O değersiz (!) kuş nasıl uçsun ki?

1939 yapımı “Oz Büyücüsü” filminin imza şarkısı “Over the Rainbow”u seslendiren Dorothy, şarkının sonunda hüzünlü gözleriyle şu soruyu sorar: “Mutlu küçük mavi kuşlar gökkuşağının ötesinde uçabiliyorlarsa, neden ben uçamıyorum?” Bu soru Dorothy’yi canlandıran 16 yaşındaki Judy Garland’ın da sorusudur aslında. Uçamayan küçük bir kuştur o da en nihayetinde. Hollywood’un 40’lı yıllardaki acımasız stüdyo sisteminin ilk kurbanlarındandır.

Geçen hafta vizyona giren, yönetmenliğini Rupert Goold’un yaptığı “Judy”de Garland’ın bu dönemiyle ömrünün son bir yılı arasındaki hayattan alacaklı çocuk/kadın paralelliğine tanık oluyoruz.

Sahiden de çocukluğunu yaşayamamış Judy Garland. Onun dönemide bugünkü gibi pedagoglar eşliğinde sinema yapmak söz konusu değil. Hatta yapımcıların oyuncunun çocukluktan henüz çıkmış genç bir kız olduğunu dikkate aldığı bile söylenemez. MGM’in patronu Louis B. Mayer, Garland’ın zor çalışma koşulları karşısındaki ilk isyanında ona annesinin ve babasının umurunda olmadığını hatırlatıyor. Kaderinin kendi ellerinde olduğunu. Çok da güzel bir kız olmadığını vurguluyor. Ancak sesiyle yaşıtlarına fark atabileceğini söylüyor. Stüdyonun diğer çalışanları Mayer’den de acımasız. Genç Judy’ye gündüzleri enerjik olması için uyarıcı haplar, geceleri uyuması için uyku ilaçları veriyorlar; iştahını kesmesi için başka haplar da... Garland’ı ölüme sürükleyecek madde bağımlığının ilk tohumlarını onlar atıyor.

Aradan yıllar geçiyor. Şan ve şöhretin tüm tadını alıyor Judy Garland ama çabuk tükeniyor. Sürdürdüğü sağlıksız yaşamın sonucu olarak. Hayatında alkol var, uyuşturucu madde var, psikiyatrik ilaçlar, hayal kırıklıkları, başarısızlıklar, kendine karşı yoğun bir öfke, antidepresan niyetine yaptığını söylediği, onu mutsuz eden beş evlilik, yoksulluk. Mavi kuşlar gökkuşağının ötesinde uçmaya devam ediyor. Ama Garland tıpkı çocukluğundaki gibi aynı soruya muhatap. O neden uçamıyor? 30 yıl önceki çocuk ne kadar alacaklıysa hayattan, 50’sine yaklaşmış kadın da o kadar. Çocuk ne kadar mutsuzsa, kadın da o kadar. Çocuk ne kadar yalnızsa, kadın da... Her ne kadar çok parlak günler yaşadıysa da, çocukluğunda ona hissettirilen ‘değersizlik duygusu’ndan kurtulamıyor Judy Garland.

Ömrünün son yılında İngiltere turnesinde verdiği konserler sırasında da hep başaramayacağını, sesinin çıkmayacağını düşünüyor, kendisine değer vermeyen her insan gibi maddeyle, alkolle bildiriyor haddini kendine. Sahnede düşüp yuvarlanan, izleyicinin yuhaladığı sarhoş kadını kendi yaratıyor. Seyircisine veda şarkısı olarak yine “Over the Rainbow”u seslendirmek istiyor ama şarkının başında kesiliyor sesi. Bu müthiş sahnede seyirci alıyor mikrofonu ve şarkıyı tamamlıyor. Aslında görüyoruz ki artık sinema filmi teklifleri almasa bile, seyircisi hâlâ hayran ona, hâlâ seviyor onu. Gel zaman git zaman, hikâye değişmiyor, mavi kuş gökkuşağının ötesinde uçarken o bunu yapamıyorsa, sevilmediğinden değil, kendisini sevmeyi öğrenemediğinden. Ve bunun için o kadar çok haklı sebebi var ki...

Bu sebepleri birbirinden dokunaklı sahnelerde bulacağınız “Judy”de Garland’ı canlandıran Renée Zellweger, karakterinin hakkını fazlasıyla veriyor, onun derdini kendi derdiymişçesine bir sahicilikle anlatıyor. Uçmaz, uçamaz o kuş tabii dedirtiyor. O kendini onca değersiz hissederken nasıl kanat çırpacak gökkuşağının ötesine...

Judy Garland gibi Amerika’nın en önemli kadın starlarından birinin hazin hikâyesini anlatan film, biyografi sevenler, Hollywood nostaljisinden hoşlananlar için ideal olduğu kadar kendini sevmeyi bilmeyen insanların dramı üzerine de iyi bir film. İzleyin isterim.