Peki Mario; ne yapacaksın şimdi?

Bir ülkede altı büyük, 30 küçük parti var; bunlar 60 milyonluk ülkeyi yönetemiyor, siyasetle ilgisi olmayan elitin (sanayiciler, maliyeciler, üniversite hocaları) baskıları sonucu, siyasetin dizginlerini bir bankacıya teslim ediyorlarsa, buna “yumuşak diktatörlük” denir.

Bir de katı diktatörlük vardır: Mussolini de 1922’de iktidara “partiler üstü bir siyaset” önerisi ile gelmiş ve bu tür bir diktatörlük kurmuştu. Eski profesör, eski danışman, eski maliyeci ve Avrupa Merkez Bankası eski başkanı Mario Draghi, partilerin koalisyon kavgaları, hükumetlerin güvenoyu aldıktan bir aç ay sonra batmaları üzerine de facto bir başkanlık sistemi ilan edilerek, partiler-üstü bir konumda göreve geldi. Önünde iki gündem maddesi vardı: Korona salgınına karşı etkin bir korunma planı oluşturmak ve İtalyanların bir türlü ısınamadığı Avrupa Birliği ile hala gerçekleşmemiş olan bütünleşmeyi tamamlamak. Salgın eski hızıyla devam ediyor; bütün İtalya’da, lokantalar, okullar, dükkanlar, müzeler, kafeler Mart’ın ortalarında yeniden kapandı ve daha da fenası aşı yok! Büyük plancı, büyük uzman, “Süper” Mario, (Washington Post’a göre) yanlış grupları aşılayarak işe başladı ama bunu da sürdüremiyor. Bütün umutlar ABD’den gelecek tek dozajla verilen Johnson and Johnson aşısında. Onun da imalatı aksamış vaziyette.

Akıllı demeyeceğim ama kurnaz siyasetçi bu durumda ne yapar? Dikkatleri başka yöne çeker. Avrupa Birliği’nin bakanlar kurulu durumundaki Komisyon’u ile en yüksek karar organı olan devlet ve hükumet başkanlarından kurulu Konsey’in başkanları arasındaki yarışın yeni bir tezahürü olan Ankara’daki protokol krizi Mario için aradığı fırsatı vermiş olmalı. Partiler-üstü, siyaset-üstü, ulusal birlik hükumetinin başında olduğuna bakmadan, bu kişi, basit bir oturma düzeni sorununu getirip Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın diktatörlüğüne bağladı!

Biz Türkler, Mario’nun mevcut sıfatlarını daha önce kendi darbeler tarihimizde gördüğümüz için, kendisinin anlam ve önemini çok iyi biliyoruz. Ama o seçimle sandıkla ömrünün hiçbir döneminde ilgisi olmadığı ve geldiği her göreve atamayla geldiği için, diplomatik izandan ve nezaketten olduğu gibi, siyasal terminolojiden de uzak. Dokuz kez seçim katılmış, kıran-kırana sürdürülen bu seçimlerde daima göreve gelme ve devam etme onayı almış bir devlet adamına, popüler denir, halkın sevgilisi denir, siyaset ustası denir; ama diktatör denmez.

Ayrıca bu ifadenin sonuçları vardır. Dünyanın tanıdığı son iki diktatörden biri olan Mussolini mesela, bütün Avrupa’nın çabasıyla askeri yenilgiye uğratılmış ve sonunda öldürülmüştü. Şimdi Mario, bütün süperliğini toplayarak ne yapmayı düşünüyor? Sarf ettiği bu söz, “Adam siyasetçi değil! Yaptı bir eşeklik!” denilip geçiştirilecek bir herze değil.

Akdenizli bütün milletler gibi İtalyan halkı da Türklerin sevdiği bir halktır. Bu iki halkın arasını açmak, Mario’nun ülkesine vereceği en büyük zararlardan biri olacaktır.

Hakikaten Mario Efendi, ne düşünüyorsun bu konuda?