Biden’a hoş geldin diyemeyen milisler

21 Ocak 2021

ABD’de bir tarihte, yine dünkü gibi bir başkan yemin töreninin kentteki kalabalığından kaçmak amacıyla eşimle kentin dışına doğru bir gezinti yaptık ve güzel manzara görüp, fotoğraf çekmek amacıyla yoldan açılarak, bir iki kilometre yolun dışına yürüdük. Nefis bir vadi, bir tarafındaki kanyona doğru uzanıyor. Uzanıyor ama bizim yürüdüğümüz istikamette silahlı birtakım insanlar, diktikleri hedef tahtalarına atış talimi yapıyorlar. Kadınlar da var aralarında ama hepsi komando üniforması giymiş. ABD’de askeri teçhizat ve üniformaların satıldığı dükkânlar var. Biz girmedik ama vitrininde el bombası bile teşhir ediliyor.

Silah talimi yapan insanların arasından, hani bakışla öldürmek mümkün olsaydı çoktan katledilmiş olacak bir tarzda, aracımıza döndük; nasıl bir gazladıysak, epey bir süre birbirimizle bile konuşamadık.

Sonra bu kişilerin Virginia’da 1772’de kurulmuş olan ilk milis gücünün bugünkü devamı olduğunu öğrendik.

Dün ABD’nin 50 eyaletinde adeta sıkıyönetim ilanına sebep olan milislerin bir kısmı hâlâ meşru varlıklarını sürdüren, ABD’nin bağımsızlığının ilanından çok önce kurulmuş silahlı yurttaş gruplarıdır. Ancak 1776’da bağımsızlık ilanından ve eyaletlerde “Ulusal Muhafız” adı verilen silahlı kuvvetlerin kurulmasından sonra bu milis grupları lağvedilmişti. Ne var ki iç savaş sırasında ABD birliğinden çıkan güney eyaletlerinin silahlı kuvvetlerinin yerini alan silahlı yurttaş grupları milis adıyla hâlâ yaşıyor. Resmi bir nitelikleri yok ancak hafta sonları toplanıyorlar, (bizim tanık olduğumuz türden) eğitim yapıyorlar. ABD’de, düz veya otomatik ateşli silahların serbestçe satılmasına izin veren anayasa hükmü de bu gruplar sebebiyle asla kaldırılabilecek gibi görünmüyor. Bugüne kadar, bu grupların arasında, beyazların üstünlüğüne inananlar ve Afrika kökenli kişileri yıldırarak kuzeye kaçmaya zorlamak için şiddete başvuranlar hemen tamamen bu milis grupları arasından çıktı. Milislerin arasında liberal veya sol eğilimli hemen hiç kimse yok. İdeolojileri farklı bile olsa milislerin sayısı 2010’dan itibaren artmaya başladı Obama yıllarında azalmakla birlikte, Trump başkan olduktan sonra yeniden arttı. Bugün 350’ye yakın milis grubu var. Çok az eyalet ve kentte misillerin kuruldukları yerde polise resmen kaydolması gerektiği için bu yerler dışında kesin sayıları ve üye miktarları bilinmiyor. Sadece “Yeminini Tutanlar” ve “Yüzde Üçler” adlı iki milis grubunun 6 binden fazla üyesi olduğu sanılıyor. Diğerlerinin üyeleri bin ile 3 bin arasında tahmin ediliyor.

Bunların ortak özellikleri arasında Müslüman ve Musevilere, siyahlara (ve siyah olmasalar bile Hindistan ve Latin Amerika kökenli kişilere) eşcinsellere düşmanlık var. Son Kongre baskınını gerçekleştiren Proud Boys ve Boogaloo Bois adlı iki grubun Trump yanlısı oldukları, Demokrat Parti’den nefret ettikleri biliniyor.

Bu kişiler dün Washington’a gelerek Biden’a hoş geldin diyemediler. Şimdilik diyelim. Bu öykü yarım kalacağa benzemiyor.

Yazının devamı...

Haksız şart

18 Ocak 2021

Çok değil, 1983-93 arasındaki Özallı 10 yılı da dahil ederseniz, Türkiye’nin uluslararası şirketlere kafa tutmaya başladığı dönem 25-30 yılı ancak bulur. Tabii, “kafa tutmak” deyiminden, kişiler düzeyindeki tartışma ve çekişmeyi anlamamak gerekir. Zira Uluslararası düzeyde “niza” ülkeler arasında bile artık, hukuk ve görüşmeler yoluyla açılıyor ve hallediliyor.

Ama bu gerçeğin farkına varamamış uluslararası firmalar yok değil. Bunların sayısı dijital çağın başlamasıyla daha da artmaya başladı. Çoğu, eski kuşak işadamlarının deneyiminden mahrum, genç ve tecrübesiz, ama kazandıkları milyar dolarların verdiği ölçüsüz özgüvenle hareket eden dijital patronlar, sanıyorlar ki ülkelere, hükumetlere kafa tutabilirler. “Alırsan al, almazsan canın cehenneme!” diyebilirler. Çünkü bilişim teknolojisi (BT), sınır-gümrük-liman-polis dinlemeyen bir imkân ve bilgisayarınızı Internet’e bağlayan herhangi bir ülke vatandaşına, o ülkenin ne hükumeti ne polisi ne de mahkemesi engel olamaz.

Bu satırların yazarı, yarım yüzyılı geçen gazetecilik yaşamının yaklaşık yarısını, BT alanında geçirmiş, haber yazdığı gibi program da yazmıştır; dolayısıyla bu alandaki özgürlüklerin sınırsız olmasından tartışmasız, ama’sız, fakat’sız yanadır. Ne var ki, siyaset gibi, ekonomi gibi, BT’nin de konusu insandır; insanın özgürlüğü, bir başka insanın özgürlüğünün, insanın hakları başka bir insanın haklarının başladığı noktada durur.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın İran, Rusya, Çin filan gibi Trump yönetiminin verdiği bir iki kirli işe katkısı dolayısıyla bir takım ilişkilere girdiği çok belli olan Jack Dorsey üzerinde geçen yazıda durduk. O bile, Trump ve taraftarlarını Twitter’dan atmakla açtığı mecranın tehlikesinin farkına vardı. Nitekim Türkiye’de bir çok kullanıcı, Twitter’ın bu keyfiliğine karşı bir önlem olarak  Türk Telekom şirketlerinden, Appyap tarafından hazırlanmış  olan Yaay uygulamasına geçti.

Tam o günlerde, Türkiye’yi ilgilendiren bir başka gelişme de Facebook şirketine ait olan Whatsapp hızlı haberleşme uygulamasının, kullanıcı bilgileri üzerinde şirketin haklarını düzenleyen sözleşmeyi yenilemeye kalkması oldu. 2014 yılında asıl sahipleri tarafından Facebook’a satılmış olan uygulamanın ilk kullanım sözleşmesi zaten Türk hukukuna aykırı hükümler içeriyordu. Firma yeni sözleşme ile kullanıcının kendisiyle ilgili her türlü verilerdeki her türlü mahremiyeti tamamen ortadan kaldırıyordu. Türkiye’deki kullanıcılar, Twitter’dan kaçışın sürdüğü sırada, Whatsapp’ı da aynı süratle terk ederek, Türkcell tarafından geliştirilen anlık mesajlaşma uygulaması olan  BiP ’e geçtiler.

Whatsapp kullanıcı sözleşmesini haktan adaletten uzak bir şekle sokmaya karar vermemiş ve Twitter ABD başkanını bile kovarak, güvensiz bir platform olduğunu kanıtlamamış dahi olsaydı, yerli ve milli Yaay ve BiP’e geçmek gerekirdi. Geç bile kaldık.

Whatsapp’ın Türkiye’ye AB ülkelerinden farklı bir kullanıcı sözleşmesini dayatması sadece ulusal izzetinefsi rencide etmekle kalmıyor; yeni sözleşme 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun’un hükümlerine de aykırı görünüyor. Hukukçularımızın bu aykırılıkları iki metni karşılıklı irdeleyip, bir dava dilekçesine dökmesi ve hepimizin bu dilekçeyle Facebook firması bu sözleşmeyi mayıs ayında uygulamaya başlaması halinde mahkeme başvurması gerekir.

Whatsapp’ın yeni sözleşmeyi kullanıcıların onayına sunması basit bir kişisel tercih meselesi değildir. “Ya bu şartları kabul edersin ya da sana hizmet vermem” şeklinde bir sözleşme şartına Türk hukuku, “Haksız Şart” adını veriyor ve bu Borçlar Yasası ile yasaklanmış bulunuyor.

Yazının devamı...

Baş sansürcü Jack Dorsey

14 Ocak 2021

Sosyal medyaya meraklı değilseniz, Jack Dorsey’i tanımaya-bilirsiniz. Kullanıcı sayısı 300 milyonun üzerindeki 18 sosyal platform arasında sondan ikinci olan Twitter’ın (353 milyon kullanıcı) kurucusu Jack Dorsey, Facebook’un (2 milyar 700 milyon kullanıcı) kurucusu Mark Zuckerberg kadar tanınmadı. Ta ki ABD Başkanı Trump’ın ve onu destekleyenlerin iletişim hesaplarını tümüyle kapatıncaya kadar.

Dorsey’in adı Trump’ın mesajlarının “Bu doğrulanmış bir bilgi değil” gibi uyarılarla yayınlanmaya başladığında duyuldu. Trump, Nisan 2019’da Dorsey’i Beyaz Saray’a çağırarak, hukukçuların da bulunduğu kapalı bir toplantıda görüştü. Gazeteler Trump’ın sadece muhafazakârların mesajlarının uyarılarla yayınlanmasından yakındığını yazdılar. Dorsey ertesi gün Trump’a cevap verdi; Twitter’ın herkese hizmet eden, uygar bir tartışma ortamı olduğunu bildirdi.

Dorsey, 2010’larda o zamanki Başkan Obama’nın talebi üzerine İran kaynaklı mesajlardan özellikle rejim yanlısı olanlara engeller çıkartmaya başlamıştı. Dorsey daha sonra ABD Dışişleri heyeti ile Rusya’ya gitti. Ardından, Twitter’da Putin yanlılarının haberleşmesine engeller konduğu haberleri çıktı.

Gençliğinde bunalımlı dönemlerden geçtiği, bilişim korsanlığı yaptığı, bir baltaya sap olamadan, anne-babasının evinde bir sonuç vermeyen iletişim platformları geliştirmeye çalışan Dorsey’in talihi, 2000’de, kurye, taksi ve acil yardım çağırmaya yarayan bir “anında haberleşme” programı yazmasıyla değişti. Bu program, akıllı telefonlardaki düz metin (Text, SMS) tabanlı haberleşmeyi bir adım ileri taşıyor ve bugünkü Twitter’ın temelini oluşturuyordu. (Ancak bu fikrin AOL’in “Instant Messenger” uygulamasından “çalındığı” da çok yaygın olarak yazıldı.) Biri Google’da çalışan üç arkadaşıyla birlikte Twitter’ı kuran Dorsey, kazandığı ilk parayla Square isimli çevrimiçi para ödeme ve transfer sistemini kurdu. Square, gerçekten çok para kazandı ve Dorsey’i üç yıl içinde milyarderler arasına soktu.

Kongre baskınının tamamen Trump’ın üzerine yıkılmasını ve Demokratların Trump’ın görevden atılması için harekete geçmesini sağlayan işaret fişeği Dorsey’in Trump’ın, ekibinin ve 70 bine yakın taraftarının Twitter hesabını silmesi oldu. Dorsey’in bu cesareti sadece Twitter’ın sahibi olmaktan aldığını söylemek zannımca yanlış olur. Bu konu irdelenirken ABD’nin İran, Rusya ve Baltık ülkeleriyle Doğu Avrupa’da halk ayaklanmalarına yön veren programlarına Dorsey’in katılması ve Twitter’ı kullanması dikkate alınmalıdır. Yaygın telefon erişimi olmayan ülkelerde Arap Baharı denen kitle gösterilerinin de henüz gün ışığına çıkmamış katmanları arasında Dorsey’in varlığı şaşırtıcı olmasa gerekir.

Dorsey, kişisel bilgilere ilişkin yeni düzenlemelerle sosyal medyası altüst olan ülkemizde, yeni oluşumlar aranırken dikkate alınması gereken bir öğedir.

Bir diğer öğe ise ekonomist-yazar Şeref Oğuz üstadımızın şu sözünde gizli: “Ürün bedavaysa, asıl ürün sensin.” Sosyal medya ürünlerini bu pencereden ele almayı sürdüreceğiz.

 

Yazının devamı...

“Ne Kendi Etti Rahat Ne Âlem Buldu Huzur”

11 Ocak 2021

Yüzde 100 emin değilim, bu anonim sözün geri kalan bölümünün (“Yıkılıp gitti cihandan, dayansın ehli kubur”) mecazen de olsa Donald Trump’a uygulanabileceğine. Henüz tamamen, siyaseten ABD siyasal ortamını terk ettiğini söylemek için erken.

Emlakçı, kumarhane işleticisi ve sosyete mensubu Donald Trump’ın aklına başkan olma fikrinin, eski sinema oyuncusu, Kaliforniya Valisi Ronald Reagan’ın aday olması üzerine geldiği söylenir. Niyetini Reform Partisi’nden aday olmak üzere 1999’da açıklayan Trump, kamuoyu yoklamalarında hiçbir şekilde kazanamayacağının görülmesi üzerine bu sevdadan vaz geçer. 2004’te iştahı yine kabarır; ama kendisini tutar. 2008’de John McCain’i, 2012’de Mitt Romney’i destekler.

Bu üç seçimde aday adayı olmamasının tek sebebi kamuoyu yoklamalarında ne Cumhuriyetçi Parti içinde ne de ABD seçmeni nezdinde hiçbir şansı olmadığının anlaşılmasıydı. Ancak 2016 yılında, ABD’de siyasal ortam epey değişmişti. Bush ve Obama yılları, ABD için ekonomik olarak felaket yılları olmuştu. Trump’ın kenarda durduğu bu yıllarda Clinton, Bush ve Obama, ABD’yi kelimenin tam anlamıyla iflasın eşiğine getirmişlerdi. Otomobil fabrikaları başta olmak üzere iş yerleri kapanıyor, firmalar Çin’e ve Güney Amerika’ya kaçıyorlar; bildiğiniz inşaat çivisi bile ithal ediliyordu. Çin, İran, Usame bin Ladin, Güney Amerika’da yanına beş kişiyi toplayıp diktatörlüğünü ilan edenler, ABD’yi boksörlerin antrenman torbasına çevirmişlerdi.

Trump’ın halk dalkavukluğuna indirgediği milliyetçilik ve toplumu ortasından ikiye bölen popülizmi, bu verimli ortamda kendisine başkanlık koltuğunu kazandırdı; ama o kadar. İktidara geldi; ama muktedir olamadı. Ne ekibi vardı ne de kendisine yardım edecek bir kadro. Kızıyla onun eşini Beyaz Saray’a dış politika baş danışmanı yapacak, dört yılda altı savunma beş dışişleri bakanı atamak zorunda kalacaktı. Obama’nın “ABD’yi dünyanın jandarması olmaktan çıkartacağım” vaadine rağmen tam tersi dünya ülkelerine yayılmış ABD askerlerinin sayısını artırdığını söyleyerek seçim kazanan Trump, iki kere Irak ve Suriye’deki askerlerini geri çekmeye kalktı; ancak ikisi de Obama’dan miras kalan bürokratların komplolarıyla engellendi. Bu memurlardan James Weffrey’nin “Trump’a Irak ve Suriye’deki asker sayımızı hiçbir zaman kesin olarak söylemedik” sözleri, bu iktidarsızlığın, bu aczin gerçek boyutuna bir işarettir.

İkinci seçmenlerin oylarının sayılması gibi son derece törensel bir görevi, kaybettiği seçim sonuçlarını değiştirmek için bir fırsat sayacak kadar ipin ucunu elden kaçıran ve bu toplantının yapıldığı parlamentonun basılması ile sonuçlanan bir miting düzenleyecek kadar kendisini kaybeden Trump’tan geriye kalan sadece muhafazakâr Amerika için yüz karasıdır.

Ancak ABD’de Trump’a iktidar kapısı açan son felaketli Bush ve Obama kalıntıları yeniden koltuklarına oturuyorlar.

Biden-Harris yönetiminin, dört yılda ortamı yeni bir Trump’a hazır hale getirmesi ihtimalini gözden ırak tutmamak gerekir.

Yazının devamı...

‘Sana aşı var’, ‘Sana yok’

7 Ocak 2021

İsrail’den gelen haberler imrendiriciydi: Günde 1.5 milyon insan aşılanacak ve en kısa zamanda sürü bağışıklığı sağlanmış olacak. Sadece ABD’den değil, AB’den, Çin’den ve Rusya’dan İsrail’e aşı yağıyordu. 9 milyon yurttaşın tamamı 10 günde birinci dozu vurulmuş olacaktı. Üç aşağı beş yukarı diyelim; abartma paylarını düşelim, yine de etkileyici bir sonuç alacaktı İsrail!

Ama durun! İsrail’in nüfusu 8 küsur milyon. Ama ya İsrail yokken Filistin topraklarında oturan ama İsrail’in vatandaş saymadığı 3 milyon Filistinli ile, işgal altındaki topraklarda oturan 5 milyon 700 bin kişi? Peki, Kudüs, Gazze ve Batı Şeria’da oturanlar, işgal ve abluka altındaki yabancılar ve İsrail’in onları işgal altında tutmaya hakkı olmadığı gibi, aşılamaya da zorunluğu yok diyelim. Peki ya uygulanan abluka, limanlarına yabancı gemi yanaştırmama, yanaşacak gemilere zorunlu arama-tarama uygulamasının hukuku var mı?

Sonuç olarak, İsrail’in şu andaki tutumu bir “Aşı ırk ayrımı” (vaccination apartheit) değil mi?

Gazze bugün bir açık hava hapishanesine dönmüş bulunuyor. Gazze ve Batı Şeria bölgeleri dışındaki işgal topraklarında, yarım milyon Musevi yerleşimci, o toprakların asıl sahibi olan Araplarla yan yana konutlarda oturuyorlar ve bu evlerden birinde oturanlar Kovid-19’a karşı aşılanırken, diğerinde yaşayanlar bırakın aşıyı, koronavirüsü kaparlarsa, hastaneye bile kaldırılmıyor. Bu evlerden birinde Museviler, diğerinde Müslümanlar oturuyor.

Bu “aşı ırkçılığı” İsrail’de hayatın başka alanlarında da gözlenebilir. Örneğin, hapishanelerdeki Museviler aşılanırken, aynı hapishanede “güvenlik tutuklusu” olarak bulunan kişiler aşılanmıyor. Çünkü bu tutukluların tamamı Müslüman Filistinli.

Başbakan Netanyahu’nun veya diğer aşırı ırkçı-dinci liderlerin takipçisi olmayan İsrail gazeteleri, aşı kampanyası başladığı günden beri İsrail’de oturan ama vatandaşlık hakkı tanınmayan Arapların aşılanmamasını en ağır ifadelerle suçluyorlar. Bunun “Siyonizmin en ağır görünümü” olduğunu yazan gazeteler var. Ama bir yıldan daha az süre içinde üçüncü genel seçimleri garanti eden partilerin, tek kaygısı birbirinden daha koyu “Arap ve Müslüman aleyhtarı” görünmek; medyaya bakan bile yok. Tabii bu ayrımcılık yarın sona erer, eğer Müslüman Filistinliler, Hamas’ı, Fetih’i reddeder, “İsrail’in varlığını tanıyan ve önerdiği barışı kabul eden” bir lider kadrosunu seçerlerse!

Hakkaniyet uğruna belirtmemiz gerekir ki işgal altında tuttuğu bölgelerin yerli halkına Kovid aşısı vermeyen, koronavirüsü kapanları hastaneye kaldırmayıp, sadece başkalarıyla temastan men eden tek ülke İsrail değil. Hiç beklemediğiniz yerde bu alçaklığı tekrar eden bir ülke daha var: ABD’nin kotardığı barış anlaşmasını imzalayarak İsrail ile ilişkilerini “normalleştiren” Fas.

Müslüman Fas’ın yönetimi, Batı Sahra’da işgal altında tuttuğu yarım milyon Müslüman’a, İsrail’in Filistinlilere yaptığını yapıyor ve bölgeye aşı gitmesine engel oluyor. Dünya diğer birçok ırkçılık gibi bunu da seyretmekle yetiniyor.

Yazının devamı...

ABD’deki diaspora olmasa

4 Ocak 2021

Diaspora kelimesi, bir bölgeden başka yerlere yayılmış etnik parçalara deniyor. Sık kullanıldığı yer ise üç kere kurdukları krallıklar parçalanmış ve Orta Doğu’dan dünyaya yayılmış Musevi halk içindir. Dünyanın hemen her köşesinde bir “Musevi Diasporası” vardır. Türk diplomatlara karşı Asala teröristlerinin faaliyette olduğu ve 31 büyükelçi ve Dışişlerimizin diğer mensuplarını katlettikleri sırada “Ermeni Diasporası” da sık söylenir ve duyulurdu.

Karabağ’daki 30 yıllık işgalin kaldırılması ve Azerbaycan topraklarının kurtarılması sonrası, yeniden Ermeni Diasporasının adı duyulmaya başlandı. Şunu açıkça söylemek gerekir: 1890’larda ABD’ye yerleşmeye başlamış olan bir buçuk milyon Ermeni kökenli Amerikalıdan para sızdırma çabasındaki birkaç dernek olmasa, Azerbaycan, Gürcistan, Türkiye ve İran’la sınırları bulunan ülkelerinde 3 milyon Ermeni, bölgenin en müreffeh, en huzurlu halkı olurdu. Ne uyduruk tarihlerle avunmaya ne hayal bile olmayan gelecek rüyalarıyla oyalanmaya ihtiyaçları olurdu; zengin, sevilen, huzurlu komşular olarak yaşarlardı.

Bu bir basite indirgeme değildir ve ABD’de yaşayan Ermenilerin çok büyük bir çoğunluğu da bu görüşü paylaşmaktadır.

Yeni kıta Amerika’nın zenginliği bütün bölge insanları gibi Ermenileri de cezbetti ve sadece Ermeniler değil, ama Osmanlı uyruğu hemen her etnik grup, kitleler halinde ABD’ye göç etti. Cevat Fehmi Başkut’un Harput’ta Bir Amerikalı adlı tiyatro oyunu bu göçü ve dönenleri konu alır. Sultan Abdülhamid II ve Cumhurbaşkanı Atatürk’ün gemiler göndererek, ABD’ye gitmiş Türkleri geri getirme çabaları da tam araştırılmamış konular arasındadır.

Ermeniler ABD’de kaldılar ve kültürleriyle ABD’nin mozaiğine önemli katkılarda bulundular. Ta ki, “Ermeni Soykırımı” söyleminin ABD’de birtakım derneklere çok verimli bir gelir kaynağı olduğu keşfedilinceye kadar. Bu tarihten sonra Los Angeles’ta bulunan en büyük Ermeni topluluğundan, en ücra köşelerdeki küçük topluluklara kadar Ermeni Diasporası ne içerde rahat buldu ne de Ermenistan’daki Ermenilere huzur verdi.

Bu söylemden önce de ABD’yi Birinci Dünya Savaşı’na sokmak için bir çok Avrupalı bir yandan “Ermeni Tehciri dolayısıyla Osmanlı’nın cezalandırılması için” kitaplar yazarken bir yandan da Ermenilere “Büyük Ermenistan” hayalleri satmaya çalışıyorlardı. Sonuçta Ermeni asıllı Amerikalılar, ABD’yi büyük savaşa sokmak isteyenlerin en kazançlı hedefi oldu.

Asala Terörü, Atatürk’ün ifadesiyle “1915 Fazahatini” tarihsel gerçeklik halinde, ABD’den Fransa’ya birçok ülkeye kabul ettirdi.  Şimdi Karabağ işgali bitmiş ve Azerbaycanlı kardeşlerimiz, topraklarının tümüne kavuşmuşlarken, bölgede atılacak adım sadece barışa yönelik olması gerekirken, ABD’de, Ermeni dernekleri ve onların en büyük federasyonu, savaş kışkırtıcılığına ve tahriklerine hız verdiler.

Paşinyan denen sahtekâr siyasetçinin halkına ve tüm bölgeye verdiği zarar ortada iken, ABD’deki Ermeni Diasporasının bu zararlı faaliyetine son vermek Ermeni halkının elindedir.

Yazının devamı...

Bir fırtına bitiyor

31 Aralık 2020

Yeni yılla, daha doğrusu ocak ayının 20’si itibarıyla ABD’de, dolayısıyla dünyada Trump fırtınası bitiyor ve Biden fırtınası başlıyor. Trump, dört yıldır uyguladığı “halk dalkavukluğu” siyasetiyle, Çin’in büyümesini durdurmaya, Türkiye-Rusya dostluğunu sabote etmeye ve İsrail’in zorla işgal ettiği toprakları ilhak etmesine çalıştı. (Bir parantez açalım: 2. Dünya Savaşı sonrası dönemin uluslararası hukuku ortada olmasa, Türkiye, iki savaş arasında en ahlaksız yollarla elinden alınan Misak-ı Milli topraklarına ve Ege Adaları’na çoktan kavuşmuş olurdu.)

Günümüzde “Benim atom bombam var!” veya “Uluslararası para muamelelerine ve internete ben altyapı sağlıyorum!” diye korsanlık argümanları ile başkasının toprağına çökülmüyor. “Çökülmüyor” diyoruz ama bakın İslam İşbirliği Örgütü’nün oy birliğiyle kınama kararına rağmen, Arap ülkeleri İsrail’i tanımak için sıraya girmiş bulunuyorlar. Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan’ı, “Sizi İran’dan koruyorum. İsrail’le anlaşın, yoksa korumam!” tehdidiyle yola getirmek mümkün oldu diyelim. Tunus neyle tehdit edilerek, İsrail’in kucağına itildi? Sudan’ın İsrail’le normalleşmesi, ABD’nin haydut devlet siyasetiyle ilan ettiği kara listeden kurtulmak anlamına geliyordu. Ömer Beşir’in 30 yıllık devlet başkanlığı sırasında El Kaide lideri Usame bin Ladin’e yardım ve yataklık gerekçesiyle ABD’nin terörü destekleyen ülkeler listesinde bulunan Sudan, 1993’ten beri dünyadan beş kuruş yardım ve yatırım alamıyordu.

Trump gidecek ama ABD’nin İsrail siyaseti aynen böyle sürecek ve ABD Büyükelçiliği, İsrail toprakları dışında, işgal ettiği Filistin topraklarında bulunmaya devam edecek. Bu bir fırtınadır; bu bir şiddet olayıdır. ABD, sadece mevcut BM hukukunu değiştirecek güç ve irade yok diye, yeni yılda da bu şiddeti uygulamaya devam edecek. Bu güç ve irade yok; çünkü ABD kendi karşısında başka bir iradenin oluşmasına engel oluyor. Onun bu siyaseti Batı Avrupa ülkeleri tarafından da destekleniyor zira onların da bu siyasetin devamında çıkarı var. Fransa ve Almanya gibi bir zamanlar ABD’den bağımsız siyaset uygulayabilmiş olan güçlü ülkeler bugün Macron ve Merkel gibi güçsüz, popülist liderlerin yönetiminde, ancak kendi ülkelerinin günü birlik çıkarlarını gözetebiliyorlar.

Bu arada Biden ekibi kayıkçı kavgalarıyla yeni yönetim için ilgi toplayacağına sanıyor. Trump’ın bakanları, müsteşarları Biden’ın müstakbel ekibinde yer alacak kişilere gereken bilgileri vermiyorlarmış; Biden görevi devralmaya gerektiği gibi hazırlanamıyormuş! Bugüne kadar açıkladıkları ne farklı bir siyaset ne farklı bir icra tarzı oldu? Tam tersine, bırakın Trump’ı ve Obama’yı, ta George Bush döneminde Afganistan, Irak ve Suriye siyasetlerine yön veren insanların göreve geleceği açıklandı. Bunların Trump yönetiminin icraatına dair ne gibi bir bilgi eksiği olabilir ki?

Yeni yılın arifesinde, karamsar bir analiz oldu; ama yeni yılın da parlak bir tarafı görünmüyor doğrusu. Yine de mutlu yıllar dilerim, size, ülkemize ve tüm insanlığa...

Yazının devamı...

Arap Baharı’nın 10’uncu Yılı

28 Aralık 2020

Gerçekten bir Internet Devrimi mi idi? Gerçekten yoksulluk ve ümitsizlik Arap halkının canına tak mı etmişti? Gerçekten Arap krallarına, emirlerine ve diktatörlerine karşı bir demokratik halk ayaklanması mı idi? Gerçekten ayaklanma mı idi?

Evet gerçekten milyonlarca Arap sokağa dökülmüştü; yakıp yıkıyor, kırıp döküyordu. Mektup yollama ve telefon aboneliğinde dünya listelerinin sonunda olan bu insanlar, Internet üzerinden örgütleniyor, SMS ile haberleşiyor, bir kent içinde değil, koca ülkelerin içinde, hatta Afrika’nın bir ucundan ötekine, ülkeler arasında eşgüdüm sağlıyorlardı.

Bu gösterilerin sonunda Mübarekler, Kaddafiler, Bin Ali’ler yıkılıyordu ve yerlerine gelecek kişileri belirlemek için seçimler yapılıyordu.

Bu işin bu kadar “düzgün” oluşu, bırakın planlandığı gibi gitmesini planlanıyor, düzenleniyor, başarılıyor olması bile en baştan beri bütün olaylar dizisini bazı kişilerin gözünde “şüpheli” kılıyordu.

Ben de onlardan biriyim. Orta Doğu’daki her olayın arkasında illa bir batı, en azından bir İsrail komplosu olduğuna inanmıyorum elbette. Ama “lidersiz bir Arap ayaklanması başından beri ortada “henüz tamamen araştırılmamış” bir mesele” ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Eğer ortada bahar gerektiren bir durum var idi ise, ortaya 1 milyon kurban ve 6 milyon mülteci bırakan baba-oğul Esatların rejimi yıkılmalı değil miydi? Arap Baharı ülkelerinin hiçbirinde Suriye’deki kadar okumuş-yazmış ve silahlı muhalefet yoktu. Bu ülkelerin hiçbirinde, (önce Sovyetleri, şimdi Rusya’yı saymazsak) yıkılan rejimlerin dayandığı dikta, bir azınlık diktası değildi. Aslına bakarsanız, Arap Baharı denen ayaklanmanın temeli Şam Kan Davası denen isyan kadar eski ve örgütlü değildi.

10 yıldır cevap bekleyen soru, dolayısıyla, şudur: Bu ayaklanmayı kim düzenledi, kim başlattı? Komplo teorilerini özetleyen çok yazı var. Gazete yazıları ve bilimsel makalelerden, kitaplara varıncaya kadar 10 yıldır nerede ise 1917 Sovyet İhtilali üzerine üretilenler kadar eser üretildi. Ama hemen hiçbirinde, bu baharın anhasına-minhasına inen, soruları cevaplayan bir açıklama yok. Bir kere bu bir Facebook Devrimi değildi. Mısır’da Internet olayların başlamasından çok önce kesildi ve Mübarek devrilinceye kadar da geri gelmedi. Bu bir “İslam Devrimi” değildi ve Bahar’ı bir “İslam Kışı” izlemedi. Olayların getirdiği çözüm, tedavi ettiği öne sürülen dertten daha iyi değildi. Yemen ve Libya’ya bakın. Ne çözülmüş oldu? Hangi soruna çare bulunmuş oldu?

Arap Baharı, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük insanlık dramına yol açmadı mı? Bir devrim ütopyası var idiyse de şu anda varılan nokta bir demokrasi distopyası oldu.

Yazının devamı...