Bin bir surat

Güçleri kolayca yettiği için kadınları, çocukları dövenler, yerde yatanları kolayca tekmeleyenler, saklandıklarında gerçekten gözükmeyenler, kalabalığa ses verdiğinde gerçekten iyi gözükenler oradaydı...

Birkaçı daha birkaç gün önce bir kadını kıyafeti nedeniyle taciz etmiş, birkaçı kızının bir başka şehre gitmesini yasaklamış, birkaçı karısının çalışmasına engel olmuş, birkaçı mutlaka bir bakireyle evlenilmesini öğütlemiş, birkaçı parayla birlikte olmayı ilişki saymış, birkaçı sevgilisinin alkol almasını küçümsemiş, birkaçı eşcinselliği hastalık saymış daha küçükken zehrin bütünüyle zerk edildiği tüm erkekler...

Duruşma salonunda iğne atsan düşebileceği yer yoktu. Genç bir kadının vahşice öldürülmesinin ardından orada, bir arada, güçlü, öfkeli ve tepkili olmak ne kadar da güzeldi.
Acı, şimdi anlamlı bir hal alıyor, şiddetin baş döndüren gücünden beslenenlere böyle topluca tepki koymak şimdi acıların biraz olsun azalmasını sağlıyordu.
Ailenin yanındaydı herkes.
Amasız, fakatsız, “bütünüyle” haksız bir cinayet.
Yüreklerin dayanmadığı, dayanabilen yüreklerin kolayca suçlanabileceği, herkesin duruşmadan sonra vicdanının bir kısmını rahatça temizleyebileceği, iyi insanlarla dolu olduğu varsayılan ceza mahkemesinin büyük, kasvetli, yazları arkadaki küçük camlar açıldığında insanı özgürlüğüne kavuşmuş hissettiren görkemli salonu.
***
Salonda avukatların oturduğu bölümde yer kalmadığı için, izleyici sıralarının ilkini dolduran avukatların hemen arkasındaki sıranın başında, daha dün 30 yıldır dövdüğü eşinin boşanmak istemesine karşı onu beş parasız bırakmakla tehdit eden, aldığı darp raporlarını değiştiren, evden çıkmasını yasaklayıp, çıkmaya çalıştığında yeniden darp eden ünlü ceza avukatı oturuyordu. Kimsenin bilmediğini sandığı gerçeklerin bilinmediğinde yok olduğunu düşünüp, kendinden emin, davayla ilgili tahminler yürütüyordu.
Hemen birkaç sıra arkasında, hemen her kadına şiddet vakasında, modernleşme ve eğitim üzerinden en kolay akıl yürütülebilir yöntemleri bilimsel sözlerle süsleyen sivil toplum örgütünün başkanı duruşmayı dikkatle dinliyor, duruşmadan sonra yapacağı açıklama için notlar alıyordu. Doğuda bir kadın öldüğünde bunun “aile meclisi” tarafından kararlaştırılmış olduğundan, bu yüzden batıdaki bir cinayete “namus cinayeti” denilmesinde sakınca bulunmadığına emindi. Bir cinayete aile karar verdiğinde töre, kişi karar verdiğinde namus olmasının garabetini, birinin diğerinden daha ağır cezalandırılmasının nedenini elbette fazla düşünmemişti. Gerek yoktu, oralarda aile ya da olmaz ya kişi karar veriyorsa mutlaka eğitimsizdi, indirimli ceza mutlaka eğitimli katile verilmeliydi.
***
Duruşmaya sanık savunmaları için ara verildiğinde, gelenlerin, yeni katılanların kimler olduğunu görmek de kolaylaştı. Salon dışında herkes aynı tarafta olmanın rehavetindeydi.
Daha birkaç gün önce birlikte olduğu kadınları şehvetle ve bütün kimlikleriyle anlatan adam, şimdi cinsiyetçi dilin toplumu nasıl körleştirdiğinden bahsediyordu. Birkaç gün önce bununla ilgili sosyal medyada paylaştığı mesaj, normalde her mesajın sonuna binlerce küfür sığdıran yüzlerce kişi tarafından çok beğenilmişti.
Sevgilisinin âşık olup uğruna kendisini terk ettiği kadından gayet “cinsiyetçi” sözlerle bahseden dernek üyesi de oradaydı, daha hiçbir kadına “birey” olarak bakmayı başaramamış, kadınları sadece anne, teyze, abla, kardeş olduğunda biraz olsun farklı görebilen, bir başka kentte doğması halinde mutlaka bir başka partiye oy verecek olan o yüce gönüllü de.
***
Güçleri kolayca yettiği için kadınları, çocukları dövenler, yerde yatanları kolayca tekmeleyenler, saklandıklarında gerçekten gözükmeyenler, kalabalığa ses verdiğinde gerçekten iyi gözükenler oradaydı.
Birkaçı daha birkaç gün önce bir kadını kıyafeti nedeniyle taciz etmiş, birkaçı daha birkaç gün önce bir başkasının trajedisine sırf o saatte evinde olmadığı için dudak bükmüş, birkaçı kızının bir başka şehre gitmesini yasaklamış, birkaçı karısının çalışmasına engel olmuş, birkaçı daha çok maaş almasını hazmedememiş, birkaçı mutlaka bir bakireyle evlenilmesini öğütlemiş, birkaçı parayla birlikte olmayı ilişki saymış, birkaçı sevgilisinin alkol almasını küçümsemiş, birkaçı en zor anda sırtını çevirmiş, birkaçı eşcinselliği hastalık saymış daha küçükken zehrin bütünüyle zerk edildiği tüm erkekler.
Birkaçı erkek gibi güçlü olduğu için övünen, birkaçı yaşamının bir anında bir kadına mutlaka erkek gibi davranmış, birkaçı tam da o değerlerle bir başka kadını kalabalığın ortasına atmış, birkaçı birkaç erkeğe tam da erkeklerin kadınlara davrandığı gibi davranmış, birkaçı kalabalıkken birisini dövmenin huzurunu tatmış, ama mutlaka taciz edilmiş, mutlaka şiddet görmüş, mutlaka ayrımcılığa uğramış, mutlaka bunların sadece çok azını söyleyebilmiş kadınlar.
***
Böyle baksan, ırkçı, ayrımcı, cinsiyetçi, sıfatlarını verebileceğin bir kalabalığın ortaklığı ve gücü, karşı tarafın böyle “inceden” bakmadığında da bu sıfatları taşıyor olmasındaydı.
O sıfatları taşıyan katillerden ilki söz aldı.
Mallarını çaldığı kadın aslında “dostuydu”, malları o almıştı, kadın kendisine küfretmişti, zaten kadın kendisini gönüllü eve almıştı.
Cezaevine giren tüm kadın katillerinin avukat tutmamış olsa bile hemen öğrenebileceği en kolay savunma yapılmıştı.
Ve mutlaka kadın gerçekten bunları yapmış olsa bile öldürülmesi “bir tahrik” sonucuymuş gibi kolayca “tahrik” kararı verecek hâkimler, şaşırmış gibi not almıştı.
Kafeteryadaki televizyonda çığlık atmayı, ayrı otobüse binmeyi, kapalı giyinmeyi öğütleyen kadınlar, kapalı giyinen kadınların da kaderinin değişmediğini bir kez olsun söyleyemeyenler vardı.
İçlerinden birkaçı, tacize uğradığını söylediğinde tacizcinin yaşamını karartan Batı ülkelerindeki ahlaki çöküşten korunmanın yollarını anlatıyor, birkaç dakika önce pankart taşıdığı için bir çocuğa 10 yıl ceza veren hâkim ile savcı arkadaşı ahlakın erdemlerinden söz edip onaylıyorlardı.
Hepimiz zehirlenmiştik, herkes masumdu.
Biraz sonra herkes yaşamına akacak ve geriye ölen kadının mezar taşındaki kocaman bir şiir kalacaktı:
“Biz kırıldık, daha da kırılırız, kimse dokunamaz suçsuzluğumuza...”