Madrid zirvesinde NATO 2030 ve Stratejik Konsept

Ay sonunda NATO’ya üye ülkelerin devlet ve hükümet başkanları İspanya’nın başkenti Madrid’de biraraya gelecekler. Zirveye yönelik siyasi hazırlıklarda hafta içinde Brüksel’de düzenlenen NATO savunma bakanları toplantısında sonuçlandı gibi.

İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya adaylık süreçleri uluslararası basında geniş yankı uyandırmaya devam ediyor. Ancak hatırlanacağı üzere Madrid zirvesinin temel amacı İttifak’ı daha etkin kılacak olan NATO 2030 belgesi ve üye ülkelerin yeni tehditlere karşı nasıl korunması gerekeceğini tespit edecek olan Stratejik Konsept.

Rusya’nın Ukrayna’da karşı başlattığı savaş, Finlandiya ve İsveç’in İttifak’a adaylık başvuruları gündemi biraz alt üst etmedi değil. Ancak Savunma ve Caydırıcılık, NATO 2030, Stratejik Konsept ile Rusya ve Çin’le ilişkiler, NATO’nun Pasifik ülkeleriyle kurumsal ilişkileri derinleştirmesi de son derece önemli. Zira Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Avustralya’nın başbakanları zirvede hazır bulunacaklar. Halen yürürlükte olan Stratejik Konsept, 2010 yılında Lizbon zirvesinde kabul edilmişti. O tarihte Rusya’dan ‘stratejik ortak’ olarak bahsediliyordu. Güncelleştirilecek olan Stratejik Konsept’te Rusya’dan aynı sitayişle bahsedilmeyecek. Lizbon zirvesinde Çin zikredilmiyordu. Madrid zirvesinin bildirisi ile Stratejik Konsept’te hasmane olmasa bile ülkenin ismi sıklıkla zikredilecek.

Asker sayısı artacak

Avrupa Atlantik alanına yönelik yeni tehditlere yönelik olarak da NATO’nun daha fazla hazırlıklı olması gerekiyor. Bu çerçevede NATO’da liderler tarafından karara bağlanacak olan değişiklikler arasında modernleştirilmiş Soğuk Savaş Savunma Duruşunu onaylayacak. NATO’nun daimi askeri imkan ve yeteneği Soğuk Savaş döneminde ABD ve Müttefiklerin Avrupa’da konuşlandırdığı asker sayısına ulaşmayacak. ABD’nin Rusya’nın Ukrayna’daki savaşından dolayı Avrupa kıtasındaki asker sayısı 100 bin. NATO’nun teyakkuzda bulunan asker sayısı 40 bin. Ancak NATO’nun daimi asker sayısının 90 bine doğru artmasını sağlayabilecek karar alınacaktır. Ayrıca POMCUS yeniden canlandırılıyor. Bir başka deyişle ABD ve Müttefiklerin NATO’nun Doğu kanadında daimi olarak konuşlandıracağı malzeme depoları yeniden canlandırılacak. Yetmedi, REFORGE olarak bilinen (Return of Force to Germany) ve acil bir durumda ABD, İngiltere ve Kanada’dan Avrupa kıtasına 10 gün içerisinde asker sevkiyatı sağlayabilecek imkan ve yetenek de hazır bulundurulacak. Madrid zirvesi aslında NATO’yu yeniden yapılandırma zirvesi. Zirveye kadar pürüzlerin giderilmesi bekleniyor.

Madrid zirvesinde NATO 2030 ve Stratejik Konsept

Fransa 4’üncü kez sandık başında

Fransız halkı bugün bir kez daha sandık başına gidecek. Malum 10 ve 24 Nisan 2022’de Fransız halkı cumhurbaşkanlarını seçmek üzere iki kez sandık başına gittiler. Şimdilerde de halk meclis aritmetiğini belirlemek üzere yurtaşlık görevini yerine getirecek. Bilindiği üzere Emmanuel Macron, aşırı sağ yabancı düşmanı Ulusal Birlik Partisi’nin adayı Marine Le Pen’e karşı cumhurbaşkanlığı seçimini bir kez daha kazandı. Milliyet’in sadık okurları, 22 Mayıs’ta kaleme aldığım yazıda Macron’un iki aşamalı iddiasının birinci ayağını kazandığını dile getirerek, ikinci ayağı olan meclis seçim sürecinde zafer sarhoşluğuna bürünmemesinin önemine vurgu yaptığımı hatırlayacaktır.

Nitekim meclis seçimlerinin birinci turunda, Macron ve hareketi ‘Ensemble’ yani ‘Birlikte’, beklediği neticeyi elde edemedi. Macron cumhurbaşkanlığı seçimlerinde elde etmiş olduğu oy oranına güvenerek, sahaya pek inmedi. Seçim rüzgarının milletvekili seçimlerinde de devam edeceğini düşündü. Genel seçimlerin birinci turunda katılım oranı oldukça düşüktü. Macron’un partisine yaramadı. Milletvekili seçimlerinde kısa adı NUPES olan ve aşırı sol, sol ve çevrecileri bir araya getiren çatı koalisyonu ile aşırı sağ Ulusal Birlik, hem oylarını, hem de meclise gönderecekleri milletvekili sayısını ciddi ölçüde artırdılar. Macron’un partisinin mecliste hükümet kurabilecek çoğunluğa sahip olamama ihtimali yok değil.

Macron’a yöneltilen eleştiriler arasında, Le Pen’in seçilmemesi için Macron’a oy veren seçmenin Fransa Cumhurbaşkanı tarafından kale alınmıyor olması yer alıyor. Tartışmalı emeklilik yasa tasarısında ısrar etmesi, alım gücüne yönelik bir girişiminin olmaması ve seçim döneminde dış politikaya ağırlık vermeye devam etmesi tepkiye neden oluyor. Zira Odaxa kamuoyu araştırma firmasının yaptığı son anketlere göre Fransız halkının %70’i Macron’un mecliste çoğunluğa sahip olmasını istemiyor. Macron’un saf çoğunluğu elde edememesi halinde Cumhuriyetçi Parti’yle bir koalisyon kurma ihtimali var, şayet NUPES mecliste saf çoğunluğu elde etmezse ki şimdilik zor görünüyor. Macron özgüven patlaması ve kibrine yenildi sanki.

İsveç ve hukuk devleti sorunu

Toplumsal bellekte İsveç, insan hakları, temel hak ve özgürlükler, azınlık hakları, çevre ve kadın hakları ile bağdaştırılıyor. Ekseriyetle pek yanlış değil gibi. İsveç’teki siyasiler de genel olarak ülkelerinin dünyadaki bu imajını pekiştirmeye yönelik yoğun mesai harcıyorlar. Ülkenin ilk yazılı anayasası, Kraliyet ailesi ve veliahtlara ülkede ‘adaleti ve gerçekleri savunma, adaletsizliğe ve yasadışı davranışlara son verme’ konusunda yemin ettiriyordu. Evrensel adalet ve hukuk devleti kavramlarını savunma girişimleri belki bu gelenekten kaynaklanıyor. Belki de ülkede 1907 ile 1977 yılları arasında uygulanan öjenizmi unutturmak içindir. İsveç uzun süre ‘öjenik uygarlık’ kurmaya çalıştı. Bir başka deyişle bedensel engelli ve hasta insanları ayıklayarak ‘sağlıklı’ bireyleri çoğaltma ve insan ırkını ıslah etme çabasına girişti. İsveç, bu politikasına 1977’de son verdi.

Ülkede azınlıklar konusunda sorunlar da yok değil. BM’nin 2018 yılında yayınladığı raporu okumak yeterli. Ayrımcılık devam ediyor. Beyaz tenli ve mavi gözlü değilseniz anlaşılan işiniz zor. İsveç’te sanırım asıl sorun hukuk devleti sorunu. İkilem, hatta bir çelişki olarak yorumlanabilir ancak değil. Bölücü terör örgütü PKK, Avrupa Birliği’nin terör örgütleri listesinde yer alıyor. Yetmedi, örgüt üyeleri Avrupa Adalet Divanı’nda PKK’yı listeden çıkartmak amacıyla girişimde bulundular. Divan ise PKK’nın listede yer almaya devam etmesi gerektiğini saptayıp, varlıklarının dondurulmasına, simgelerinin de yasaklanmasına karar verdi. Divan’ın bu kararı içtihat teşkil ediyor. Buna göre bölücü terör örgütünün Stockholm sokaklarında belediye binasını sözde simgeleriyle ‘aydınlatması’ sadece Türkiye için bir sorun teşkil etmiyor. İsveç devlet kurumları, terörle mücadele konusunda AB’nin ve Adalet Divanı’nın kurallarını uygulamıyor. Kuralları uygulama konusunda keyfiyette bulunuyor. Asıl sorun bu. Tabii yarın İsveç’in NATO’ya üye olması halinde ‘demokrasi adına’ keyfiyete başvurmayacağının bir garantisi yok. İsveç’teki bölücü terör örgütü sorunu aslında ülkede hukuk devleti ilkelerinin seçici bir şekilde uygulandığının bir kanıtı sanki. Sorunun temelinde de bu husus yatıyor.