarlar.

Yazının devamı...

Hikâye anlatma günleri

10 Temmuz 2022

Annem bayram için biz çocuklarına ikişer takım kıyafet alırdı. Biri evde misafirleri karşılarken giyeceğimiz, diğeri misafirliğe giderken. Bizimle yaşayan babaannem ailenin en yaşlısı olduğu için bayram boyunca evimiz dolup dolup taşardı. Gündelik hayatta bir araya gelemediğimiz tüm akrabalar babaannemin elini öpmek, bayramlaşmak için eve akın ederdi. Mutfakta annemin yaptığı tepsi tepsi kadayıflar ikram edilirdi misafirlere. Servis işinde biz ailenin kızları görevliydik. İlk bayramlığımızı giyer, tabakları servis ederdik. Her yaş grubundan, birbirinden farklı insanlar, onların anlattığı hikâyeler… İlgiyle dinlerdim hepsini. Bir tür hikâye dinleme günüydü bayramlar. Öznesi çoğunlukla babaannem olan bir dolu tatlı anı anlatırdı herkes. Kolonya ve şeker ikramıyla başlayan sohbetlerde. Severdim o hikâyeleri dinlemeyi.

Sıra bizim bayram ziyaretlerimize geldiğinde, ikinci takımlarımızı giyer, yola çıkardık. Dört kardeş olduğumuz için – sonradan bir tane daha gelecekti- ikişer gruplar hâlinde anne babamıza eşlik ederdik. Et kavurmalar, sarmalar, baklavalar, envai çeşit tatlı ikram edilirdi her gittiğimiz evde. Hepsini yemek mümkün değil. Halalarımızın mahir olduğu yemeklere göre ayarlardık kendimizi. Türkan Halamın aşlı böreği, Meral Halamın sulu köftesi, Nazife Halamın erik çorbası için midemizi rezerve eder, diğer ikramları tadımlık alır ya da geri çevirirdik. Bu ziyaretlerde de hikâyeler baş köşede olurdu. Ne çok ve ne güzel anıları vardı. Kıssadan hissesi eksik olmayan... Onları da pürdikkat dinlerdim. Benim anlatacağım hikâyem yoktu tabii; yaşım 10, 11. Güzel günleri yad etme zamanlarıydı bayramlar. Hüzün sızmazdı içlerine. Herkes gülmeye, mutlu olmaya hazır girerdi bayramlara.

Arşivler açılıyor

1986’da babaannemi kaybettiğimizde, bayramda evimize gelenlerin sayısı ciddi oranda düştü. Babam ailenin küçüklerinden olduğu için daha ziyade kuzenlerimiz gelirdi bayramlaşmaya. Yaşlarımız büyüyüp ergenliğe girmeye başladığımızda bizim yaptığımız bayram ziyaretlerinden kaçmaya başladık. Evde olmak, ilgi alanlarımıza vakit ayırmak, arkadaşlarımızla zaman geçirmek daha cazip gelirdi. Sonra büyüdük. İşe girdik. Çocukluğumuzun hikâye anlatma günleri olan bayramlar, artık tatil fırsatlarıydı. Biz beş kız kardeş, yoğun iş hayatının ardından çoğu dokuz gün olan bayramları tatil yörelerinde geçirmeye başladık. “İyi bayramlar” temennisi cep telefonunda toplu olarak gönderilen samimiyetsiz mesajlarda bütün duygusunu kaybetti. Benim durumum biraz daha farklıydı. Bayram gazeteleri dönemine gazeteci olarak yetişemediğimden, bayramlarda da çıkan gazete, dergi gibi çalıştığım yayın organlarında, onların hazırlık süreçleri devam ettiğinden bayramların çoğunda çalıştım. İş arkadaşlarım arasındaki hikâyesiz kutlamalarla yetindim.

Ve biz beş kız kardeş artık 40 yaş barajını aştık. Evlilikler oldu, aileye damatlar, bir adet de torun girdi. İyice büyüdük. Bu süreçte annemle babam yaşlandılar. Bayramda çocuklarıyla beraber olmak onlar için büyük önem taşımaya başladı. Biz artık tatillerimizi bayramlara programlamamaya çalışıyoruz. Ve artık bayramlar yeniden hikâye anlatma günleri kimliğini kazandı. Şimdi artık her birimizin hatırı sayılır bir anı arşivi var. Bayramlarda açıyoruz arşivleri; en tatlı anıları seçiyoruz; gülüyoruz, eğleniyoruz. Baba hatırlıyor musun? Anne hatırlıyor musun? diye başlayan cümlelerde tarihin tozunu alıyoruz. Onlar da çok mutlu oluyor. Bu bayram bizim beşibiryerde pandemiden bu yana Selimpaşa’da yaşayan anne baba evindeyiz. Ooo ne kaynatırız biz şimdi. Bahçedeki vişneyi dalından toplayıp yerken, annemin tek tepsilik gül tatlısını, cennet taamı kıymalı böreğini kalori hesabı yaparak tadarken. Hikâyelerimiz eşliğinde.

Sizin de en güzel hikâyelerinizi paylaşacağınız çok mutlu bir bayram olsun. Bayramınızı en içten dileklerimle kutlarım. Toplu mesajlar hâlinde değil, tek tek.

İyi bayramlar.

Yazının devamı...

Papadiamantis ile tanışıyor musunuz?

3 Temmuz 2022

Modern Yunan edebiyatının kurucusu olarak bilinen Aleksandros Papadiamantis, Yunanistan’ın Skiathos Adası’nda dünyaya gelir. Babası rahiptir. Lise eğitimi için Atina’ya gider. Daha sonra Atina Üniversitesi’nde felsefe okumaya başlasa da eğitimini yarım bırakır. Çünkü çalışmak zorundadır. Skiathos’a geri döner. Geçimini yazarak sağlamaya başlar. Öyküler, gezete yazıları, romanlar…

Papadiamantis, Türkiye’de tanınan bir yazar değil. İki yıl önce Jaguar Yayınları, başyapıtı “Hadula”yı Yasemin Aydın’ın çevirisiyle dilimize kazandırana dek Türkçede kitabı da yoktu. Okumak için ayırmış, araya giren başka kitaplardan fırsat bulamamıştım. Bu hafta, sosyal medyada birkaç kez karşıma çıkınca aklıma düştü “Hadula”. Raftan alıp okumaya başladım ve bu kadar iyi bir edebiyata bunca geç kalmanın üzüntüsünü yaşadım.

Kadın olmanın bedeli

Hadula, Skiathos Adası’nda yaşayan yaşlı bir kadın. Skiathos, kızların çeyiz vermeden evlenemediği bir ada. 19. yüzyıl Yunanistan kırsalında yaşayan tüm kızlar için geçerli bu. Bu yüzden kız çocuğu sahibi olmak ekonomik açıdan durumları kötü olan ailelerin sırtında kambur adeta. Hadula da ailesinin çeyiz için verdiği çorak bir araziye evlendirilir. Yaşadığı ekonomik sıkıntılara rağmen, eli başkalarının da üzerindedir hep. Adadaki hastalara şifalı otlardan hazırladığı ilaçlarla yardımcı olmaya çalışır. Evliliği boyunca eşine, çocuklarına ve son olarak da torunlarına bakar; çok hırpalanır, yorulur… Yazar, Hadula’nın yaşamını şöyle özetler: “Hayatını düşünüyor, hayatı boyunca başkalarına hizmet etmekten başka bir şey yapmamış olduğunu görüyordu: Küçük bir çocukken ailesine hizmet ediyordu, evlendiğinde de kocasına kul köle olmuştu. Belki kendi mizacından, belki de kocasının yetersizliğinden, onun bakıcısı olma noktasına gelmişti. Çocukları olduğunda, onlar için saçını süpürge etmiş, çocukları da çoluk çocuğa karışınca, kendini tamamen torunlarını büyütmeye adamıştı.”

Bütün bunlar kadın olmanın bedelidir Hadula’ya göre. Ve kuşaklar boyu sürecektir; kadınlar kız çocuğu doğurmaya devam ettikçe. Bu düşünce kendisinde saplantı haline gelir. Ve kadın olmanın ‘lanet’ine karşı kendince bir yöntem geliştirir. İşe yeni doğmuş, boğmaca geçiren torununu beşiğinde boğarak başlar. Gerekçesi, bu kız çocuğu da büyüyecek, o da ailesine yük olacak, derken evlenip kadınların değişmeyen kaderini yaşayacak, kendi kız çocuğuyla deneyimleyeceği zorluklarla o kapkara zincire bir kara halka daha ekleyecektir. Bu düzen bozulmalıdır Hadula’ya göre. Nitekim eylemlerini artırarak sürdürür.

Papadiamantis, dönemin ekonomik zorluklarının kadının üzerinde kurduğu baskıyı anlattığı romanında Hadula’nın hastalıklı düşünce yapısını çizerken hiç taraf tutmuyor. Onun psikolojik durumunu en ince ayrıntısına kadar vermekle yetiniyor. İyilikle kötülük arasındaki çizgide tutuyor kalemini. Hadula’nın iyilik adına yaptığı kötülüğün takdirini de bize bırakıyor. Ve bütün bunları büyük bir ustalıkla kaleme alıyor. Hadula’nın hezeyanları, iç hesaplaşmaları, vicdan mahkemesinde çektiği acı içimize işliyor. İnsan ruhundaki gayya kuyusundan birbirinden çarpıcı bilgiler çıkarıyor yazar. Hadula’nın gerçeklikle olan bağı giderek kopuyor. İyilik adına yaptığı eylemler nedeniyle polis tarafından aranmaya başlıyor. Zorlu bir kaçış sürecine giriyor, nefes nefese okuduğumuz.

Roman, ilk olarak bir dergide tefrika hâlinde yayımlanmış. Ardından, tiyatroya, sinemaya ve operaya uyarlanmış. Yazarına “Yunanistan’ın Dostoyevski”si unvanını kazandırmış. Kadının adının sadece ülkemizde değil, başka başka ülkelerde ve kültürlerde de olmadığının hüzünlü bir ispatı “Hadula”. Feminist literatüre edebi bir katkı. Okumanızı, eğer haberdar değilseniz Papadiamantis ile tanışmanızı çok isterim.

İyi pazarlar.

Yazının devamı...

Öteki kim?

26 Haziran 2022

Toni Morrison, en sevdiğim yazarlardan biri olmakla birlikte, edebi ailemde ‘teyze’ mertebesindedir. Teyzelerimiz, annelerimizden daha cesurdur genellikle. Annemize göre daha özgürlükçüdür. Yasaklara daha büyük tepki verirler annelerimize nispeten. Daha dikbaşlıdırlar hem. O yüzden Morrison benim Toni Teyze’mdir aynı zamanda.

Toni Teyze’min on bir romanının yanı sıra yazdığı tek bir öykü varmış. 1980’de yazılmış. İtiraf edeyim, bilmiyordum. Sel Yayıncılık, “Resitatif” adlı bu öyküyü Seda Çıngay Mellor’un güzel çevirisiyle Türkçeye kazandırdı. Bu hafta vitrinlere çıkan kitabı “New York’tan teyzem gelmiş” sevinciyle karşıladım. Artık bedenen aramızda olmasa da, kitapları üzerinden sürdürüyor yaşamını Toni Teyzem. Kütüphanemde onu en güzel yerde ağırlama hazırlıklarını yaptıktan sonra başladım “Resitatif”i okumaya.

Bulmaca öykü

“Resitatif”, bir bulmaca öykü. Okurken aynı zamanda bir bulmacayı çözmeye çalışıyoruz. Tony Teyze’m ‘deney’ demiş “Resitatif”e: “Irksal kimliğin hayati önem taşıdığı, farklı ırklardan iki karakterle ilgili bir anlatıdan her türlü ırksal kodlamanın silinmesini amaçlayan bir deney”. Denek de biziz. Kitabın adına gelince resitatif, “Operada, aynı nota üzerinde pek çok sözcükle sıradan konuşma ritminde yapılan makamlı okuma”. Kitabın kahramanları Twyla ve Roberta da aynı nota üzerinden konuşuyorlar. Birinin siyah, diğerinin beyaz olduğunu biliyoruz. Ama hangisi siyah, hangisi beyaz? İşte çözmemiz gereken bulmaca da bu.

Öykü, Twyla’nın gözünden yazılmış. “Annem bütün gece dans etmişti, Roberta’nınki de hastaymış” cümlesiyle başlıyor. Bu cümle, sekiz yaşındaki iki kız çocuğunun, sığınma evine götürülme nedeni aynı zamanda. Twyla annesi her fırsatta dans edip kendisiyle ilgilenemediği için, Roberta ise annesi sık sık hasta olduğu için buradalar. Acaba bütün gece dans eden anne mi siyahtır, sürekli hasta olan mı? Ya da bütün gece dans eden anne mi beyazdır, sürekli hasta olan mı? Twyla’nın annesi diye fikir yürütüyorum ama Toni Teyze’m, öykü boyunca öyle ipuçları veriyor ki, Twyla siyah dedikten birkaç paragraf sonra yok, hayır siyah olan Roberta diye düşünüyorum. Renkleri öykü boyunca bir Twyla giyiniyor bir Roberta, ama hangisi siyah, hangisi beyaz bir türlü anlayamıyoruz.

Bir gün sığınma yurduna anneleri geliyor. Twyla’nın annesinin üstünde yeşil dar bir pantolon, cep astarları yırtık bir kürk ceket. Roberta’nın annesi iri bir kadın, göğsünde kolları on beş santimetrelik bir haç var, elinde de büyük boy bir “İncil”. Hangi kadın siyah, hangisi beyaz? Twyla’nın annesi yemek için yanında hiçbir şey getirmemiş, Roberta’nın annesi tavuk budu, salamlı sandviç, portakal ve koca bir kutu çikolata kaplı kraker getirmiş. Hangi anne siyah, hangi anne beyaz? Roberta’nın annesi Twyla’nın annesinin elini sıkmıyor. E tamam, o zaman Roberta beyaz. Ama ya Roberta’nın annesi kibirli bir siyahsa? Bir de Maggie var, yurtta yemek yapan parantez bacaklı, dilsiz siyah kadın. Çocukların çok kötü davrandığı. O kadar ki bir gün yere yuvarlayıp tekmeliyorlar onu. Roberta da Twyla da tekmelemek istiyorlar ama yapmıyorlar. Hangisi siyah? Hangisi beyaz?

Bu sorular öykü boyunca meşgul ediyor kafamızı. Ama gerçek yanıtı asla bulamıyoruz. Kitaba önsöz yazan Zadie Smith şöyle diyor: “’Resitatif’in çoğu okuru gibi ben de ötekinin kim olduğunu, Twyla mı yoksa Roberta mı olduğunu bilme açlığı duymadan edemedim. Bu konunun derhal çözüme ulaştırılmasını istiyordum. Bir tarafa sıcacık bir sempati duymayı, diğer taraftan buz gibi soğumayı istiyordum. Birine karşı duygular beslemeyi, hiç kimseyi ise görmezden gelmeyi. Ama Morrison’ın yapmamı kasten ve yöntemli bir şekilde engelleyeceği şey tam da buydu”. İzin vermiyor Toni Teyze’m buna. Dansın, hastalığın, yoksulluğun, zenginliğin, zulmetmenin, aşağılanmanın, kibrin, merhametin ne siyaha ne de beyaza özgü olduğunun altını çiziyor. Irksal kodlamaları yerle bir ediyor. O cesur, o özgürlükçü, o dikbaşlı Toni Teyze’m…

Hayli zorlu bir bulmaca, muhteşem bir öykü “Resitatif”. Okumanızı çok isterim.

Yazının devamı...

Rodin yaz tatilinde Antalya’da

19 Haziran 2022

Antalya Muratpaşa’da, şehrin merkezi konumlarından Şehit Binbaşı Cengiz Toytunç Caddesi’nde gri binaların arasından diğerlerine hiç benzemeyen bir bina yükseliyor. Caddedeki klasik yapılaşmanın soğuğunu kıran. Renk renk borularla kaplı dış cephesi. Borular birbirinin aynısı değil. Tıpkı insan gibi. Farklı kırılımlarla kaplıyorlar yapıyı. Ama bütüne baktığımızda uyum içindeler. Yine farklı insanların oluşturduğu bütün gibi. Bu anlamlı, özgün yapının mimari projesinde Sinan Genim’in imzası var. Beş katlı çağdaş binanın adı Antalya Kültür Sanat. 2015 yılında Antalya Ticaret ve Sanayi Odası Eğitim Araştırma ve Kültür Vakfı tarafından yaptırılmış. Hedefi “Antalya için yeni bir cazibe merkezi oluşturmak, hem Antalyalıları hem de kente gelen yerli ve yabancı konukları sanatın ve kültürün farklı renkleriyle buluşturmak”. Yedi yıl içinde bu hedefe defalarca ulaştı. Ulusal ve uluslararası sergilere ev sahipliği yaptı. Yetişkinler ve çocuklar için sanat eğitimleri verdi. Felsefe, edebiyat, sinema alanlarında çok sayıda paneller düzenlendi bu yapıda. AKS bugünlerde, Antalya Ticaret ve Sanayi Odası’nın 140. kuruluş yıldönümü dolayısıyla muhteşem bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Modern heykelin kurucularından Fransız heykeltıraş François-Auguste Rodin’in eserleri, “Tutkunun Heykeltıraşı Rodin- Erbil Arkın Özel Koleksiyonu’ndan Bir Seçki” adlı sergiyle Antalyalılarla buluşuyor. Rodin 2006’da ilk olarak İstanbul’u ziyaret etmişti SSM’de. Bu kez AKM’de Antalya havası soluyor.  

Dönüm noktaları 

Sergi AKM’nin üç katına yerleştirilmiş. Kıbrıslı iş insanı Erbil Arkın’ın özel koleksiyonundan derlenen 22 eser insanın nefesini kesiyor. Antalya’nın kavurucu sıcağı dışarıda yaz mevsiminin tadını çıkarırken, sergi alanında serin bir bahar havası içinde eserlerin arasında dolaşıyoruz. Heykeli, taşın fazlasını atarak oluşturduğunu söyleyen Rodin’in fazlalıklardan kurtulmuş formları sade ve bütünlük içinde bir kürasyonla sergileniyor. Her bir eserin karşısında büyüleyici güzelliğin etkisini deneyimliyoruz. Rodin’in kariyeri boyunca dönüm noktalarını oluşturan eserler bunlar.  

“Sanatın doğabilmesi için, sanatçı öncelikle o ateşi yakabilecek bir kıvılcım yaratmalı ve yarattığı bu ateş tarafından yutulmaya hazır olmalıdır,” diyen Rodin’in bu sergide, yarattığı kıvılcımlardan payına düşen eserleri arasında kimler yok ki? Dante’nin “Inferno” (Cehennem) eserinde anlattığı, gayrimeşru ilişkileri nedeniyle cehenneme gönderilen genç âşıklar Paolo ve Francesca’nın tutkulu aşklarını temsil eden “The Kiss”, Rodin’in ünlü “The Gates of Hell”inde (Cehennem Kapıları) yer alan “Falling Man” (Düşen Adam) ve “Crouching Woman” (Çömelmiş Kadın) heykellerinin bir araya gelmesiyle oluşturulmuş bir düzenleme olan “I am Beautiful”, Şeytan tarafından ayartıldıktan sonra, vücudunu korumak için içeriye doğru kapanan, işlediği günahın ve çıplaklığının ayrımında olan “Eve”, “The Gates of Hell’in sol üst kapı panelini süslemek üzere tasarlanan “The Falling Man”, Rodin’e olan aşkının bedelini, dehasını gölgeler içinde ve uzun yıllar bir akıl hastanesinde yaşayarak ödeyen “Claudel”, burnu kırık olduğu için Salon sergilerine kabul edilmeyen “Broken Nose” ve diğerleri.  

Bu şahane sergiyi hayata geçiren Antalya Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Davud Çetin. Kolay mı Antalya’ya Rodin’e getirmek? Böyle devasa bir proje Antalya’da hayata geçtiyse, bunda Çetin’in vizyoner kişiliğinin ve sanata verdiği önemin payı tartışılmaz. Serginin organizasyonunun ve kurumun zengin sanat içeriğinin arkasındaki isim ise, uzun yıllar İstanbul’da sanat galerilerinde yaptığı başarılı projeleriyle bildiğimiz AKS Sanat Direktörü Münevver Eminoğlu. Bir sanayi ve ticaret odası, eğer isterse, doğru kadrolarla çalışırsa büyük sanat olaylarına imza atabilirmiş pekâlâ. Bu bağlamda ATSO önemli bir rol model. Tatil sezonu açıldı. Antalya uçakları tıklım tıklım. Deniz, güneş, pırıl pırıl Antalya sahilleri… Cazibelerinden sual olunmaz kabul. Ama 31 Temmuz’a kadar Antalya aynı zamanda Rodin demek. Tatil planınıza mutlaka ekleyin. 

İyi pazarlar dilerim. 

Yazının devamı...

Kendimizi nasıl gerçekleştiremeyiz?

12 Haziran 2022

Amerikalı psikolog Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde, piramidin tabanında fizyolojik ihtiyaçlar vardır. İnsan öncelikle beslenme ve barınma ihtiyaçlarını karşılamak ister. Bunları karşıladıktan sonra ikinci basamakta güvenlik ihtiyacı gelir. Kendimizi güvende, dış dünyanın tehlikelerine karşı korunaklı hissetmek en temel ihtiyaçlarımızdan biridir. Beslenme, barınma ve güven ihtiyaçlarımızın ardından ait olma ve sevgi ihtiyaçlarımız ortaya çıkar. Ailemiz, çevremiz tarafından sevilmek, bunu romantik ilişkilerimizde de deneyimlemek isteriz. Dördüncü basamakta saygı ihtiyacımız yer alır. Ailemizden, iş verenimizden, arkadaşlarımızdan, sevgilimizden, eşimizden saygı görmeyi arzu ederiz. Sevgi ve saygı ihtiyaçlarımızın karşılanması kendimize duyduğumuz güvenin mihenk taşlarıdır. Bu ihtiyaçların tamamını karşıladıktan sonra piramidin en üst basamağında yer alan bir kavram çıkar karşımıza: Kendini gerçekleştirme ihtiyacı. Bu ihtiyaç çerçevesinde hayatla kurduğumuz ilişkiyi tanımlamak esastır. Hayattan ne bekliyoruz? Neler yapmak, kim olmak istiyoruz? Bu soruların cevaplarını yaşayabildiğimizde kendimizi gerçekleştirmiş oluruz. Mutluyuzdur ve kendimizi tam hissediyoruzdur.

Tadımlık bir mutluluk

Ne var ki her insan piramidin son basamağına ulaşamaz. Çünkü önceki basamaklarda sorunlar yaşar. Sorun yaşadığı basamakta kalır bir üstüne çıkamaz. Çetin Altan kendisiyle yaptığım bir söyleşide “Çöpten yemek arayan bir adama Dostoyevski’den bahsedersen sana küfreder,” demişti.

Joachim Trier’in 2021 Cannes Film Festivali’nde, başrol oyuncusu Norveçli aktris Renata Reinsve’in Julie rolüyle En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandığı filmi “Dünyanın En Kötü İnsanı” kendini gerçekleştirme ihtiyacını anlatan şahane bir film.

Julie 20’li yaşlarının sonlarında genç bir kadın. Önce tıp okumaya karar veriyor. Okulun bitimine yakın aslında psikolog olmak istediğini düşünüp bölüm değiştiriyor. Bir süre sonra fotoğrafçılığa başlıyor. En sonunda da kendini bir kitabevinde satış görevlisi olarak buluyor. Kendini gerçekleştirme ihtiyacını karşılamak için sürekli değişen meslek kararları onu mutlu etmiyor. Özel hayatında da kafası karışık. Bir barda karikatürist Aksel ile tanışıyor. Aralarındaki yaş farkını ve beklentileri konusundaki uyumsuzlukları erken keşfeden Aksel bu ilişkiyi başlatmak istemese de Julie ısrar ediyor. Zannediyor ki bu ilişki ona ihtiyaç duyduğu ‘kendini gerçekleştirme’ imkânını verecek. Ne istediğini bilmeden palas pandıras başladığı birliktelik onu mutlu etmiyor.

Aksel’in bir imza gününde, etkinlikte sıkılıp erkenden ayrılıyor oradan ve kendini hiç tanımadığı bir çiftin düğün partisinde buluyor. Partide barista Eivind ile tanışıyor. Küçük ve eğlenceli oyunlarla süren bir gecelik flörtün sonunda Aksel’den ayrılıp bu defa Eivind ile yeni bir ilişkiye başlıyor Julie. Julie için karısını boşayan Eivind kendini dünyanın en kötü insanı ilan ediyor. Peki, Julie bu kez aradığını bulabiliyor mu? Hayır! Tadımlık bir mutluluk hepsi o kadar. Kendini bir erkeğin varlığı içinde gerçekleştirmenin imkânsızlığını göremiyor ne yazık ki. Yine mutsuz, yine huzursuz. Bu kez de yazmayı deniyor. Ama işte yine sonuç yok.

Kendini gerçekleştirme, hepimizin içinde var olan potansiyeli ortaya çıkarabilmek ve bunu en işlevsel, bizi mutlu edebilecek şekilde kullanabilmek. “Dünyanın En Kötü İnsanı”, bunu nasıl yapabileceğimizden çok nasıl yapamayacağımızı gösteriyor. “Nasıl yaparız?” sorusunun cevabı bir başka yazının konusu olmakla birlikte Julie’nin hatalarından büyük dersler çıkarmak mümkün. 12 bölümden oluşan dinamik, eğlenceli, güzel bir film “Dünyanın En Kötü İnsanı”. Geçtiğimiz yıl kasım ayında vizyona girdiğinde izleyememiştim. Ama şimdi MUBI’de gösterimde. İzlemenizi çok isterim.

Yazının devamı...