Arap Baharı’nda açan hiçbir çiçek yaşamadı

29 Temmuz 2021

En son, ilk açan çiçek öldü. Tunus’ta halk 2010’un son günlerinde Zeynel Abidin Bin Ali’nin keyfi yönetimine ve yolsuzluklara, ülkede birkaç aile dışında herkesi kapsamış olan yoksulluğa karşı sadece 23 gün direndi ve 23 yıllık diktatörlüğü yıktı. Zeynel Abidin önce Suudi Arabistan’a kaçtı, istifa etti; üç yıl önce de öldü.

Ne romantik söylemler üretildi bu 23 gün üzerine. Yasemin Devrimi, Aralık Devrimi denildi. Kendini yakarak devrimi başlatan seyyar satıcı Muhammed’in filmleri yapıldı, türküleri yakıldı. Ancak gerçek biraz farklıydı. İki yıl sonra, Tunus Ulusal Diyalog Dörtlüsü adıyla bir grup oluşturuldu ve bir uzlaşma anayasası hazırlandı. Sözüm ona bir demokrasi dönemi başlatan bu anayasaya göre yapılan seçimler Harekât-ün Nahda (Rönesans Hareketi) ittifakını (sonra parti oldu) hükümete getirdi.

Anayasaya “güya demokratik” denilmesinin sebebi, hafta başında, Cumhurbaşkanı Kays Said’in, Nahda hükümetini feshederek, meclisi tatile göndererek, bir ay süreyle gece sokağa çıkma yasağı ilan ederek, normal bir ülkede darbe sayılacak şeyleri yapmasına imkân vermesiydi. Bu anayasa, bir uzlaşma ürünüydü ama bu uzlaşmanın taraflarından biri Türkiye’deki 27 Mayıs ve 12 Eylül anayasalarını hazırlayan vesayet gücü idi. Yasemin Devrimi’ni romantizmden kurtararak, ülkenin kalkınması için bir seferberliğe çeviren Nahda Hareketi lideri Raşid el-Gannuşi, geçen zaman içinde bu vesayetin bir erozyona uğrayacağı görüşündeydi.

Belki Tunus kendi haline bırakılsaydı, Tunus Silahlı Kuvvetleri ve laik-pozitivist aydın kesimin başını çektiği bu vesayet eriyebilirdi. Fakat uluslararası finans-kapitalin Arap Baharı’nın başarıya ulaşmasını önleme kararlığı devam ediyordu. Bu plan, şimdi Libya’nın birleşmesini önlemek kadar Tunus’un kendi çizdiği yolla kalkınmasını, borçlarından kurtulmasını, yer altı kaynaklarına sahip çıkmasını da önlemeyi öngörüyor. Bu plan, bu devrimlerin Mısır’a yeniden sıçramasını önlemeyi amaçlıyor. Bu plan, Suriye’ye barışın ve tabii uzlaşmanın gelmesini önlemeye çalışıyor.

Bu plan Birleşik Arap Emirlikleri’ni ve Suudi Arabistan’ı bu baharın dışında tutmaya yönelik.

Biden 15 Temmuz 2016’yı başkan yardımcısı olarak darbe girişiminin başarısı için umutla bekleyerek geçirmişti. Ancak bu kez darbe iyi planlanmıştı; çok beklemesi gerekmedi! 27 Mayıs-12 Eylül modeli değil, 28 Şubat modeli seçilmişti; Tunus halkı bir bakıma gafil avlandı.

Meclis Başkanı Gannuşi, darbenin ilk saatlerinde halka sokağa çıkarak, darbeyi durdurması çağrısında bulundu ama ortada direnecek tanklar yoktu. Cumhurbaşkanı Said’in görevden attığı Başbakan Hişam el-Meşişi yeni başbakana görevi devredeceğini açıkladı.

Tahmin edilebileceği gibi, gün aydınlandığında Biden’ın sözcüsü “Bunun darbe olduğunu söyleyemeyiz!” buyurdu. Kays Said’e ilk telefon eden de ABD Dışişleri Bakanı Blinken oldu ve “ABD’nin Tunus demokrasisine desteğini” bildirdi. Bilinken “İyi bir görüşme oldu” dedi.

Yazının devamı...

Afganistan’da barış gerçekten imkânsız mı?

26 Temmuz 2021

Taliban sözcüsü Süheyl Şahin, Amerikalılar gibi ağzının bir sağından bir solundan konuşmaya bayılıyor. Katar’da yapılan görüşmelere de katıldığı için bir sözcüden daha fazla rolü olduğu ve ABD kuvvetleri tamamen çekildikten sonra önemli görevlere getirileceği de anlaşılan Şahin, bir “Türk askerleri de Amerikalılar gibi geri çekilmelidir” diyor; bir “Taliban, Eşref Ghani’den sonra bir milli uzlaşma hükumeti kurulmasını istiyor” diyor. Belli ki Taliban, bu iki ifade arasındaki çelişkiyi görmüyor.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Pakistanlı mevkidaşı Şah Mahmud Kureyşi kısa bir süre önce Afganistan Dışişleri Bakanı Muhammed Hanif Atmar ile yaptıkları görüşmeden sonra, Taliban’a milli uzlaşı hükumeti için görüşmelerin, Türkiye ve Pakistan tarafından düzenlenebileceğini bildirdiler. Başka bir ifade ile, Eşref Ghani hükumeti, Afganistan’da ABD’nin yerle bir ettiği sosyal ve siyasal düzeni yeniden inşa etmek için Türkiye ve Pakistan’ın arabuluculuğunu kabul etti.

Türkiye ve Pakistan ister Taliban’ın İslamcı ölçüleriyle ister uluslararası camiada kabul gören adil ve dürüst arabulucu kriterleri ile bakılsın, Afganistan’da yeni uzlaşmanın mimarlarını bir araya getirebilecek yegâne ülkelerdir. Türkiye ve Pakistan, Afganistan’daki mezhep ve aşiret kavgalarında taraf tutmayan iki ülkedir. AB ve ABD gibi, zaten mevcut sorunun baş sorumlusu olan ülkelerin de itirazını önlemek için bu ikiliye, bir Avrupa ülkesi olarak mesela Macaristan’ın katılması da öneriliyor.

Taliban, Ankara’da yapılması önerilen çok taraflı görüşmelere katılmadı. Katar’daki görüşmelere de “neden bu tür görüşmelere katılmayacağını söylemek için” geldi; birkaç saat kaldıktan (ve sıkı bir Kapalıçarşı seansından) sonra ülkelerine döndüler.

Taliban, Eşref Ghani ile görüşmek zorundadır; Taliban, kendisinin bir El Kaide veya Daeş olmadığı iddiasında samimi ise bunun birinci testi, Eşref Ghani’nin yerini alacak kişinin seçimle belirlenmesini kabul etmelidir. Ancak Taliban sözcüsü Süheyl Şahin, Ghani’nin 2019’daki seçimine hile karıştırdığını öne sürerek, “Kendileri Kabil’e girmeden bu zatın Kabil’i terk etmesinin şart olduğunu” söylüyor.

Bu sözler ne bir uzlaşma niyeti içeriyor ne de ABD-sonrası dönemin, Afgan halkının, henüz Asya’da demokrasi kelimesi bilinmezken gerçekleştirdiği türden bir çağdaş demokrasi beklentisi. Korkulur ki, Taliban yine bildiğini okuyacak ve El Kaide tarzı bir işgal harekâtı yapacaktır.

Bush zamanından Obama yönetimine, şimdi de Biden’a miras kalmış olan Neoconlar, Taliban’ın Eylül sonrası yeni bir kanlı egemenlik kurması halinde üçüncü işgale elbette çok hevesli olurlar. Ama Biden, Trump sonrası ABD’yi yeniden inşa çalışmasına ara verip, yeni bir Afgan macerasına kalkışır mı? Biden’ın büyük koalisyonundaki sol ögeler, mesela Başkan Yardımcısı Kamala Harris böyle bir girişime destek verir mi?

Taliban kabul etmeli ki önündeki tek güvenli seçenek Türkiye ve Pakistan’ın yardımı ile kansız bir uzlaşı hükumetidir.

Yazının devamı...

Asıl sürpriz ne oldu?

22 Temmuz 2021

Gazeteci-yazar soruyor: Devlet olmanın koşulu külliye mi?” Bir başkası, Kıbrıs Türklerinin sorunlarını sıraladıktan sonra bunların çözümü için sürpriz beklerken…” diye devam ediyor. Bir eski siyasetçi “Devletin ihtişamı bina ile ölçülmez” diye ahkam kesiyor.

Savaşta olduğu gibi, diplomaside de amaç, karşı tarafa kendi iradeni kabul ettirmektir. Nasıl savaşta bunun gereği, karşı tarafa yeterince kuvvetli olduğunu göstermekse, diplomaside de taraflar yeteri kadar kararlı olduklarını göstermek zorundadırlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geniş bir heyetle Kıbrıs’ın 20 Temmuz kutlamasına katılması ve burada yaptığı açıklamalar bir bütün olarak kararlılık açısından taşıdığı anlam ile ele alınmalıdır.

Böyle bir anlam, ancak kararın arkasında Türkiye’nin yekvücut olması, ABD sözcülerinden, AB’li komisyon başkanlarına kadar, geviş getirir gibi tekrarladıkları “İki toplumlu, iki bölgeli federasyon” formülünün artık tarihe karıştığını tek bir dille ilan etmekle kazanılır.

Yerli-yabancı birçok romana, şiire, anıya bakın; içinde yer adı geçen başlıkları vardır. Çünkü uzayda kaplanan yer, matematikten felsefeye, kavramları nesneleştiren ilk öge, tek simgedir. Bir federasyonun, size ait tarafının görkemli bir uzama sahip olması gerekmez. Onun gücünü onun merkezi, mesela ABD Kongresi, Kremlin binası anlatır. Ama siz iki devletli çözümde kararlılığınızı, kendi meclisinize tahsis ettiğiniz mekân ile anlatırsınız. Bu mesajı, anlaması gereken gazeteci-yazarlarımız ve siyasetçiler değil de yine AB’nin dışişleri bakanı konumundaki Joseph Borrell ile ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price doğru anladı. Her ikisi de Türkiye’yi tekrar yaptırımlar ve sert kınamalarla tehdit ettiler.

Bu iki grup, ABD ve AB, kimi zaman tatlı sözle, kimi zaman kolunu bükerek, Türkiye’nin samimi ve güvenilir dostu--hatta kardeşi--konumundaki ülkeleri bile Kıbrıs Türklerine ekonomik ve siyasal destek olmaktan caydırdılar ve buna ısrarla devam ediyorlar. Türkiye’nin bu kez Kıbrıs Türklerinin ayağa kalkması diye özetlenen girişimindeki kararlılığı, bu ülkeler üzerinde etkili olacaktır. Türkiye ne kadar kararlı ise, dost ve kardeş ülkeler AB ve ABD’ye o kadar güçle direnebilirler. AB ve ABD’ye anlatılması gereken, onlar açısından, Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin bu kez geri adım atmayacağı olacaktır.

Anlatılması gereken bir diğer husus da geçen zamanın, sadece Türkiye ve Kıbrıs Türklerinin tutumunu güçlendirdiği, kararlılığını ve bir o kadar da öfkesini arttırdığıdır. Bu söylem, arkasında sadece Türkiye ve Kıbrıs Türk yönetimlerinin değil, her iki taraftaki bütün aktörlerin, muhalefetlerin ve sivil toplumun bulunması ile güç kazanır.

Acı olan, bu ana kadar hem Kıbrıs’ta hem de Türkiye’de bu söylemin böyle bir genel paylaşımdan ve Kıbrıs Türkünün bu destekten mahrum kalmış olması. Bu paylaşımın gücü de ihtiyaç olan simgelerden biriydi. Asıl sürpriz, ne yazık ki Kıbrıs Türkünü hedef alan bu sessizlik ve tersine demeç ve yorumlarla zayıflatmaya yönelik çabalar oldu.

Yazının devamı...

Sürpriz ne?

19 Temmuz 2021

Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (K’lardan birini kullanmadığımı fark etmiş olmalısınız) Cumhurbaşkanı Erdoğan yarın bir veya birkaç sürpriz açıklayacak.

Devlet adamlarının sürprizleri genellikle önceden bilinir veya doğruya yakın tahmin edilir. Bunlar, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti karasularında doğalgaz bulunduğu veya Maraş bölgesinin tamamen açılması, dost ve kardeş bir ya da iki ülkenin Kıbrıs Türklerini tanıması, hatta adada kalıcı askeri üs kurulması ise sevindirici haberler olur.

Cenevre’de Nisan sonunda yapılan görüşmelerde, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e Türkiye ve Kıbrıs Türklerinin, kesin bir dille ifade ettiği üzere, Kıbrıs Rumlarının ve Yunanistan’ın bir kere değil, iki kere yok ettikleri sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti” yeniden yaratılamaz. O defter kapandı.

Her ne kadar BM, AB ve--üstüne ne vazife ise--ABD) bunu kabul etmemekte direniyorlarsa da BM’nin “Kıbrıs Görüşmeleri” denen toplantıları dört yıldır yapmaması, bu kadar aradan sonra yapılan toplantının da sadece birkaç saat sürmesi, Kıbrıs Cumhuriyeti’ne kadar sun’i solunum yapılsa da ölünün dirilmeyeceğinin kanıtıdır.

Ama kolayca tahmin edilebilir ki AB, Türkiye ile tam üyelik görüşmelerini yapmamak için bunu bir fırsat sayacaktır. AB’nin iki yüzlülüğünü hatırlıyor olmalısınız: 2004’te o zamanki genel sekreter Kofi Annan bir plan hazırlamış ve iki topluma bir “yeniden birleşme modeli” sunmuştu. Bu model iki tarafta halkoyuna sunulmuştu.

Kıbrıs Rumları ve Yunanistan’daki Generaller Cuntası, 1974’te bir darbe ile Cumhurbaşkanı Makarios’u devirmiş ve adadan kovmuşlardı. Bu, Rum tarafının ve Yunanistan’ın Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ilk ortadan kaldırma eylemi idi. Kıbrıs’ın ikinci kez yok edilmesi, Rumların 2004 referandumunda, Annan Planı’nı reddetmeleri oldu.

Ama ne oldu? Avrupalı dost ve müttefiklerimiz, bir katakulli ile, “Biz Türklerle ortak bir devlet kurmak istemiyoruz” diyen Rumları, sanki ortada bir devlet varmış gibi, AB üyesi yaptılar. Sadece bununla kalmadılar; Kıbrıslı Rumlara dört ayrı program çerçevesinde tam bir milyar Avro fon sağladılar. Bu para her yıl Güney’e gidiyor; Kuzeye tek kuruş gönderilmiyor.

Sadece bu değil: Kıbrıslı Rumlar Şengen Anlaşması çerçevesinde Avrupa pasaportu ile istedikleri AB ülkesinde iş bulabiliyorlar.

Yazının devamı...

15 Temmuz: ABD bu utançtan sıyrılamaz

15 Temmuz 2021

Bugün 15 Temmuz’un yıl dönümü. Sevinçle yâd edilmesi gereken, darbeden iradesine sahip çıkan halkımız sayesinde kurtulmuş olmamız. 27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü ve 28 Şubat’ı hatırlayanlar, Türkiye’nin bu en uzun 48 saatinde 248 şehit ve 2196 yaralının bizi ne gibi kanlı bilançolardan kurtardığını bilirler. O şehitlere ve gazilere borcumuz ödenmez.

Ancak bu sevinci karartan, hâlâ cevap bekleyen sorular da var.

ABD kendi yasalarının şu maddesi, bu maddesinin arkasına gizlenmeye çalışsa da sorumluların yargılanmasının önünde oluşturduğu engelin kanıtladığı gibi, bu darbe girişiminin de ortağıdır; mevcut sorular da bu ortaklıktan kaynaklanmaktadır. Bunların başında Fetullah Gülen’in iadesi geliyor.

Diplomasi kin tutmaya engeldir; bu sebeple Türkiye şu anda (ben hiçbir olumlu sonuca ulaşmayacağına inansam da) Afganistan’da barış ve huzurun devamı için ABD Başkanı Biden ile bir ortaklığa girişmeye hazırlanıyor. Ancak, 15 Temmuz’u, Beyaz Saray’da olağanüstü durumların izlendiği “Situation Room” veya resmi adıyla John F. Kennedy Konferans Salonu’nda takip eden ekibin başında şimdiki başkan, o zamanki başkan yardımcısı Joe Biden’ın olduğunu unutamayız.

Odada, Dışişleri Bakanlığı’nı şimdiki bakan yardımcısı Victoria Nuland temsil ediyordu. Şimdiki Dışişleri Bakanı Tony Blinken, Biden’ın ekibinde dış danışmandı.

ABD Dışişleri ve Beyaz Saray, darbe girişiminin bastırılacağı belli olduktan sonra dahi, Nuland’ın ısrarıyla demokrasiyi savunan ve darbe girişimini kınayan bir açıklama yapmadı. Kınama bildirisi ise darbecilerin başarısı için hiçbir umut kalmadıktan sonra, 16 Temmuz akşamüstü yayımlandı. Blinken aradan geçen beş yıl boyunca onlarca kere, sanıkların ve Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) üyelerinin adalete teslimi çabalarını “temizlik harekâtı” deyimiyle karalamaya çalıştıkları raporlar yayımladı.

Trump dönemi boyunca da Dışişleri’ni elinde tutmuş olan bu ekip, Türkiye’nin ikili anlaşmaların bütün gereklerini içeren iade taleplerini, yapmaları gerektiği gibi bir federal yargıca aktarmadılar. Türkiye’nin “Suçluların Geri Verilmesi ve Ceza İşlerinde Karşılıklı Adli Yardım Antlaşması” çerçevesindeki sunduğu belgelerin bir mahkeme tarafından incelenmesine bile engel olmalarının sebebi açık.

Belgelerde FETÖ lideri ve üyelerinin cürümleri açık şekilde ifade ediliyor. Bu örgüt hakkındaki iddiaların bir mahkemede ortaya dökülmesi, ABD’nin FETÖ benzeri daha başka oluşumlarla, 1946’dan beri sürdürdüğü “Operation Gladio” (Gladio Harekâtı) üzerindeki gizlilik maskesinin sıyrılmasına sebep olacak. ABD’de herkes bu tür operasyonların varlığından hoşnut sanılmamalı; FETÖ belgeleri, Pandora’nın büyük kutusunun açılmasını sağlayacak.

Yazının devamı...

Taliban, bir hazırlık içinde ama...

12 Temmuz 2021

ABD’nin mevcut feodal dengeleri sadece bir defa değil, iki kere kırıp parçaladığı sosyal ve siyasal düzen yerine konmadan, Afganistan’dan giderek öne aldığı geri çekilme operasyonu, bölgesel dengeleri altüst edecek bir yeni oluşuma imkân sağlayacak.

Yönetimi devralmak ve bütün Afganistan’ı ele geçirmek için adeta gün sayan Taliban, geçen hafta Moskova’ya bir heyet gönderdi; Hindistan’dan gelen bazı diplomatik temsilcileri kabul etti. Moskova da Yeni Delhi de Afganistan tümüyle Taliban’ın elinde bulunduğu sırada dahi İslamcı rejimle temas kurmamışlardı. Moskova, El Kaide’den, ülkenin komünist yöneticilerini en ağır hakaretlere tabi tuttukları esaret, adeta alay edercesine bir yargı ve sonra da insanlık dışı infaz yöntemleriyle idam ettikleri için olacak, nefret ederdi. Daha sonra, El Kaide’ye oranla daha ılımlı Taliban yöneticileri de hiçbir zaman Ruslardan yüz bulamadılar. Oysa, ABD-aleyhtarlığı, iki ülke arasında ortak bir nokta olabilirdi.

Hindistan’da işbaşındaki rejim, İslam’a düşmanlığı sebebiyle, ülkede nerede ise yeşil rengin bina badanasında kullanılmasını bile yasaklayacağı için, Taliban’a hiçbir zaman dostane yaklaşmadı. Taliban’ın da Hindistan’a karşı tutumu farklı değildi; birbirlerinden nefretleri karşılıklıydı. Fakat, Katar’daki bazı kaynaklar açıklayınca hem Taliban hem de Hindistan Dışişleri Bakanlığı, aralarında bir süredir gizli haberleşmeler, gidip gelmeler olduğunu kabul etmek zorunda kaldılar.

Moskova’da yapılan görüşmelerde, Taliban heyeti, Rusya’ya, ülkede yönetimi devraldıktan sonra, Rusya düşmanı hiçbir gruba Afganistan’da varlık hakkı tanımayacaklarını bildiren bir mektup verdiler. Sovyetlerin 1979’da Afganistan’a diktikleri kukla rejim, sadece sosyalizme-komünizme değil fakat Ruslara düşman geniş bir kitle oluşturmuştu. Bu Rus-aleyhtarı hissiyat kolay silinmez; ama Rusların istediği, bunun Afganistan’da Rus çıkarlarına aykırı eyleme dönüşmesini önlemek. Afganistan, Rusların Arap Denizi’ne erişim yollarının, Rus ticaret filolarının geçtiği rotanın tam üzerinde bulunuyor. ABD ülkede önce Hamid Karzai, şimdi de Eşref Ghani yönetimleri ile düzeni sağladıktan sonra, Ruslar bu yolu önemli ölçüde kullanmaya başladılar.

Hindistan’ın çok uzak gibi görünse de Afganistan’ın 1890’da İngiltere tarafından çizilmiş Durand Hattı adı verilen bir Keşmir sınırı vardır. Keşmir’in bu bölgesinde Pakistan da hak iddia eder. Az değil, 2,700 kilometrelik bu hat, daima, Keşmir’deki Müslüman gerillaların bir tür hayat bağlantısı olmuştu. İngiliz diplomat Mortimer Durand’ın o zamanki emir Abdurrahman Han’a imzalattığı bir sayfalık anlaşma ile Afgan tarafı, Keşmir’e karışmamayı kabul etmişti; ama sonuç böyle olmadı. Afgan halkı, Keşmir’e hep müdahale etti.

Taliban Hindistan’a Keşmir üzerinden ne sözler veriyor? Taliban Rusya’yı, Hindistan’ı (ve İran’ı) yanına alarak nasıl bir Afganistan inşa edecek?

Türkiye ile Pakistan’ın bu yeni inşaatta Afgan halkına yardımcı olması Taliban tarafından pek arzu edilmiyor.

Yazının devamı...

Mısır Etiyopya’ya neden dişlerini gösteriyor?

8 Temmuz 2021

Yunanistan, AB’li dostlarına muhatap olurken nasıl gülücükler saçıyor, ama bize gelince NavTex’lerle hırlıyorsa, Mısır da aynı tutumu Etiyopya’ya karşı sergiliyor. Mesele yine Nil’in sularından yararlanma meselesi.

Nil dünyanın en uzun nehirlerinden biri ama ne yazık ki su miktarı Amazon ve Mississipi’ye göre daha az; ama adil olmak gerekirse, Nil’in sularının yüzde 66’sı Mısır’da, yüzde 22’si Sudan’da kullanılıyor. Etiyopya’nın istifade oranı ise yüzde sıfır. (Nil sularının yüzde 12’si ise buharlaşıyor.)

Nil’in iki kolu var; Mavi Nil isimli olanı Etiyopya’dan çıkıyor. Habeş halkı binlerce yıldır Nil’i seyretti. Nihayet 1956’da o zamanki ABD başkanı Eisenhower’in yardımıyla bir baraj yeri belirlendi; ancak iç huzursuzluklar, darbeler, işgaller, iç savaşlar, bölünmeler derken, nihayet iki yıl önce muhteşem bir barajın planları ve hesapları yapıldı. İtalyan firması Salini yapımı üstlendi.

Bir nehrin üst tarafını tutanlar, aşağılarda oturanlara saygı göstermelidir. Nitekim Etiyopya, Mısır, Sudan’ı bir ortak yönetim komitesine çağırdı. Ama bugüne kadar Nil’i adeta sömürmüş olan Mısır ve Sudan sadece şiddet tehditleriyle karşılık verdiler. ABD de, Mısır’ı destekleyerek, Etiyopya’ya her türlü yardımı durdurdu.

Etiyopya Afrika’nın en yoksul ülkesi değil; ama dünyanın en kalabalık 12’nci ülkesi olmasına rağmen ne doğru dürüst sanayii var ne de bir ihracat geliri. Uluslararası emperyalizm, Eritre ile, Cibuti ile, Somali ile öyle bir düzen kurmuş ki bu ülkelerin tümünden daha geniş ve kalabalık Etiyopya’nın 300 kilometre ötesindeki Kızıldeniz’e sahili yoktur. Aldığını pahalı alır, sattığına yüksek komisyon öder.

“Rönesans Barajı” adı verilen bu muazzam yatırım sayesinde Habeş halkı 6 bin 500 megavat (MW) elektrik üretecek ve bunun 2 bin MW’ını satacak. Bu satıştan 580 milyon dolar elde edilmesi planlanıyor. Böylece, kişi başına ulusal geliri 900 doların altında, dünyanın gelir bakımından 58’incisi olan Etiyopya, sağlık ve eğitim hizmetlerini komşularıyla aynı düzeye getirme imkânı bulabilecek. Mısır şu anda Etiyopya’dan 15 kere daha fazla elektrik tüketiyor.

Etiyopya’nın barajda su tutarken Mısır ve Sudan’ın zarara uğramaması için ortak çalışma önerisi ve diplomatik çabaları önce Arap Ligi tarafından reddedildi; Araplar, Mısır’ın zorlamasıyla BM Güvenlik Konseyi’nin devreye girmesini istiyorlar. Ancak Güvenlik Konseyi’nde ABD’nin Etiyopya’ya karşı cephede yer alacağına kesin gözüyle bakılıyor.

Bölgede kendisine “demokratik halk cumhuriyeti” ve sistemine “Marksist-Leninist” adını veren, 1987’den 1991’e kadar yaşayan kısa ömürlü rejimin uluslararası belleklerde bıraktığı kötü izin etkisini anlamak zor değil. Ancak, su tutma işlemini uzun bir döneme yaymaya hazır olan Habeş halkının yeni yönetimi, komşularına karşı iyi niyetini göstermiş bulunuyor.

Yazının devamı...

Kanada’dan önce Suriye’yi sormaz mısın?

5 Temmuz 2021

Bu yazıya başlarken, Kanada’nın kendi gözündeki merteği görmeden, 1915 Osmanlı-Ermenistan savaşındaki üzücü, düşündükçe insanı kahreden olayları sorgulamaması gerektiğini yazmak niyetinde idim. Evet, bırakın 1915’i, bırakın 400 bin kişiyi, bugün bile, Türkiye’nin bugünkü imkanları ile 10 bin kişiyi binlerce kilometre öteye göçürtmek (tehcir) katliama davetiye çıkartmaktır. İnsanoğlu, sıcaktan ölür, soğuktan ölür, ishalden ölür, kabızdan ölür.

Cephenin gerisindeki bozgunluğu önlemek ne kadar önemli ise, bir devletin ordusu kadar yurttaşlarının da can güvenliğinden sorumlu olması, onları göz göre göre bu ölümlerin yoluna yollamaması gerekmez mi? Ama İttihat ve Terakki gibi başbakanı kurşunlayarak, başbakanlığı basarak, padişahı bir saray baskını ile hal edip devleti ele geçiren çetenin, Tehcir ’deki amacı ordusunu korumak değil; Almanya’dan öğrendiği ırkçılığı uygulamaktı.

Bunları dedikten sonra, “İyi ama bunun hesaplaşmasını Türkiye’ye ve tarihçilere bırakmak yerine, Kanada başbakanı Justin Trudeau 1915’in muhasebesinden önce, daha dün denecek bir zamana, 1978’e kadar devam eden, yerli çocukları sistemli şekilde öldürüp, gizlice gömmenin hesabını sormalı” diye devam edecektim.

Bunlar hala geçerli görüşler bence. Kanada Katolik Kilisesi yetkilileri, tavana bakarak, Trudeau da yere diz çöküp ağlama pozları ile bu işten sıyrılamaz; sıyrılmamalı.

Fakat Katolik Kilisesi’ni insanlığa (ve imana) davet etmek üzere iken, önceki akşam, İdlib’den gelen yeni bir katliam haberi ile, iğne ve çuvaldız kriteri önüme (önümüze) dikildi. Rusların müttefiki Beşar Esad, Rusların verdiği toplarla ve yine Rusların verdiği mermilerle, İblin köyünde Cebel el Zaviye mevkiinde 8 sivil insanı öldürdü, 16 kişiyi yaraladı. Ölenlerin altısı çocuktu. Silahsız, masum çocuk.

Şimdi Rus iletişim uzmanları algı çalışmasına başlayacaklar: Ama İdlib’deki yetişkin erkekler teröristtirler; yanlarında ailelerini bulundurmamalı gerekir! Esad’ın terörist dediği insanlar İdlib’e kimseye saldırmama sözü vererek ve Putin’in onayı ile yerleştirilmedi mi? Ayrıca aileler çoktan kent dışına, çevre köylere çıkartılmadı mı? Esad, şimdi sadece İdlib’i değil sivillerin oturduğu yerleri bombalıyor.

Esad, Suriye’de bir tek Sünni insan bırakmamaya kararlı. Peki size ne oluyor Ortodoks Kilisesi? Sizin de mi Müslüman mezhepleri arasında tercih ettikleriniz var? Peki size ne oluyor İranlı mollalar? Fakihleriniz, müçtehitleriniz, Ayetullahlarınız ve meclisleriniz ile, bu katliamın ortağı değil misiniz?

Yabancı bir haber ajansının fotoğrafçısı, bir hemşirenin, paramparça bebek vücudunu kefenlenebilir hale getirmek için uğraşırken nasıl ağladığını anlatıyor. Elbette, 1915’te Halep yollarında, 1978’de Kamloops’ta Tk’emlúps Secwépemc yerlilerinin çocukları da can verdi. Ölü çocukların, milliyeti, mezhebi, meşrebi olmaz.

Yazının devamı...