Avrupalılar aklını mı yitirdi yoksa bizi saf mı sanıyorlar?

27 Haziran 2022

Avrupa Birliği’nin parlamentosu sayılan, (birliğin bakanlar kurulu başkanı konumundaki Ursula von der Leyen’in altından Ankara’da sandalyesini çekmesiyle tanıdığımız) şu meşhur Charles Michel’in başkanı olduğu Avrupa Konseyi’nin hafta sonunda yayınladığı bildirisini görmüş olmalısınız. Libya’dan Mali’ye her konuda görüşünü açıklarken, neredeyse Rusya kadar uzun bir bölümün de Türkiye’ye ayrıldığı bildirideki üslubun çirkinliği üzerinde duracak değilim.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Prof. Fahrettin Altun, bu üslubun karşılığını verdi. Türkiye’ye tepeden bakılmasına, Türkiye’nin temel insan haklarını ihlalinin Avrupa için “çok ciddi kaygı konusu olduğu” ifadesine değinmekte de yarar yok. Biz ülkemizin bir hukuk devleti olduğundan emin olduğumuz ve yargı erkini bağımsız şekilde kullanan mahkemelerimizin yargıçları, kararları üzerinde bir siyasal baskı kurulduğunu haykırmadığı sürece, başkasının kaygısı bizi çok da ilgilendirmeyebilir.

Ancak Avrupa Konseyi’nin bildirisinde, Yunanistan’ın ana karası ve adaların hava sahası uygulamasına kayıtsız şartsız destek vermesi, seçilen kelimeleri de dahil, İngiltere Başbakanı Lloyd George’un 1915’de Yunanistan başbakanı Eleftherios Venizelos’a “Büyük güçler olarak biz İzmir’i, Anadolu kıyılarını ve adaları size vermek istiyoruz” demesinden zerrece farklı değildir. Bu sözlerin bedelini 640 bin sivil Türk ve 100 bin Yunan askeri, canıyla ödedi. Yunanistan, Avrupalıların sadece demeçlerle, süslü nutuklarla yetindiğini ama bu sözlerinin arkasında asla durmadığını hiç öğrenmemiş olmalı ki, şimdi anlaşmalara, gerçeklere ve Türkiye’nin hayati çıkarlarına aykırı uygulamasına Avrupa Konseyi’nin sağladığı süslü desteği ciddiye almış görünüyor.
Avrupa Konseyi, Fransa ile İngiltere arasındaki Manş Adaları sorununun nasıl çözüldüğünü hiç mi hatırlamıyor? Eğer bir başka ülkenin karasularındaki adalar, tıpkı karalar gibi hava sahası, karasuyu, ekonomik çıkar bölgesi olacak olsaydı, bir tek Fransız balıkçı Manş Denizi’nde balık tutamaz, Londra’dan izin almadan bir tek Fransız gemisi Manş’tan geçemezdi.

Eğer Avrupa Konseyi’nin cumartesi günü verdiği cesaret ve ruhsatla Yunanistan, şu yakınlarda Türk gemilerine ve uçaklarına ateş açmaya başlarsa hiç şaşmamak gerekir. Zira 1919’da da (ölüsü bile) kendisinden en az 20 kat büyük Osmanlı’nın ana vatanını, İzmir’den başlayıp Trabzon’a kadar Anadolu sahillerini egemenliği altına alabileceğine o kadar inanmışlardı ki, “Avrupa bizim arkamızda!” inancı gözlerini öyle karartmıştı ki, ne Avrupa’nın aklıselim sahibi liderlerinin sözleri ne de kendi içlerindeki deneyimli, mutedil, aklı başında siyasetçileri hatta Kral 1. Konstantin’i dinlemişlerdi.
Aynı şey Kıbrıs’ta oldu... Yunanistan siyasetçileri, Kıbrıs’ı ülkeye ilhak etme sevdası içinde (Enosis), 1974’te darbeyle yönetimi ele geçirdi. O zaman da Avrupa liderleri, örneğin İngiltere başbakanı Edward Heath’in “Kıbrıs’ın Yunan karakterini korumasından yanayız!” sözünün, ABD büyükelçisi William Talbot’un Yunan generallere cesaret verici mesajlarının, Yunanistan’ın Kıbrıs macerasına atılmasında büyük rolü vardı.

AB aklını başına devşirmeli ve bu tahrikten vazgeçmelidir. Avrupa, bir kere daha Türkiye’yi hafife aldığını da fark etmelidir.

 

Yazının devamı...

Amaç, Türkiye’yi Batı nezdinde suçlu duruma düşürmek

23 Haziran 2022

NATO üyeliği konusunda Türkiye’nin vetosuna uğrayan İsveç ve Finlandiya’yı ayırt etmek gerekiyor. İsveç’te oynanan PKK oyununu NATO’nun gözüne sokmak için bu şart gibi görünüyor.

Batı Avrupa ülkeleri, Türkiye’nin kendi etnik siyasetini bir türlü çağdaş düzeye çıkartmamış olmasının sonucu olarak, 1980 ve 90’larda ülkemizi kısmen de olsa, haklı olarak kınıyordu. Türkiye yeni bin yıla etnik sorunlarını hal yoluna koyarak girdi.

Bu değişime biz ülke içinde tanık olduk; ama bunu dışarıya gereğince aktarabildiğimiz söylenemez.

Bir BM konferansı için ünlü fotoğrafçımız Mehmet Biber ile yaptığımız Güneydoğu Anadolu Projesi belgeseli seyahati boyunca dinlediğimiz bir Kürtçe müzik kasetini, şoförümüz “Aman üzerimde bulurlar da!” diye almaktan çekinince, dönüşte merhum Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’a armağan etmiştik. Rahmetli, ufka bakarak, hüzünlü gözlerle “Düzelecek, düzelecek!” diyebilmişti. Bu düzelme oldu; devlet radyo ve televizyon kurumu Kürtçe yayın kanalları kurdu, işletiyor ama bunu ne Finlandiya ne İsveç ve ne de diğer Batı Avrupa ülkelerinde yeterince duyurabildik.

NATO’nun, PKK’nın Kandil’den daha kalabalık üssü olan İsveç’i üye olarak almaya (ve böylece güya onları Ukrayna’nın başına gelen türden bir Rus işgalinden korumaya) kalkışması, Türkiye açısından önemli bir fırsat oldu; PKK’nın terör örgütü kimliğini, Türkiye’nin bir etnik sorunu bulunmadığını, Kürtlerimizin siyasal ve sosyal varlığımızın asli öğeleri olduğunu anlatabilirdik. Bir ölçüde Finlandiya ama gerçekte İsveç ve Almanya’daki PKK korumacılığını bütün NATO’nun, bu vesileyle bütün dünyanın gözüne sokabilirdik. Nitekim bu siyaset (muhalefet partileri hariç) devlet ve hükümet kadroları tarafından başarıyla uygulanıyor.

PKK bu uygulamaya bütün varlığıyla karşı koyup, bunun için İsveç’teki bütün varlığını, ilişkilerini, kazanımlarını, gizli bağlantılarını seferber etti. PKK’yı temsil eden terör görselleri, sözde bayraklar, örgütün kurucu elebaşı Abdullah Öcalan’ın fotoğrafları İsveç parlamento binalarına ses ve ışık gösterileriyle yansıtılıyor. İsveç hükümeti bunun kendisiyle ilgisinin olmadığını açıkladığında, PKK Kandil’de belgeler yayımlıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşen İsveç Başbakanı Magdalena Andersson, PKK’nın terör listesine alınmasını açık şekilde desteklediğini söylüyor; PKK, başbakanla yaptıkları gizli toplantıların videosunu açıklıyor.

PKK’nın İsveç’e (ve Almanya’ya) ne denli nüfuz ettiğini, onların resmi ve özel desteğini nasıl kazandığını cümle âlem biliyor. PKK’nın İsveç’i bu denli köşeye sıkıştırması, Türkiye’ye vereceği teminatları boşa çıkartmak ve doğal olarak Türkiye’nin NATO vetosunun devamını sağlamaya yönelik olduğu izlenimini veriyor. Böylece konuyu derinlemesine bilmeyen AB ve ABD kamuoyu nezdinde Türkiye oyunbozan, hatta Rusya’nın aleti olan bir ülke konumuna düşecektir.

Finlandiya ile PKK’nın aynı ölçüde iç içe olmadığı, Fin hükümetinin terörle mücadele yasalarında İsveç’i aşan düzenlemeler yapmayı kabul ettiği dikkate alınarak, bu ülkenin NATO üyeliğine evet demekle, Türkiye, PKK’nın NATO oyununu bozabilir. AB ve ABD’de, kemikleşmiş bir Türkiye aleyhtarlığıyla sakatlanmamış medya, İsveç’i ayırt etmenin arkasındaki sebebi irdeleyebilir.

Yazının devamı...

Dostluk bitti, ittifak ise tehlikede

20 Haziran 2022

Üç yıl önce, Hürriyet gazetesinin 1974 Mayıs’ında attığı “Olmaz Olsun Böyle Dostluk” başlığını hatırlatmış, gazetenin bir ay süreyle, Yunanistan’ın Ege’de dostluğa sığmayan tutum ve davranışından örnekler verdiği yayınını aktarmıştım. Her gazete makalesi gibi o yazı da bir çağrı içeriyor; Yunan dostlarımıza, 1919’da, kendi tarihlerinde “Smirna felaketi” olarak geçen günleri hatırlatma ve yeni felaketlere yol açmamaları için aklıselim yolunu gösteriyordu.

Yunanistan’ın 1919’daki “küçük Asya işgali” girişimi, şimdiki Başbakan Kiryakos Miçotakis’in büyük-büyük babası Eleftherios Venizelos’un “elden çıkan Helen topraklarına yeniden kavuşma” idealinden çıkmıştı. Dede Venizelos, “Büyük devletler artık Osmanlı’yı defterden sildi!” havasındaydı. İngiltere Başbakanı, onun koluna giriyor, “İzmir’den İstanbul ve Trabzon’a kadar Anadolu sahillerini ve adaları Yunanistan’ın almasından yanayız” diye teminatlar veriyordu. Venizelos, Yunan işgal ordusunu yolcu ederken “Tarihin 1453’de kesintiye uğrayan akışını düzeltmeye gidiyorsunuz” diyordu.
Torun Miçotakis, geçen ay ABD Kongresi’nin ortak oturumuna hitap ederken, benzeri bir dünya görüşüyle Türkiye’nin tarihsel bir hata içinde olduğunu söylemeye cesaret ediyordu. Ege adaları ile ilgili hukuki tartışmaları aktarmadan, Amerikalı siyasetçilerden “Türkiye adalarımız üzerinde askeri uçuşlara son vermeli” diyerek yardım istiyordu. 

Oysa 1922’den bu yana, Türkiye bu ülkeye dost gözüyle bakıyor, 1952’den bu yana da müttefik muamelesi yapıyordu. Türkiye’ye iki kilometre uzaklıktaki adaların üzerinde 10 millik hava sahası, çevrelerinde yüzlerce kilometrekarelik ekonomik alan ilan etmenin, bunu dost ve müttefik saydığı bir komşu ile karşılıklı görüşmeler yapmadan, tek taraflı zorlamalarla dayatmanın hiç mi sonucu olmayacaktı? Yunanistan, bugün Türkiye’nin, kendisinden 6 katı genişlikteki ve 8 kat daha kalabalık, 7 kat daha zengin komşusu olduğunu unutup, ABD’nin ve AB’nin iteklemesiyle nasıl kabadayılanıyorsa, 1914’te de aynı şekilde kabarıyordu. Bugün Miçotakis nasıl ABD Başkanı Joe Biden’la, AB Başkanı Von der Leyen’le el ele, kol kola resimler çektiriyorsa Venizelos da İngiltere Başkanı Lloyd George ile, ABD Başkanı Woodrow Wilson ile kapalı kapılar ardında, Osmanlı’nın cenazesini nasıl kaldıracaklarına dair planlar yapıyordu.

ABD Kongresi’ne Türkiye’nin Ege çıkarlarına karşı Yunan planlarına yönelik hukuk girişimlerinden hiç söz etmeyip, sadece “Türkiye adalarımızın üzerinden savaş uçağı uçuruyor” diyen kişinin kapalı kapılar ardında neler söylediğini tahmin etmek zor olmasa gerek.

Türkiye, 1919’da Paris’te büyük devletler mezbahasında masaya yatırılan Osmanlı değil. Türkiye, Yunanistan’a ne üç yıllık Anadolu işgali mezaliminin hesabını sordu, ne de kaçan Yunan ordusunu Meriç’ten öte takip etti. Türkiye, 9 Eylül’de İzmir’i kurtardığının ertesi günü Yunanistan’ı dost ve müttefik saydı. Ama görünen o ki bu dostluk çoktan bitti. Anlaşılan, Fransa ve ABD ile Türkiye’nin taraf olmadığı ittifaklar imzalayarak, şimdi bu “müttefik” sıfatından da vazgeçmeye hazır.

Yazının devamı...

Adalar Yunanistan’a şartlı verildi; verildiği gibi alınır da (2)

16 Haziran 2022

"Bu adaların egemenliği şartlı değil. Böyle bir şey yok. 3 milin üstündeki adalar Yunanistan’ın. Türkiye bunu yıllarca kabul etti. Bunu tehlikeye sokmak Türkiye’yi mütecaviz (saldırgan) bir devlet durumuna düşürür. Beğenelim, beğenmeyelim, Lozan bu adaları Yunanistan’a vermiştir” ifadesi üzerinde duruyorduk.

Adaların egemenliğinin üç ayrı antlaşma maddesiyle verildiğini, hukukta “emredici kural” (Jus cogens) adı verilen bu şartların ihlali halinde antlaşmanın tümüyle yok sayılmasının mümkün olduğunu aktarmıştık. Lozan ve Paris antlaşmaları adaları Yunanistan’a “silahlandırılmama şartı” ile verdiğine göre, Türkiye artık adalar üzerindeki Yunan egemenliğini uluslararası kurallara uygun olarak kaldırmak üzere harekete geçebilir.

Ayrıca, yine buradaki ihlalin yıllarca itiraz edilmemesi sebebiyle artık öne sürülemez hale geldiği, böyle bir itirazın Türkiye’yi “mütecaviz” hale düşüreceği iddiasına da değinmiş ve bunun yanlış olduğunu belirtmiştik: (a) Türkiye ilk ihlal anından itibaren buna itiraz etmiştir; hatta Yunanistan, Türkiye’nin adalarda silah bulundurmaya adalar kendisine verilmeden önce dahi itiraz ettiğini bilme durumunda idi; (b) Bir antlaşmanın “itiraz edilmemesi hali” denen durumu düzenleyen bir maddesi yoksa, mesela “Bu antlaşmanın uygulanmasına şu kadar süre içinde itiraz edilmemesi halinde” gibi bir maddesi bulunmuyorsa, ihlallere her zaman itiraz edilebilir.

“Beğenelim, beğenmeyelim...” kuralına gelince. Biz ülke olarak Lozan’ı da Paris Antlaşması’nın ilgili protokolünü de “beğendik” ki imzaladık. Türkiye’nin bu antlaşmaları bir sebep olmadan beğenmemeye başladığını söylemek, Türkiye’nin uluslararası çıkarlarına gölge düşürür. Türkiye Lozan ve Paris antlaşmalarına karşı değildir; tersine, Türkiye bu antlaşmaların ihlal edilmesine karşıdır.

Her iki antlaşma üç ayrı maddeyle bazı Ege adalarını Yunanistan’a veriyor. Keşke antlaşmalar yapılırken Türkiye daha akıllı, daha dirayetli davransa idi. Davranmamışız! Yazık etmişiz! Neyse ki her iki antlaşmada da adalar üzerinde Yunan egemenliğine son verilmesini sağlayabilecek bir şart konulmuş.

Şimdi Yunan hükümeti bu şartı yerine getirmeye başlayabilir; adalardaki havaalanlarını, tahkimatı, radarları, kışlaları söker ve adaları kendi toprağı gibi görmeye devam edebilir. Ama bundan sonra da adalar üzerindeki Yunan egemenliği kayıtsız-şartsız değildir.

Yunanistan şartlara riayet etmeye başlamayacaksa, antlaşmaların imzalandığı zamanın şartlarının değiştiğini, artık silahsızlanma hükmünü uygulamasının mümkün olmadığını öne sürmeye devam edecekse her iki antlaşmanın öngördüğü değiştirilme hükümlerini uygulamak için konferans çağrısında bulunmak zorundadır. Bundan sonrası o konferansa katılacak ülkelerin iradesine kalmış bir şeydir.

Türkiye adalardaki Yunan egemenliğinin silahtan arındırılması şartıyla devam edeceğini bildirdiğine göre, komşu ve müttefik Yunanistan bu konferanstan ne çıkacağını anlamış olmalı.

Yazının devamı...

‘Adalar Yunanistan’ındır. ‘Egemenliği şartlı verilmiştir’ diye bir şey yok’ denilebilir mi? (1)

13 Haziran 2022

Emekli bir büyükelçimize atfedilen ifade bu:

“Bu adaların egemenliği şartlı değil... Böyle bir şey yok. 3 milin üstündeki adalar Yunanistan’ın. Türkiye bunu yıllarca kabul etti. Bunu tehlikeye sokmak Türkiye’yi mütecaviz (saldırgan) bir devlet durumuna düşürür. Beğenelim beğenmeyelim, Lozan bu adaları Yunanistan’a vermiştir...”

Sözlerin tam anlaşılmadığı, üzerinde Yunanca altyazı bulunan bu video ne kadar bağlamı içindedir ve ne ölçüde tamdır belli olmadığından, isim zikrederek ele almak doğru olmaz...

Anlaşılan o ki Türkiye’nin 1964’ten beri yaptığı itirazlarına konu olan ve 1974’de Ege Ordusu’nu kurarak fiili karşı önlem aldığı adaların silahlandırılması tartışması, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Yunanistan’a yönelik sert uyarısı üzerine yeniden ilgi konusu oldu. Ben bir kere daha bu konuya dönerek, yukarıdaki bu 35 kelime içinde dile getirilen üç hataya işaret etmek istiyorum:

1-) Adaların egemenliği Yunanistan’a aittir ancak bu egemenlik bir savaş sonucu, yani bir kılıç hakkı olarak elde edilmiş değil, içinde önemli bir şart bulunan üç ayrı anlaşma maddesiyle verilmiştir. Bu şart “Adaların silahlandırılmaması” şartıdır. Viyana Hukuk Anlaşmaları Sözleşmesi (1969) Madde 27 ve 59 gereğince, bir anlaşma bir tarafın ihlali nedeniyle uygulanamıyorsa tümüyle yok sayılır. Yunanistan “Antlaşmalar yapıldığı sıradaki koşullar köklü biçimde değişmiştir, dolayısıyla adalar üzerindeki sınırlama ortadan kalkmıştır” diyor. Olabilir. Yunanistan gelir ve Türkiye’yi önce Lozan’ın 4. ve 13. maddelerinin yanı sıra 1947 Paris Antlaşması’nın 14. maddesini değiştirmek üzere bir konferans toplamaya, sonra da bu konferansta şartların gerçekten değiştiğine ve artık bu adaları silahlandırmasının şart olduğuna ikna eder, ondan sonra bu adalara istediği silahı yığar. Daha önce değil! Yunanistan daha önce bu adaları silahlandırarak, sadece iki üç maddeyi ihlal etmemiş ama koca Lozan’ı ve Paris Anlaşması’nı ortadan kaldırmak üzere adım atmıştır.

2-) Bir anlaşmanın ihlalini “yıllarca kabul etmek”, o ihlali yasal ve meşru kılmaz. Kaldı ki Türkiye, adaların silahlandırılmasına, adalar Yunanistan’a geçmeden, İtalya’nın elindeyken bile itiraz etmişti. Ahmet Emin Yalman, 1924’te “Vatan” gazetesinde Atatürk’ün bu konudaki itirazını açık ve seçik dile getirmişti. Nitekim İtalya, bu itiraz üzerine adalardaki uçaklarını geri çekmişti. Yunanistan, Lozan’da zikredilen Limni ve Semadirek, Sakız, Sisam ve İkarya adaları ile 1947 Antlaşması’nda zikredilen Menteşe Adaları (12 Adalar, Rodos ve Meis) ciddi anlamda silahlandırmaya ve adalarda havaalanları yapmaya 1963 yılında başladı ve Türkiye, 29 Haziran 1964’te bir nota vererek “Rodos ve İstanköy’de yapıldığı saptanan tahkimata son verilmesini” istedi. Türkiye, 1969 yılı Nisan ayında Limni’deki silahlanma faaliyetlerini tespit etti ve Yunanistan’ı tekrar uyardı. Yunanistan bu kez, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin kendisine bazı adaları silahlandırma hakkı tanıdığını öne sürdü. Bu hem silahlandırmanın itirafı hem de savunması oldu. Bu tarihten itibaren, Türkiye herhangi bir adada yeni tahkimat belirlendiğinde, komşu ve müttefik Yunanistan’ı uyarmaya devam etti. Ta ki, 1975’de bu ülkenin müttefik olarak kalmayacağı kanısına varan Türkiye’nin Ege Ordusu’nu kurmasına kadar.

Bu konuya devam edelim...

Yazının devamı...

“Kenarında tutulduğumuz paktlar…”

9 Haziran 2022

Liderlerin siyasal demeçleri, özellikle “millete hitap” gibi, belirli bir süreci izleyerek yaptıkları konuşmaları, “metin yazarı” bir ekip, ilgili bakanlıklar veya kurulların verdiği noktalar çerçevesinde hazırlanır; çeşitli aşamalarından sonra seslendirilir dünyanın her tarafında. Bizde de öyle oluyor şüphesiz. Ancak bazen liderlerin bu konuşmaları seslendirme tarzları, yaptıkları vurgular, hatta duruşları kalkışları, belirli bir cümlede kameraya, yani biz dinleyicilerin gözünün içine bakışı, o ifadeye özel bir anlam kazandırır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hafta başında, kabine toplantısı sonrası yaptığı konuşmada, bana göre, böyle bir özel vurgulu bölüm vardı. Gerçi konuşmanın ana konusu memurların ek göstergeleri gibi, cüzdanları doğrudan ilgilendirdiği için, haberlerde bu vurgu hemen hemen hiç dile getirilmedi ama aşağıya aldığım iki cümle konuşmayı dinlediyseniz, size de aynı “özel önem” etkisini hissettirmiş olabilir:

“İkinci Dünya Savaşı sonrasında, hiçbir zaman içine tam olarak alınmadığımız, hep kenarında tutulduğumuz paktların riyakârlıkları çevresinde dönüp durduk. Bu süreçte siyasi ve ekonomik olarak kendi yolumuzu çizmeye her teşebbüs edişimizde kendimizi darbelerin, istikrarsızlıkların, krizlerin içinde bulduk.”

Türkiye, üçü askeri, 10’u ekonomik, 15’i sosyal, 7’si teknik, dördü sportif, beş grup örgüt, birlik ve konferansın üyesi. Fakat “hiçbir zaman içine tam olarak alınmadığımız paktlar” (antlaşmalar) dendiği zaman, akla mesela Uluslararası Olimpiyat Komitesi veya Dünya Posta Birliği gelmez; NATO gelir, Avrupa Birliği gelir. Yardım sağlayan Stand-by anlaşmalarındaki tek taraflı emrediciliği de hesaba katılırsa, Uluslararası Para Fonu (IMF) de bu paktlar arasında sayılabilir. Ancak NATO ve AB, hiç kuşkusuz Türkiye’yi tam olarak kendi asli üyesi, tamamlayıcı ögesi saymadı. NATO’ya üyeliğimizi adeta bize dayatan, bir grup İngiliz sendikacının Sovyetler Birliği ziyaretinde SSCB lideri Stalin’in Türkiye’nin 6 ili ile Boğazlar üzerindeki egemenliğini tartışmaya açmak, hatta bu illeri ve İstanbul’u işgale niyetli olduğuna ilişkin ihbarı oldu. Kendimizi NATO’nun kapısında üyelik için adeta yalvarır bulduk; bu yetmedi gidip Kore’yi komünist işgalinden korumak için şehitler vermemiz gerekti.

NATO’nun, bizi terörizmden, İran ve Suriye tehditlerinden korumayacağı, bizzat bu paktın “büyük” patronu ABD’nin daha dün başkanı olan Donald Trump tarafından açıklanmadı mı?

Yeni Başkan Biden’ın bize ne kadar yakın olduğu da zatı devletlerinin Türkiye’yi kaçıncı sırada ziyaret ettiği hesapları yapan ABD’li yetkililerin eğlence konusu olmadı mı?

Ekonomisi Türkiye’nin onda biri kadar olmayan tonla Doğu Avrupa ülkesini üyeliğe alırken, AB’nin bizi 1963’den beri kapısında “o fasıl bu fasıl” diye oyaladığını bilmiyor muyuz?

Ayrıca bu iki paktın üyeleri, bırakın Türkiye’nin çıkarını düşünmeyi, alenen Türkiye düşmanı terör örgütlerinin destekçisi değil mi?

Yazının devamı...

Jübilenin şatafatı yüz yılda 250 savaşı örtemiyor

6 Haziran 2022

Kraliçe Elizabeth’in öne çıkan özelliği, dünyanın eli en kanlı imparatorluğunu, sevimli bir olgu haline getirmesidir. Liberal Emperyalizm ideolojisi, bugün onun şirinliği, hatta zararsız saray entrikaları sayesinde, yerini bir reformizm masalına bırakmış bulunuyor.

Bir kraliçe değil de bir kral tahtta oturuyor olsaydı, belki de İngiltere 19’ncu yüzyılın büyük bir bölümüne yayılan 250 savaşla 178 ülkede 700 milyon kişiyi egemenliği altında tutmak için döktüğü kanları bu kadar kolay gizleyemezdi.

“Bu kadar kolay” ifadesinden, bu savaşların bu ülkelerdeki bu insanlar için kolay olduğu sonucu asla çıkartılmamalı. “’Şiddet” İngiliz İmparatorluğu’nu ayakta tutan ve başka imparatorlukları yok etmesini sağlayan ana unsurdu. Bugün saraylarda, katedrallerde, pembeli-eflatunlu tüller, jübilelerle, geçit törenleri ile anlatılan “uygarlık öyküsü” gerçekte milyonlarca bağımsızlık yanlısının katledildiği katliamları örtüyor. Meşruti bir monarşide, tacı kafasında taşıyan krallar-kraliçeler böyle toplu cinayetlerin sorumlusu sayılmazlar; başbakanlar, bakanlar ve parlamentolar vardır hesaba çekilmesi gereken.

Nitekim, Kraliçe Elizabeth’in tahtta 70’nci yılı törenlerinde sokakları dolduran ve tören alayı geçerken “Churchill ırkçıdır!” diye tempo tutan on binlerce kişi bu gerçeğe işaret ediyordu. Ancak bu reddi-miras, bu kadar kolay geçiştirilemez. Sadece Kenya’da batının Mau Mau İsyanı diye hafife aldığı bağımsızlık kalkışmasında Kasım 1953’te 1,5 milyon kişi öldürüldü. İngiliz Dışişleri ve Kraliyet Hava Kuvveleri, Afrika’daki İngiliz kolonilerinden milyonlarca belgeyi, mektubu ve raporu toplayarak, Afrika’daki özgürlük hareketini kimlerin nasıl bastırdığını, emirleri kimlerin verdiğini ve Londra’daki yöneticilerin neyi bildiklerini gizlemeyi sağladılar. Yıllar önce söz verdiği halde, dünyaya uygarlık ve demokrasi meşalesi tutan İngiltere bu belgeleri hala çalındıkları ülkelere geri vermedi.

Çağımızın teselli veren özelliklerinden biri, tüllerin, şatafatlı saray ve katedral dekorların, imparatorlukların ayakta kalabilmek, sömürgelerin kerestesinin, madenlerinin Avrupa’ya ve ABD’ye aktarılmasını sürdürmek için işledikleri suçları tamamıyla örtememesidir. Bugün Amerikan üniversitelerinde Kristof Kolomb, “büyük kâşif” diye değil, büyük sömürgeci, büyük katil diye anılıyor. ABD’li General Christopher Carson, vahşi batıya uygarlık götüren efsanevi Red Kit olarak değil, Navajo milletini yok eden bir katil olarak biliniyor. Güney eyaletlerinin milli kahramanları, artık yollara, okullara adı verilen değerli kişiler diye değil, esir ticaretini sürdürmeye çalışan katil sürüsü olarak öğretiliyor.

İngiltere 19’ncü yüzyılda 250 savaşla bastırdığı bağımsızlık savaşları ile gerçekte bir sömürge imparatorluğunu sürdürmeye çalıştı. Esir ticaretini devam ettiremediler ama işi bozulan esir tüccarlarına milyarlarca İngiliz lirası tazminat verdiler.

İnsanlık gerçek jübileyi imparatorluklarının kurbanlarını anarak yapmalı.

Yazının devamı...

İran kendi ipini çekmekte kararlı

2 Haziran 2022

İran’ın diplomatik hataları o kadar büyük, o kadar çok ki, hangi birinden söz edeceğini şaşırıyor insan. İran Dışişleri sözcüsü Said Hatipzade’nin yumurtladığı son incilerden biri, Türkiye’nin muhtemel Suriye sınır temizliği harekâtını ülkesinin desteklemediğine ilişkin. İran’ın bu kararının gerekçesi de, kararın kendisi kadar ilginç: Meğer İran, anlaşmazlıkların çözümünde diğer ülkelerin topraklarında kuvvet kullanılmasına karşıymış!

Bunu duyunca, otomatik olarak İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (İDMO) Irak ve Suriye’de birlik bulundurduğuna asla inanmaz, İsrail ve ABD’nin bu birliğin komutanlarını Irak ve Suriye’de geyik avlar gibi vurup öldürdüğünü düşünemezsiniz. Öyle ya, Tahran hükumeti bir taraftan diğer ülkelerin topraklarında kuvvet kullanılmasına karşı çıkacak, öte yandan İki yabancı ülkeye (Lübnan’ı da katarsanız, üç yabancı ülkeye) İDMO birlikleri ihraç edecek! Olmaz öyle şey...

Tutarsızlık bu kadarla kalsa yine iyi. İran’ın Irak ve Suriye’de Türkiye’ye karşı koruduğu PKK uzantılarının bir diğer kolu, İran’ın içinde PJAK adıyla (Kürdistan Özgür Yaşam Partisi -- Partiya Jiyana Azad a Kurdistanê) faaliyet gösteriyor ve çok değil, sadece üç yıl önce İran, Türkiye ile PKK ve uzantılarına karşı ortak harekât için Türkiye’ye iş birliği teklif ediyordu.

PKK ve uzantıları ne Kürt halkını ne de onların çıkarını temsil ediyor. Irak’ta Kürtlerin kendi partileri, bölgesel yönetimleri var ne, dolayısıyla PKK’ya ve ne onların uzantılarına ihtiyaçları yok. Mesut Barzani ve bölgesel yönetimin başkanı Neçirvan Barzani, Irak’taki Şii ve Sünni tüm Kürtlerin lideri. Ancak İran, günün birinde Barzanilerin altını oyabilmek için bu ülkede bir İran ordu birliği tutuyor. İran, aynı şeyi Suriye’de de yapıyor. Müttefiki saydığı halde Beşar Esat’a karşı elinde manivela olması için bu ülkedeki Şii azınlığı silahlandırıyor ve İDMO birliği vasıtasıyla yönlendiriyor.

Ne var ki, ABD’nin sözde-DAEŞ tehdidine karşı müttefik sayarak silah, eğitim ve lojistik destek sağladığı PKK uzantısı YPG ve PYG gruplarına İran da destek veriyor. Oysa yıllarca Suriye’de ABD birliklerinin koordinatörü olarak görev yapan, şimdi Beyaz Saray’ın Orta Doğu ve Afrika koordinatörü olan Brett McGurk’ün o zaman da bu zaman da tek işi var: Suriye’nin bölünmesi ve İsrail için, İran’a karşı tampon olmak üzere bir Sünni Kürt Devleti kurmak!

İran Dışişleri sözcüsü Said Hatipzade’nin Türkiye’nin muhtemel harekâtına karşı savunduğu terörist grup, işte bu gruptur ve ABD arzusuna erişir de Suriye’yi üçe bölmeyi başarırsa, PKK uzantısı bu grup, orada İran’a karşı kalkan olarak görev yapacaktır.

İranlı mollaların Türkiye sevgisi malum! Ancak bu sevginin gözlerini karartmasına ve Suriye’nin bölünmesine yol açacak bir mantıksızlığa ulaşmasına izin vermemelidirler. İran belli ki Türkiye ile İsrail arasındaki normalleşmeden kendine görevler çıkartıyor. Mollalar bilmelidir ki bu normalleşme, onların rejimini de mutlak bir yıkımdan da kurtaracaktır.

Farsi atasözünün dediği gibi, dağlar kadar altının olacağına akıllı bir komşun olsun!

Yazının devamı...