Peki, kim bizi tamamlayacak?

Ülkelerin sağlık sistemleri, ekonomileri, siyasal iradeleri sınavdan geçiyor. Bu nasıl bir virüs ise, sadece biz ölümlü beşeri evlerimize kapatmakla kalmadı, tıp dünyasını laboratuvarlarına, ekonomi uzmanlarını karatahtaların başına, siyaset bilimcileri bilgisayarlarına ve siyasal yöneticileri kurullarına, komisyonlarına çiviledi. Bu çalışmalarda cevap aranan soru şu: Herkesin tekrarladığı öngörüyü, dünyanın korona salgını sonrası aynı olmayacağı kehanetini kabul edersek, “Peki nasıl olacak?”

Türkiye bir yandan, 17 yıllık sağlık yatırımının verdiği rahatlık, bir yandan halkımızın evvel-eski itaatsizliğinin getirdiği sıkıntı arasında. Bu rahatlık, en yakın Avrupa ülkesinin elindekinin iki katı solunum cihazı stoku ve şu anda faal olan 10 şehir hastanesinin her biri yoğun bakım odasına çevrilebilecek 15 bin yatak kapasitesiyle (bu sayıya bu ay içinde 5 bin yeni yatak ekleniyor; bütün diğer hastanelerin yatak sayısı 250 bin), bütün Kovid-19 hastalarının her türlü ilaç ve tedavisinin ücretsiz olması, maskenin parayla satılmaması gibi birçok siyasal öngörüden kaynaklanıyor. Sıkıntının kaynağı da başka bir rahatlık: Dünyayı aciz bırakan salgının karşısında, halkımızın “adamsendeciliği” ve “Bana bir şey olmaz” laçkalığıyla, ülkeyi adım adım sokağa çıkma yasağına ittiğini görüyoruz.
Mediko-sosyal alanda bilim kurulunun tavsiyeleri ve Cumhurbaşkanı Hükümeti’nin çok hassas bir denge içinde üretim-lojistik-güvenlik gözeten siyasetinin varlığını görüyoruz. Böyle bir küresel afet karşısında sınanmış-denenmiş psiko-esosyal siyaset bulunmadığı halde birçok ülkede ve bu arada Türkiye’de, halkın bir taraftan salgınla mücadeleye bizatihi katılmasını sağlamak, diğer yandan ihtiyacı olan manevi desteği, birlik ve beraberlikte bulması için ulusal bağış kampanyaları düzenleniyor.

Milletlerin, bir birey gibi sadece maddi destekle yetinemeyeceği, manevi desteği ise sadece hastane yatak sayılarına, solunum cihazı stoklarına, hızla yapılan sahra hastanelerinin miktarına bakarak bulması mümkün değildir. Bunlar olacak ve bu rakamların verdiği maddi şemsiyenin altında, birey olarak kendisinin de üyesi olduğu bir gönüllü katkı çabasının varlığını hissetmesi şarttır. İtalya, Fransa balkon şarkılarıyla denedi; ama Avrupa Birliği sisteminin yıllarca milli altyapıları bir ülkenin kendi hükümeti, kendi siyasetçisi gibi hassasiyetle denemediği acı gerçeği ortaya çıktı. AB ülkelerinin birbirine bırakın yardım etmeyi, birbirinin deposunu yağmalayıp sağlık malzemelerine el koyduklarına tanık olduk. Uluslararası sistemin belkemiği olan (!) Birleşmiş Milletler konuyu görüşmeye salgının tam 100’üncü gününde başladı.

“Biz bize yeteriz” kampanyası bir yeterlik sağlama girişimi değil, fakat bir milli şuura, aidiyet hissinin vereceği güvene ihtiyacın sonucudur. Küresel sistemin çatır çatır çöktüğü sırada bu yeterliği sağlayamazsak, oluşacak boşluğu başka şekilde tamamlamanın imkânı olmadığını anlamak ve yeniden, bir kere daha kenetlenmek gerekiyor.