Pasaport’ta çay içmek...

PASAPORT’ta çay içmek en sevdiğim eğlencelerden biridir.
Su gibi güzel kızlar, gencecik delikanlılar, deniz, körfez vapurları, elinizde güzel demlenmiş çay...
Daha ne olsun?
Çaydan birinci yudumu alıp, yolcularını indiren vapuru süzmeye başlamıştım ki arkamdan birisi “Merhaba abi!” dedi.
Dönüp selâma karşılık vereyim dememe kalmadan “Merhaba”nın sahibi masama gelip sandalyeyi çekti, destur vermeden teklifsizce oturdu.
- Nasılsın abi?
- Teşekkür ederim, siz nasılsınız?
- İyiyim abi, sağol, seni gördüm inan daha iyi oldum...
Durdu. Şaşkın yüzüme dikkatle baktı.
- Abi sen beni tanımadın galiba?...
- Şey!... Birden çıkaramadım.
- Olur abi boş ver, bana da oluyor...
- Ne günlerimiz geçti be abi, hatırladın mı, hani balık pişiricisinde bir gün...
Öyle coşkulu ve öyle bildik anlatmaya başladı ki, nezaketen hatırlamış gibi gülümseyerek dinlemeye başladım.
Davetsiz misafirin konuşmasının tam burasında garson masaya geldi.
Benim “Bir şey içer misiniz?” dememe kalmadan garsona, “Duble çay, yanına beş şeker koy” dedi...
Sonra da iskeleye dizilmiş masaların hemen sonunda duran camekanlı gevrek büfesine elini uzatıp, “Sıcak poğaça varsa oradan üç tane getir bana, yumurta da soysun, tuz, karabiber bol olsun...”
Sonra da bana dönüp, “Abi bu herif sabahları bir boyoz satıyor, lokum gibi valla, bayıltıyor beni. Başımı salladım.
Ağzımı açıp bir çift laf etmeme fırsat vermeden devam etti:
- Sokak lezzetleri dedin mi İzmir’in üzerine yoktur abi.
- Bak abi, İzmir’in dışında hiçbir yerde bilinmez, ben sabahları hususi Çankaya’ya sübye içmeye giderim. Kemeraltı’nda da bir amca var...
Artık dayanamadım.
“Özür dilerim, bir türlü sizi çıkaramıyorum, isminizi bağışlar mısınız?” demek için ağzımı açacaktım ki, önce davrandı.
- Ertuğrul Özkök’ün dünkü yazısını okudun mu abi?
- Her gün okurum.
- İçin rahatlamıştır.
- Niye?
- Niyesi var mı abi, araştırma yapılmış, gelecek on yılda da, köşe yazarları gazetelerin kralı olacaklarmış.
Gülümsedim.
“Adınızı...” diyemeden.
- Mennan’ı bilir misin abi? dedi.
- Bilirim.
- Mennan kadar güzel karadutlu dondurma yapan dünyada yoktur.
- Alsancak’ta 1460 Sokak’ta bir gevrek fırını var, hiç gevreğini yedin mi?
“- Yemedim...”
- Yemelisin abi, sonra Alsancak’ta Bornova Sokağı’nın oralarda bir boyoz fırını var, boyozu şokla dondurup, New York’ta yaşayan İzmir kökenli Yahudilere gönderiyorlar abi, inanılmaz bir şey.
Konuşurken hiç ara vermeden önüne gelen üç poğaçayı, yumurtayı yedi, beş şekerli çayı da içti.
Zihnimin sararmış sayfalarını büyük bir hızla çeviriyorum, “Allahım kim bu adam?...” Soracağım, fırsat vermiyor.
Sonra, bir sır verir gibi bana doğru eğildi, sokuldu, neredeyse ağzımın içine girecek “İzmir için yazdıklarını her gün okuyorum abi; inan hislenip ağladığım zamanlar oluyor”
Burnu, ağzımın içine girecek, geriye çekildim. “Teşekkür ederim” dedim.
Sesini iyice kıstı.
“Senden bir ricam var abi!...”
Devam etti. “Çok lâzım, bana bir yüz lira ver abi, ben iki gün içinde gazeteye getirir, iade ederim”
Şaşırdım, “Estağfurullah da, üzerimde...” “Bir bak abi” dedi.
“Ne varsa, lütfen...”
Otomatiğe bağlanmış gibi elimi cebime attım. Cüzdanımda iki elli liralık yan yana duruyor. Benden önce elini uzatıp birini aldı. Sonra...
“Ben kalkayım abi” dedi.
Adını bile söylemeden yürüdü gitti.
Kalakaldım...
Garson geldi, kendi çayımla birlikte beş şekerli çayı ve üç poğaçayı da ödedim. Garson: - Ne kadar götürdü abi? dedi.
- Anlamadım?
- Ne kadar götürdü? Elli, yüz?
“Elli” dedim.
- Ucuz kurtulmuşsun abi!...
- Kim bu adam?
- Valla biz de adını bilmiyoruz abi, ama İzmir profesörü adam. Kime rastlasa meşrebine göre İzmir’i anlatır.
Geçenlerde Osman Kibar’ın Kahramanlar’da Romanlara yaptırdığı sosyal konutları bir anlattı, anlattığı adam güleceğim derken neredeyse denize düşüyordu. Gayrı ihtiyari sordum.
- O adamdan ne kadar götürmüş?
- Galiba iki yüz...
Ucuz kurtulmuşum diye düşündüm.
Cüzdandaki diğer ellilik de gidebilirdi.
Kendi kendime, “Geçmiş olsun” deyip Pasaport eğlencesini bitirdim...


TAŞİKARDİ...
Taşikardi bir sağlık sorunudur, insanı yorar; mutsuz ve huzursuz eder, yaşam kalitesini düşürür.
Son zamanlarda toplumsal taşikardimiz de tedirginlik ve mutsuzluk yaratıyor. Toplum şaşırmış durumda.
Bir anlam veremediği Hanefi Avcı dosyası, tek tip askerlik, Anayasa ve seçimler derken bir de “Özal’ı kim öldürttü?” meselesi, insanı gerdikçe geriyor. Yetmezmiş gibi, nedenini bir türlü kavrayamadığı “domates” tartışmaları gündeme geliyor.
Bu da yetmezmiş gibi ani bir depresyon kapıda; kapımızı zorluyor tekrar türbanı gündeme getiriyor.
Derken sıcak para devreye giriyor, terler basıyor.
Bu kalp buna nasıl dayanır? Bu taşikardi toplumu fena sarsıyor.
Ve, organ bağışı da olmadığı için her an yapay kalple mekanik ve duyarsız yaşamak kapıyı çalıyor. (Ertan ÜLKÜ)