Batıdakiler neden hep ‘yalnız kurt?’

24 Şubat 2020

Kitle cinayetleri işleyen, ırkçı ve aşırı dinci-radikal teröristler Müslüman ise bilim insanları, iletişim uzmanları, anlayanlar, anlamayanlar, kaleme-mikrofona sarılıp başlıyorlar açıklamalar üretmeye: İslam dini, inananların nasıl bir takım inançlar geliştirmesine sebep oluyormuş ki bu inançlar bu kişileri nasıl iradeleri dışında terörist haline getiriyormuş.

Bunu ayet-hadis ve Siyer alıntıları ile anlatan ama hayatında formel ilahiyat eğitimi görmemiş insanların yazdığı en az on makaleyi sayabilirim.

Ne hikmetse aynı melaneti işleyen bir Hristiyan veya Musevi ise, bu kuram üretme çabaları duruyor ve aynı çevreler bu kez en fazla, “atomize bireyleşmeyi teşvik eden aşırı modernleştirmenin ortaya çıkarttığı yalnız kurtlardan” söz etmeye başlıyorlar.

Nitekim bu “Yalnız kurt” teorisi, tamamen bu amaçla ortaya atılmış bir açıklama tarzıdır. Bu, bilimsel ciddiyet atfedilecek kadar uzun bir araştırma ömrü olmayan, ABD Federal Soruşturma Bürosu FBI’ın, Amerika’daki ırkçı saldırılardan ırkçı grupları adeta beraat ettirmek için ortaya attığı bir kuramdır. İddiaya göre, kendi birincil (aile, akraba) ve ikincil (dernek, okul çevresi, STK, kilise gibi) örgütlerin denetiminden kurtulmuş bazı kişiler okudukları-izledikleri şeyleri yanlış yorumlayarak kendi kafalarının içinde bir intikam ağı oluşturuyorlar ve silahlanarak bu çarpık fikirlerini eyleme döküyorlar. Kimse onlara “Git bu şu gruplara mensup şu kişileri öldür” demiyor. Yalnız Kurtlar kendilerini bu tür sosyal ve bireysel çevrelerden soyutlayarak, engel olmaları ihtimalini yok ediyorlar.

Yalnız Kurt kuramını destekleyecek bilimsel veri olmamakla birlikte, bu tanıma layık görülerek, arkalarındaki Irkçı Alman veya Amerikan gruplarının beraat ettirilmesi sağlanmış olan ırkçı veya Hristiyan teröristlerin hayat hikâyelerine baktığınız zaman, hepsinin ortak bir kaynaktan beslendiklerini görüyorsunuz.

Geçen Mart’ta Yeni Zelanda’da Nur Camiine yapılan ve 51 kişinin öldürüldüğü 49 kişinin yaralı ve sakat kaldığı saldırıları düzenleyen 28 yaşındaki Brenton Tarrant’tan, geçen hafta sonu Almanya’nın Hanau kentinde 9 kişiyi öldüren Tobias Rathjen’e aynı hikâye. ABD ve AB polislerinin “Yalnız kurt”diye adlandırdıkları ona yakın teröristin geçmişleri, sosyal medya varlıkları ve kendi ırklarından veya dinlerinden olmayan kişilere kustukları kin ve nefreti içiren mesajlar, sadece beslendikleri kaynakların değil, ama onları vahşete yönlendiren fikrî önderlerin dahi ortak olduğunu gösteriyor. Bu kişilerin geride bıraktıkları her türlü yazılı ve görsel unsurların, ırkçı ve Hristiyan grupları aklamak niyetiyle hareket etmeyen gerçek kanun adamları ve Batı dünyasını başına gelmiş bu beladan kurtarmak için gerçekten yardımcı olmaya kararlı bilim insanlarının araştırmaları, bu uyduruk “Yalnız Kurt” kuramını yerle bir edecektir. Sosyal medyaya yansıdığı kadarıyla bile eldeki verilen bu terörün yalnız kurtların değil ırkçı bir kuduz kurtlar ordusunun devrede olduğunu göstermeye yetiyor.

Yazının devamı...

AB, Suriye’yi tiyatro sanıyor

20 Şubat 2020

Rusya, 10 gündür aynı planı ısıtıp Türkiye’nin önüne sürüyor. Güya bu planın amacı, Türkiye’nin denetlemeye ve çatışmadan alıkoymaya söz verdiği İdlib’deki (Rusya’nın terörist saydığı) silahlı grupların, Rusya’nın Lazkiye’deki Hmeimim üssüne saldırılarını durdurmaktı. Rus ve Suriye birliklerinin en son 18 Şubat’ta saldırdıkları İdlib noktalarından aşağı yukarı 200 kilometre uzakta bulunan Hmeimim üssüne son saldırı haberi tam bir ay önce 18 Ocak’ta (ve sadece Rus haber ajansı Sputnik tarafından) verilmişti. Bu haberde bile Rus üssünde kimsenin burnunun kanamadığı ne üsse ne de piste zarar gelmediği belirtiliyordu. Ama bu 30 gün içinde İdlib’de en az 300 kadın ve çocuk ölmüş bulunuyor. Tabii bu haberler Sputnik ve Suriye ajansı tarafından asla verilmiyor.

Rusya hava üssünü korumak istiyorsa, neden saldırdığını öne sürdüğü teröristlerin bulunduğu yerleri ve geldiği yolları bombalamıyor da tamamen ayrı bir yer, çatışmasızlık gözlem noktasında bulunan Türk askerlerinin çevresini bombalıyor? Bu çelişkiye işaret etmek sadece Türkiye’nin görevi midir? Türkiye’yi Suriye’yi üç parçaya ayırma planına ikna etmek için turlar düzenleyen ABD özel temsilcisi James Jeffrey’nin ve ABD’nin Suriye koalisyonunun Avrupalı ortaklarının İdlib’le ilgili yarım ağızla yaptıkları sözde açıklamaların hiçbir yerinde Rusya’nın Suriye ilgili nihai hedeflerinin sorgulandığını gördünüz mü?

Jeffrey’nin, Türkiye’yi Suriye’nin parçalanması planına kazanmak için geldiği günlerde ağzından düşürmediği “NATO müttefikimiz” kelimeleri neden Türk askerinin ve Suriyeli muhaliflerin korunması ve hatta savunulması gerektiği anlarda unutuluveriyor?

Rusya ve Suriye’deki Şii ve Nusayri müttefiklerinin nihai hedefi İdlib’de toplanmış olan 4 milyon Sünni’yi ülkeden tek tek kovmaktır. Biri Müslümanlar için “terörist” damgasını kullanmaya görsün, o anda aklını fikrini yitiren Abu Dabi ve Suudi Arabistan’ın gözünde başka hiçbir unsurun önemi kalmıyor. Bu iki ülke Suriyeli muhaliflerin El Kaide uzantısı olduğuna inanıveriyor.

Temel insan haklarının ve bu çerçevede mülteci haklarının Abu Dabi ve Riyad’da bir öneminin olmadığı muhakkak. Ancak bu kavramların Bonn’da, Paris’te, Londra’da anlamı vardır.

Söz gelimi, muharip bile olsa, savaştan kaçan birini, silahını size teslim etmesi şartıyla mülteci olarak kabul etmeniz gerekir. Bu kişiler küçük erkek ve kız çocukları ile anneleri, büyük anneleri ise ve ilk başvuru ülkesi onlar için barınak ve beslenme sağlayamıyorsa, dünyanın herhangi bir ülkesine “geçme” hakkına sahiptir.

Rusya’nın planları için Türkiye sözcüleri doğrudan “yalan” demiyor ama “Sahadaki gerçeklikle bağdaşmıyor” diyorlar. Evrensel insan haklarını icat ettiği iddiasındaki Batı Avrupa ülkelerinin bir gün birtakım uçaklardan binlerce, on binlerce Suriyeli küçük kız ve erkek çocuk indiği günü, bunu ülkelerindeki sosyal realiteye uygun bulmayacakları gibi.

Çünkü Rusya’nın, İran’ın ve Esad’ın İdlib’de yağdırdığı bombalar tiyatro oyunu değil.

Yazının devamı...

ABD Suriye’yi İsrail’e ihale etmiş

17 Şubat 2020

Geçen haftanın çok dikkat çekmeyen ama son derece önemli gelişmelere yol açması ihtimali bulunan gelişmesi İsrail savunma bakanı Naftali Bennett’in ABD ziyareti sırasında yayınlanan bir haberdi. Birden fazla kaynakta yer alan bu habere göre, altı yıl İsrail’de Yahudi Vatanı Partisi’nin genel başkanlığını yapmış olan Bennett, ABD ziyaretinde savunma bakanı Mark Esper ve diğer üst düzey savunma yetkilileri ile görüştükten sonra, İsrailli gazetecilere, Trump’ın ABD’nin Irak’taki yabancı güçlerle (yani Hizbullah ve öteki İran yanlısı gruplarla) mücadeleyi kendi üzerine aldığını, Suriye’deki teröristlerle mücadeleyi de İsrail silahlı kuvvetlerine bıraktığını söyledi. ABD savunma bakanlığı sözcüsü bu açıklamayı doğrulamayı reddetti, ama “Savunma Bakanlığı İsrail ile çok güçlü bir askeri işbirliğine ve DAEŞ’in yenilmesi konusunda ortak çabalara sahiptir,” dedi.

Bu açıklamanın, İsrailli bakan tarafından kendi partisinin seçim mitinglerinde dile getirilmesi, bir ölçüde, “ABD sadece Netanyahu’yu desteklemiyor, bizi de destekliyor!” tarzı bir iç siyaset yatırımı gibi görünse de bir gerçeklik payı içerdiği anlaşılıyor.

Nitekim İsrail’in Suriye’de birçok İran yanlısı gerilla hedeflerine yaptığı hava saldırılarının artmakta olması, ABD’nin ise İranlı devrim muhafızları komutanı Kasım Süleymani suikastından bu yana Suriye topraklarında hiçbir operasyona kalkışmaması, Bennet’in açıklamasını doğrulayan gelişmelerdir.

ABD’nin Suriye’yi Irak ile birlikte üçe bölme ve ikisinde yer alacak sözde Kürt devletlerini birleştirerek, İran ile İsrail arasında bir tampon çekme fikri biliniyor. Hatta bu fikrin, eyleme dönüştüğü, Irak’ta özerk Kürt bölgesinin bağımsızlık ilan etme girişimi ve Suriye’de PKK-PYD-YPG teröristlerine yardım, silah ve eğitim sağlayarak onları önce kantonlaşmaya, ardından da kantonları birleştirmeye teşvik ettiği de artık sır değil. Ancak bu plan, Barzani-Talabani aşiretlerinin Irak’ta bağımsızlıktan vaz geçmeleri, Suriye’de de Türkiye’nin son Barış Pınarı operasyonu ile bu kantonlaşmanın bozulması ile sonuçsuz kalmış oldu.

Şimdi Suriye’nin İsrail’e ihale edilmesi, bu planın yeniden canlandırılması ve Suriye’nin üçe bölünmesi fikrinin tekrar uygulamaya konması anlamına gelmez mi? İsrail, böyle bir uygulama ile Suriye’deki Şii güçlerini güneyden kuzeye iterek, PKK-PYD-YPG oluşumlarına güneyde yer açmaya mı çalışacaktır?

Görünen o ki Esat ve Putin, artık Suriye’nin bölünmesini ya umursamıyorlar ya da bunu bir tehlike olarak görmüyorlar. İdlib’in üç katı genişlikteki Golan’ın İsrail’e ilhakına diplomatik dille bile olsa itiraz etmeyen Rusya, muhtemelen bu işten yoruldu ve Esat’ı kendi kaderiyle baş başa bıraktı. Rusya’nın Suriye’ye verecek beş kuruş parası yok artık. Suriye’nin de ülkesinin toprak bütünlüğünü sağlayacak ne parasal ne askeri gücü kaldı.

Peki, ülke dışındaki (4 milyonu Türkiye’de, 3 milyonu da Ürdün ve Lübnan’da bulunan) Suriyeliler nereye, nasıl dönecekler?

Yazının devamı...

ABD’nin NATO’daki müttefiki Türkiye

13 Şubat 2020

James Jeffrey, bir türlü fişini çekemediği Soçi’nin cenazesini kaldırmak için, Ankara’ya geldi ve ayağını Türk topraklarına basar basmaz, demecini patlattı: “ABD’nin NATO’daki müttefiki Türkiye askerleri İdlib’de büyük bir tehditle karşı karşıya ve bu tehdit Rusya ve Esad rejiminden geliyor.”

Sayın özel temsilci ülkesinin dört gün önce Fransa ve Yunanistan ile Ege Adaları’nda, “Büyük İskender” adını verdikleri bir güç gösterisi yaptığını unutmuş görünüyor. Jeffrey beyefendi, bu adalardan çoğunun askerden arındırılmış olması gerektiği halde ABD silahlı kuvvetlerinin resmen Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşmaları ihlal ettiğinin hiç farkında değilmiş gibi davranıyor. Bu adalardan Türkiye çıplak gözle görülebilir. Jeffrey sorsa idi, tatbikata katılan ABD subayları o saatte İzmir veya Marmaris halkının ne yaptığını, kimin sahilde yürüdüğünü, kimin balık tuttuğunu anlatırdı kendisine.

Bu Türkiye’nin batısı. Ya doğusu? Jeffrey’in fütursuzca kınadığı Rus ve Beşar Esad askerleri, Türk askerine tuzak kurduğu saatte ABD askerlerinin PKK’nın uzantısı PYD ve YPG’lilerle, Haseke’nin Hiweyran mahallesinde yeni bir askeri üs kurmak için birlikte arazi çalışması yaptıklarına dair fotoğrafları çekiliyordu. Bundan da mı haberi olmadı? Tamam, bunlar uzak yerler ve o günlerde Sayın Jeffrey, Washington’da idi! Peki, Washington’da iki gün önce ABD bütçesine YPG için 200 milyon dolar yardım ödeneği konduğunu da duymadı mı?

Madem hazret açısından Türkiye ABD’nin NATO’daki müttefikidir ve kendisi ikide bir Ankara’ya gelip bu müttefikin siyasetçileri ve bakanlık yetkilileriyle görüşmektedir, Türkiye’ye açık ve yakın bir tehdit oluşturan PKK/YPG için artık destek sağlanmaması gerektiğine ilişkin bir açıklaması oldu mu?

Bu paraların nereye gittiğini ve ABD/İsrail blokunun Suriye’de ne peşinde olduğunu biliyoruz. Bizim bunu bildiğimizi de Jeffrey ve yanındaki heyet biliyor. O halde ABD hâlâ ne oyunu oynuyor?

Jeffrey, Soçi mutabakatında Suriye adına muhatabı olan Rusya ve İran, İdlib muammasının daha da kördüğüm olması amacıyla yaptıkları “müzakere ediyormuş gibi görünme” oyunundan bıkan sıkılan Türkiye’nin Suriye’nin toprak bütünlüğüne aykırı bir davranışa girmesi için bir adımı atmasını teşvik amacıyla gelmiş bulunuyor. Türkiye böyle bir hata yapmayacaktır. Türkiye, İdlib’de Beşar Esad ve (vekâleti icabı olarak            Putin’e) gerekli dersi vermektedir ve daha büyüğünü de verecektir. Bu ders çerçevesinde önce İdlib’deki gözetim noktalarının güvenliği sağlanacaktır. Ama velev ki Türkiye caydırıcı gücünü pekiştirmek ve bütün Türkiye’nin beklediği cezalandırıcı adımı da atmak için, İdlib’in güneyine doğru sarktı. Bundan ABD’nin beklediği sonuç çıkmayacaktır. Rusya ve İran, ne kadar attıkları imzaya aykırı hareket de etseler, ne kadar kendilerine (ve vekâleti icabı olarak Beşar’a) zarar verici adımlar da atsalar, Türkiye ABD’nin istediği adımı atmayacaktır.

ABD Suriye’yi parçalamak istemektedir. Türkiye bu planın parçası olmayacaktır.

Yazının devamı...

Venezuela’da insanî felaket

10 Şubat 2020

ABD başkanı Trump’ın, senatodaki azil davasının oylamasından bir gün önce Kongre’nin ortak oturumunda yaptığı yıllık konuşmasına davet ederek “onurlandırdığı” kişiler arasında Venezuela muhalefet lideri Juan Guaidó’nun da bulunduğu dikkatinizi çekmiş olmalı. Trump Guaidó’yu aya kaldırdı ve alkışlattırdı. Kongre’deki demokratlar Trump’ı alkışlamadıkları, hatta Temsilciler Meclisi başkanı Nancy Pelosi konuşma metnini kürsüde yırtarak adeta Trump’ın başına attığı halde, Guaidó’nun her iki parti tarafından dakikalarca alkışlanması nasıl yorumlanmalı.

Guaidó, sıradan bir muhalefet lideri değil. O, ABD’nin sadece liderinin siyasetini beğenmediği için yoksulluğa mahkûm ettiği, her an işgal ederek, liderini de iktidar partisini de ortadan kaldıracağı izlenimini verdiği bir ülkenin ikinci başkanı. Ülkenin (üstelik iki kere) seçilmiş başkanı Nicolás Maduro’nun 2019’daki seçimlere hile karıştırdığını öne sürerek kendince bir seçim düzenlemiş ve milletvekili seçilmiş; kendisi gibi 2019 seçimlerini tanımayan milletvekilleri tarafından önce parlamento başkanı sonra da geçici cumhurbaşkanı seçilmişti. ABD’de okumuş ve öğrenci liderliği yapmış olan Guaidó, eski Başkan Chavez’den sonra ülkenin diktatörlüğe doğru gittiği inancı ile siyasete atılmıştı. Ülkede şu anda Guaidó’ya bağlı askeri birlikler bile var; ABD’nin gönderdiği özel uçaklara binerek dünyayı ziyaret ediyor ve Kongre’nin ortak oturumunda her iki partinin üyeleri tarafından ayakta alkışlanıyor.

Eski bir otobüs şoförü olan Başkan Maduro’nun iyi bir yönetici olduğu elbette söylenemez; Dünyanın en zengin petrol kaynağına sahip olan ülkesini, ABD’nin ülke ekonomisini fiilen yerin dibine batıran müdahalesinden önce, yolsuzluklarla, kötü yönetimle, yerle bir etmeyi başarmıştı. ABD’nin uyguladığı petrolden tutun makinaya kadar yüzlerce yaptırım, banka muamelelerini engellemekten, ülkenin eline dolar banknot geçmesini önlemeye kadar inanılmaz yasaklar, sonunda bir tarihte dünyanın en zengin ülkesi olan Venezuela’yı bugün tam bir insanî felaketin içine atmış bulunuyor.

Enflasyon yüzde 300 civarında. Ülkenin parası Bolivar ile nerede ise hiçbir alışveriş yapılamıyor. Otomatik para çekme cihazları günde sadece 3 bin Bolivar veriyor; bu parayla bir adet ekmek alınabiliyor. Su yok, elektrik yok, taze meyve ve sebze yok; petrol ülkesinde benzin yok!

Bu haberlerin çoğunu Maduro yönetimini kötü göstermeye çalışan ABD kaynaklı gazeteler ve dergiler veriyor olsa da Venezuela’nın dostu olan kaynaklar daha renkli bir tablo çizmiyor. Maduro’nun şimdi ülkenin birikmiş borçlarını satın alacak ve yeni kredi açacak kaynaklara inanılmaz oranlarda faizler ödemeyi vaat ettiği bildiriliyor.

Maduro’nun sosyalist partisinin geleneksel batı düşmanlığını bir kenara bırakması, Guaidó ile değilse bile kötü yönetimden ve yolsuzluktan şikâyet eden gerçekçi muhalefet ile yeniden diyalog yollarını aramasının zamanı geldi de geçiyor. Maduro, bölgedeki uluslararası kurumların yardımını istemek zorunda.

Yazının devamı...

Askeri çözümden önce son adım

6 Şubat 2020

Uluslararası ilişkilerde kullanılan çeşitli araçlar vardır. Diplomatların konuşması bu araçlardan biridir. Ekonomik önlemler bu araçlar arasındadır. Ülkeler muhatap ülkenin ihtiyacı olan bir mal veya hizmetin satışını, teslimi önleyerek, geciktirerek, kendi iradelerine boyun eğilmesini sağlamak isterler. Ve nihayet savaş gelir... Güç kullanımı tehdidinden başlanır, sınırlı güç kullanımına, hatta topyekûn savaşa bile başvurulur.

Türkiye, kendisine son 10 yılın en büyük sorunlarını açmış olan Suriye ile doğrudan diplomatik görüşmeler yapmıyor; bu görüşmeleri, hatta iki taraflı anlaşmaları (çatışmasızlık bölgelerin kurulması, İdlib’de gözetim noktaları oluşturulması) bile Rusya üzerinden yürütüyor. Bu, elbette bir zaaftır. Ama Suriye tarafı, Türkiye’nin bu doğrudan teması kesme kararına yol açan tutum ve tavrını değiştireceğine, ikili ilişkileri nerede ise bir daha kurulmayacak şekilde tahrip ediyor.

8 şehidimize mal olan saldırısı ile Suriye’nin kendi halkını bombalamaktan çekinmeyen, yarım milyon kişiyi katletmiş Beşar Esad bundan sonra anlayacağı tek dilin askeri güç kullanımı olacağı mesajını veriyor.

1998’de, Suriye’nin, PKK terörist başı lideri Abdullah Öcalan’ı iadesi için konuşmanın, ikna çabasının işe yaramaması üzerine nihai çözüme başvurulması amacıyla, sınıra asker yığılmıştı. O zaman Beşar Esad’ın babası Hafız Esad ülkenin diktatörü idi ve Türk Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı’nı tankların üzerinde sınırda görünce araya Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’i sokarak, daha sonra Adana Mutabakatı diye anılacak olan sözleşmeyi imzalamıştı. Yine de Esad, Mübarek vasıtasıyla verdiği sözü tutmamış, terörist başını Türkiye’ye teslim edeceğine, komşumuz ve müttefikimiz (!) Yunanistan tarafından Moskova, Roma ve Kenya turlarına çıkartılmasına imkân sağlamıştı.

Şimdi aynı düşmanca tavrı oğlu gösteriyor. Aile değerlerini dikkate alırsak, babası gibi oğlunun da aracılarla verdiği sözleri tutmak gibi bir terbiyesi, haysiyet anlayışı, onur kavramı yok. Rusya üzerinden yapılan mutabakat, İdlib’e sığınan muhalefeti elinden geldiğince yok etmek, hayatta kalanlarını da Türkiye’ye sürmek istiyor.

Ülkesini iç savaştan sonra tek bir parça olarak korumayı başarsa bile Beşar Esad’ın Türkiye’ye sığınmış olan 4 milyon Suriyelinin geri dönmesine imkân sağlamaya da niyeti yok.

İdlib’teki karşı operasyon ve Türk gözetim noktasına yaptığı saldırıya katılan birliklerinin yok edilmesi, Beşar Esad üzerinde yeterli etkiyi sağlamamış olsa bile, umulur ki, Rusya lideri Putin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından çıkan sözleri duymuş ve gereken sonucu çıkartmıştır.

Beşar Esad’ın askerlerinin ölmesine, Suriye’nin harap olmasına aldırış etmediği bir gerçek. Putin’in, “Son saldırı barış çabalarına zarar vermiş oldu” ifadesinin, Beşar’ın bulunduğu makamdan uzaklaştırılması için nihai yolun açılmak ve Suriye’nin kaybıyla sonuçlanacak gelişmelerin başlamak üzere olduğunu anlayacak kadar uluslararası diplomasiden anladığı biliniyor.

Yazının devamı...