Siyah adamı yine oyuna getirdiler

Resmi raporlar George Floyd’un “cinayete” kurban gittiğini gösteriyormuş. Oysa olaydan 5 gün sonra hazırlanan tutuklama talebi yazısında, savcı nerede ise George Floyd’un kendi kendine öldüğünü öne sürmüş, sebebin havasızlık değil kalp durması olduğunu öne sürmüştü.

Dört polisin, bir dükkâna verdiği 20 dolarlık banknotun sahte olduğu iddiasını “soruştururken” ölümüne sebebiyet verdikleri Floyd, son 12 ay içinde ABD’de polisin aşırı şiddet kullanması sonucu ölen 1.004 kişiden biri oldu. Yani ABD polisi günde ortalama üç kişiyi öldürmüş. Dahası bu ölümlerden sadece 3’ünde ilgili polis memuru suçlu bulunmuş ve hapse mahkûm edilmiş. Bu bin kişinin dörtte biri siyah. Oysa siyahların oranı ABD’de sadece yüzde 10! (Birileri bunun veritabanını bile tutuyor: shorturl.at/ejkLO)

Bu tabloya bakarak ister siyah olun ister beyaz, ülkeniz için kaygılanmaz ve bu adaletsizliğin önüne geçilmesini istemez misiniz? Nitekim bu sorunun ciddi boyutlara vardığını fark eden eyaletlerde polis eğitimine ağırlık verilerek, cinayetlerin tamamen önüne geçildiği de biliniyor. Siz Amerikalı olsanız bu önlemlerin bütün ülkede uygulanmasını istemez misiniz?

Ama uygulanmıyor; Floyd’un ölümüne sebep olan Derek Chauvin, hakkında bir cinayet olmak üzere 18 şikâyet olduğu halde, görevde tutuluyor. Bu durumda siz Amerikalı olsanız sokağa çıkmaz mısınız?

Sokağa çıkmak, afişle, pankartla, haykırarak, adaletsizliği kınamak ve reform taleplerini dile getirmek ise, evet. Ancak bu, insanların malına mülküne zarar vermek, dükkânları yağmalamak, polis araçlarını, postaneleri yakmak ise elbette hayır. Ama işte son 10 yılda tanık olduğumuz 33 “isyan” (karışıklık, ayaklanma) girişimi, bir protestonun akla ve kamu vicdanına uygun boyutunu aşıp, mala, mülke ve cana zarar verme boyutuna varınca, ilk zararı o protestoya sebep olan “haklı dava” görüyor. Öfkenin ortadan kaldırdığı ilk şey akıl oluyor; aklın devreden çıktığı yerde şiddet egemen hale geliyor. Sonuçta 1861’den bu yana siyah adamın eşitlik ve adalet davası bir sonuca ulaşamıyor.

Bu davayı ve sebep olduğu isyanları hem sağdan hem soldan istismar etmek isteyen çok grup, çok akım oldu. Protestoların isyana dönmesi hem davanın sonuçsuz kalmasına hem de davanın temelinde yatan iki unsurun, eşitsizliğin ve ırkçılığın sürüp gitmesine sebep oldu.

Bu arada çözüm girişimleri de sorunu büyütmekten başka işe yaramadı. Clinton ve Obama’nın sağlık ve sosyal yardım programları, bunlardan çoğunlukla Afrika Latin Amerika kökenli kişilerin yararlanıyor olması dolayısıyla temeldeki ırkçılığı körükledi; ezilen kesimleri devlet sırtından geçinen bedavacılar yaftasına mahkûm etti.

Bugün hayatta olsaydı, aynı sözü söyleyeceğine inandığım ünlü siyah lider, insan hakları davasının unutulmaz önderi Martin Luther King, 1967’de, “Amerikalılar adaleti ertelediği sürece bu isyanlar bitmeyecektir. Ama isyan, kendi davasını yok etmeye yarar” demişti.

Bir kere daha siyah adam, kendi davasını yok etmek isteyenlerin oyununa geldi.