İkisi de nur içinde yatsın; Yaşar Güvenir’in şiiri, Zeki Müren bestesi ile, 1980’lerden beri adeta atasözü niteliği kazanmış bir şarkı sözü vardır literatürümüzde: “Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli; alıştım hasretine, gel desen gelemem ki!”
Bizim, Avrupalı olma maceramız (ki macera kelimesi bile süreci tam anlatmıyor!) bu noktaya dayandı. Gerçi onlar “Gel!” demiyor ama “Gel desen…” de artık gelemeyecek gibiyiz. Mizah bir tarafa, son günlerde AB tarafında Türkiye’ye, daha doğrusu bizim savunma sanayimize göz kırpmalar o kadar arttı ki, iş, ortaklık, üyelik değil, alış-veriş boyutuna evrilirse şaşmamak gerekir.
Bu yeni dönemecin önemini anlatmak için, özellikle yaşı elvermeyen gençlere kısa bir tarihçe sunalım:
31 Temmuz 1959: Türkiye Avrupa Topluluğu’na ortaklık başvurusu yaptı.
12 Eylül 1963: İlişkilerin hukuki temelini oluşturan Ankara Anlaşması imzalandı.
14 Nisan 1987: Tam üyelik için resmî başvuru gerçekleştirildi.
10 Aralık 1999: Helsinki
Anlaşmak oldukça kolaydır; ama anlaşmayı sürdürmek, onu işler hale sokmak, taraflarda samimiyet ve sağlam bir irade gerektirir. Uluslararası anlaşmaların bir yapılıp, bir bozulması, bu şartın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
“Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu,” Batı Afrika’nın 15 ülkesinden oluşan bölgesel bir siyasi ve ekonomik birlikti; Burkina Faso, Mali ve Nijer ayrıldılar. AB’nin temeli olan Avrupa Ekonomik Topluluğu gibi bir Afrika Ekonomik Topluluğu oluşturmak ve bunun ilerde AB gibi bir siyasal yapıya dönüşmesi için, eski sömürgeci Fransa ve Portekiz tarafından kuruldu; ama bugün kâğıt üzerinde mevcut bir örgüt.
Sahel Devletleri İttifakı, Burkina Faso, Mali ve Nijer tarafından Atlantik’ten Kızıldeniz’e karar bütün “Sahil” kuşağını içine alma hevesiyle kuruldu ama bu üç ülke arasında bir ortak Pazar olarak kaldı.
Amerika’nın Japonya, Güney Kore ve Filipinler ile ikili ittifakları, Sovyetler’in yerini alması amacıyla Rusya’nın örgütlediği Kolektif
“Çılgın bir devlet olarak İsrail”
Bu, bir kitabın 3’üncü bölümünün başlığı. Diğer bölümlerinin başlıkları da kitabın ne anlattığını gösteriyor: Bir cadı avı olarak anti-semitizm; ABD Zenginler-yönetimine gidiyor, vb.
Fakat “İsrail’in Lobisi -- Amerika Yabancı Bir Gücün Pençesinde” başlıklı kitabın içeriğine rengini veren unsurların başında, iki yazarı, Eli Cilfton ve Ian Lustick’in Musevi olmaları geliyor. (Yazarları dinlerine göre değerlendirmeyi en çok, kitabın konusu olan İsrail lobisi AIPAC/Amerikan İsrail Kamu İlişkileri Komitesi adlı kurumun yaptığını hatırlayalım!)
Kitabın ikinci önemli özelliği, John Mearsheimer ve Stephen Walt’ın önce makale sonra kitap olarak yayınladıkları “İsrail Lobisi ve ABD Dış Politikası” adlı kitaplarının, 20 yıl sonra adeta ikinci baskısı gibi olması.
Bu dört yazar da uluslararası ilişkiler ve devletler hukuku alanında uzman. Mearsheimer, Chicago Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü; Walt ise Harvard’da uluslararası ilişkiler profesörü
Çok ama çok haklı bir soru: “Halen yeryüzünde 10 ülke nükleer silahlara sahipken, Amerika neden diğer ülkelerin nükleer silah edinmesine bu kadar karşı çıkıyor?”
Bir Web sitesinde açılan ankette yer alan bu soruya on bine yakın cevap gelmiş! (Anlaşılan milletin işi gücü yok!) En çok beğeni alan cevap: “Çünkü Amerika bu 10 ülkeye karşı bir plana sahip; karşısında ne yapacağını bilmediği yeni bir rakip istemiyor!” (Kitleler bazen doğruyu bilebiliyor galiba!)
Temmuz 1945’te ABD ilk nükleer denemeyi gerçekleştirdi ve bir ay sonra savaşta nükleer silah kullanan ilk ve tek ülke oldu. Rusya, 5 bin 459 savaş başlığıyla en fazla onaylanmış nükleer silaha sahip ülke. Amerika, 5 bin 277 nükleer silahla ikinci sırada yer alıyor; bu silahların konuşlandırıldığı ülkeler Türkiye, İtalya, Belçika, Almanya ve Hollanda.
(Diğer nükleer ülkeler ve ellerindeki atom/hidrojen bombaları şöyle sıralanıyor: Çin 600, Fransa 290, İngiltere 225, Hindistan 180 , Pakistan 170, İsrail 90, Kuzey Kore 50.)
Kendisi
Meseleye “İsrail, NATO üyesi Türkiye ile savaşa girerse ne olacak?” açısından bakanların sayısı giderek artıyor. Örneğin İngiliz gazete yazarı ve sol eğilimli siyasi aktivist, Owen Jones, İsrail’in, Türkiye’yi bölgesel egemenliğine bir tehdit olarak gördüğünü ve sonunda savaşa varan bir yola girdiğini belirterek, diyor ki: Hem NATO hem de Erdoğan’ın dostu Donald Trump, İsrail’in askeri yayılmacılığına meydan okuyup okumayacaklarına nihayet karar vermek zorunda kalacaklar.”
Gazetemizin değerli yazarı, dostum Tunca Bengin de bu kararın sonuçlarının İsrail için hiç de olumlu olmayacağı görüşünde, “Belalarını arıyorlar! İsrail ve Yunanistan Genelkurmay Başkanları akılarınca güç gösterisi diye birlikte fotoğraf veriyorlar. İsrail, Türkiye ile savaşa hazırlanıyor” diye yazıyor.
Yazar dostlarımızdan Betül Soysal Bozdoğan ise “İsrail zaman ve konjonktür kolluyor… Anlık bir gelişme ile savaş şartları oluşabilir” görüşünde. Türkiye’nin bölgedeki yapıcı ve pozitif dış
Bir konferans vesilesiyle iki hafta geçirdiğim ABD’de, Pazartesi ifade etmeye çalıştığım “İki Trump” gözleminin devamı olarak, 75 gün sonra yapılacak ve bir anlamda Trump’ın, hatta ABD’nin siyasal kaderini belirleyecek ara seçimlere ait iki tahmini sunmak istiyorum.
“Ara seçim” deniyor ama 3 Kasım Salı günü yapılacak seçimlerde, 100 üyeli Senato’nun 35 üyesi ve Temsilciler Meclisi’nin 435 üyesinin tamamı belirlenecek. Şu anda Trump’ı Epstein Seks Skandalı dosyasıyla ilgili iddialardan mahkeme önüne çıkmaktan koruyan ve onun açık şekilde yasamanın yetki alanına tecavüz eden uygulamalarına Kongre’nin seyirci kalmasını sağlayan Cumhuriyetçi çoğunluk, Temsilciler Meclisi’nde 7, Senato’da 2 üyeye dayanıyor.
“İki Trump” kuramını tekrarlarsak: Amerika’nın siyasetine hâkim olan, dünyaya yeniden şekil verme sevdasındaki NeoConlar ve Müdahaleci Muhafazakarların temeli İsrail yanlısı ve Amerika’nın çıkarlarını sadece İsrail bakış açısıyla tayin
Şu “İki ayrı Donald Trump var!” ifadesini, ilk kez 2016’da, kendi başkan aday-adaylığı iddiasından vazgeçerek, Trump’ı desteklediğini açıklayan Ben Carson’ın konuşmasında duymuştum. Uzun yıllar ABD sağlık kurumları yönetiminde bulunmuş Dr. Carson, “İki Trump var; birisi korkunç zeki, ekonomi ve siyasette deha derecesinde bilgili bir aydın, diğeri ise karşısındaki kitlenin nabzına göre şerbet veren, popülist, kaba, ırkçı, bencil siyasetçi!” demişti. Bu niteleme Trump’ın hoşuna gitmiş olmalı ki, Dr. Carson, Trump’ın ilk kabinesinde Konut ve Şehircilik Bakanı olarak görev yaptı!
Bu “iki Trump” kuramı, daha sonra bir çok yazar ve yorumcu tarafından kullanıldı; ancak herkes Trump türlerini kendi anlayışına göre tanımladı. Bu tanımlarda, “zeki, bilgili, aydın” nitelemesi pek yer almadı! Evet zaman zaman Trump’tan zekice, ve bilgili olduğu izlenimini veren açıklamalar duyduk; ama bunlar daha çok (sonuna kadar okumaya dayanılabildiği ölçüde) önceden hazırlanmış konuşmalar oldu.
80 yaşındaki
İçeriden az da olsa gönülsüz onaylar, “Yetmez ama evet” yanıtları, bir kesimin cılız bir sesle ret ifadeleri geliyor. Normaldir; “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Yasa” ile atılacak adımların tam olarak neleri kapsadığı, kapsayacağı bilinmiyor. TBMM, tarihinde az görülen çoğunlukla ve coşkuyla, ”toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi” amacıyla adım atılabilmesi için bir yetkilendirme startı verdi; bu çerçevenin içinin nasıl doldurulacağını bütün ulus, “dayanışma ve bütünleşme” halinde görecek ve (TBMM’de verilen oyların temsil ettiği yurttaş çoğunluğuna ve dağılımına bakılırsa) milletçe heyecanla, benimseyerek ve alkışlayarak izleyeceğiz.
Türkiye’nin, milli mücadelenin hemen ardından, Osmanlı devlet geleneğinin birikim ve deneyiminden mahrum yıllarında izlenen etnik siyasetin bir sonucu olan ayrımcı uygulamalar, bunları değiştirmek için demokratik mücadele yerine silahlı terörün çözüm olarak