AB sıktı artık

Avrupa ülkeleri, atmosfere yaydıkları karbonu 2030’a kadar yüzde 60 oranında mı azaltacaklar? Yoksa yüzde 55 mi? Yoksa, en temizi hiç mi azaltmayacaklar? 27 Avrupa devlet ve hükümet başkanının iki gün bu konuyu görüşmelerindeki derin beceriyi görebiliyor musunuz? Ayrıca şu da var: Sayın AB liderleri bu konuyu üç yıldır görüşüyorlar! Yani dün hazırlanıp da bugün konuşmaya başlamış değiller. Avrupa Komisyonu’nun raporu ortada, Çin bile katkıda bulunmuş. Ama hanımlar ve beyler her biri yanında en az 20 kişiyle uçaklar, limuzinler, korumalarla geldikleri ve böylece Avrupa’nın karbon salınımına yeni katkılarda bulundukları zirveden karar çıkmadığı gibi, konuyu güzel bir şekilde aralık ayı sonuna ertelediler.

Neden? Çünkü her biri bir diğerini kandırmaya çalışıyor. Her biri fabrikalarına, tesislerine, gemilerine-kamyonlarına ne kadar az ve ne kadar geç yeni filtreler taktırsalar o kadar kârdalar. Başka bir ifadeyle, atmosfere saldıkları karbon gazını azaltmadan devam edecekler. Her bir filtre, maliyeti, ihracat fiyatını şu kadar artırıyor.

Şimdi böyle bir yapının, adaların karasuyu, kıta sahanlığı, ekonomik bölgesi gibi konularda, bilime, hakkaniyete ve bizzat kendi uygulamalarına ve o uygulamalarının teşkil ettiği emsal gibi nazik   hukuk ayrıntılarına dikkat edeceğini düşünür müsünüz? Bu 27 liderin İngiltere’yle Fransa arasındaki hukuku tamamen unutup, Yunanistan’ın Ege’deki adalara istediği tamamen farklı hukuka destek vermesini ve tabii Türkiye’yi bir kere daha uyarmasını önemser misiniz?

Oruç Reis’in yeni bir arama çalışmasına başladığında bu insanların bunu “Türkiye yine masadan kaçıyor!” diye yorumlaya- caklarından şüpheniz olabilir mi? Yunanistan Başbakanı’nın her sızlanmasında bu insanların bağırlarını açıp, kendisine rahat bir ağlama ve teselli bulma zemini hazırlayacaklarından kuşku duyabilir misiniz?

Sıkmalarına, germelerine ve bunaltmalarına rağmen, Türkiye maalesef AB ile münasebetlerini kesmeden sürdürmek zorunda. İsveç Dışişleri Bakanı gibi haddini aşanlara, yeni Türkiye’de hiç yeri olmayan eziklik duygularına kapılmadan, gereken cevabı her yerde ve durumda vermeye devam etmekle birlikte, karşımızdaki insanların niteliklerini de bilmekte yarar var. Bunlar birbirlerini de tüm dünyayı da kendi çıkarları uğruna oyalayabilen ve hatta aldatabilen insanlardır. Ne yazık ki Tanzimat’tan bu yana “modernleşme” dendiğinde “Batılılaşma” ve “Avrupalılaşma” kavramlarını anlayageldiğimiz için, maalesef bugün hâlâ çoğumuzun gözünde AB üyeliği ayrıcalıklı bir yere sahip.

Selçuklu da Osmanlı da yönünü Batı’ya dönmüş devletlerdi. Türkiye’nin de daha onların işgalinden ve tehditlerinden kurtulmaya çalıştığı 1920’lerde çizdiği çizgi, Batı ile karşılıklı saygıya dayalı ortaklık idi. Bu ortaklığı AB zaman zaman yanlış anlamış ve Türkiye’yi çantada keklik olarak algılamıştır. Bunun böyle olmadığını onlara anlatabilmek için içeride milli dayanışma sağladığımızı, dışarıda saygıya dayalı iş birlikleri aradığımızı ilan etmenin tam zamanıdır.