Acının, umudun, siyasetin dili!

İlgi alanları sır değil:Kürt sorunu...Ortak amaçları ise kısaca, Kürt sorununu silah ve şiddetten arındırmak diye tarif edilebilir.Dün sabah yaptıkları toplantıya gazeteci kimliğimle katıldım. Acının, umudun ve siyasetin dilini konuştuk. Geçmişin tutsağı olmadan güzel bir geleceği kurmanın yollarında dolaştık.Konuştum, tartıştım, düşündüm.Değişik sesler duydum. Kafamdan yeni pencereler açıldı.Özellikle Rojbin Tugan'ın, yıllardır Hakkâri'de yaşayan genç avukatın, bana yönelik eleştirel çizgiler de içeren sözlerindeki duyarlık içimi acıttı.Yaşanan acıları lafı fazla uzatmadan, süsleyip püslemeden öylesine dile getirdi ki, sanıyorum, hepimiz etkilendik. Şöyle dedim:"Rojbin'in dili acının dili..."Kabullenmedi.Toplantının sonunda:"Acının dili yerine, umudun dili derseniz daha doğru olur" dedi bana... Acının dili...Umudun dili...Bir de siyasetin dili var.Bu dil elbette çekilen acılara ve beslenen umutlara göre şekillenir. Ama aynı zamanda siyaset ayrı bir mantığa dayanır.O mantık eğer acıların tutsağı olursa... Ya da aşırı iyimserliğe kapılıp umut yolculuğuna yelken açarsa... Her iki halde de tehlike var demektir. Çünkü gerçeklerden kopuk siyaset olmaz.Çıkmaz sokaktır bu.Ama bunun gibi, sürekli olarak geçmişin acılarına saplanıp kalırsak da, mazinin esiri olursak da, güzel bir geleceği kuramayız.Bunu anlatmaya çalıştım.Yazdıklarımı da tekrarladım.Önce PKK'nın silahları gömmesi gerektiğini, şiddetin değil siyasetin temel alınmasını, dağdakilerin indirilmesi için devletin mutlaka adımlar atmasını, bunun genel seçimlerden önce olamayacağını, takvime bağlı ateşkeslerin işe yaramayacağını, silah ve şiddetin iki taraftaki 'şahinler'in değirmenine su taşıyacağını, silah ve şiddet dalgasıyla çalkalanan bir Türkiye'de seçim sandığından 'şahinler'in, Kızılelmacı takımının güç kazanarak çıkabileceğini, PKK ile devleti şu ya da bu şekilde pazarlık içinde gösterecek oluşumların akıl kârı olmadığını, 'Türkiye gerçeği'nin böyle bir şeye izin veremeyeceğini söyledim.Yoksulluğu da konuştuk.Güneydoğu'da, Diyarbakır'da korkutucu boyutlara varmış olan 'işsizlik'ten de, gelir dağılımındaki korkunç adaletsizlikten de söz ettik.Böyle bir bataklıkta ancak şiddet çiçekleri açabileceğini, 'yoksulluk-şiddet sarmalı'nı kırmak için bu bataklığın kurutulmasının şart olduğunu konuştuk.Şöyle dedim:"Bu bataklığı kurutmak demek, aş ve iş demektir. Yatırım ve üretim demektir. Şiddetin kol gezdiği, silahların patladığı bir ortamda ne yatırım yapılır, ne de üretim..."Devamını şöyle bağladım:"Türkiye'nin AB yoluna devam etmesinde yarar var. AB'nin ulus-üstü yapıları, Türkiye'de milliyetçiliğin de zamanla aşılabileceği kapıları açar. AB yolundaki bir Türkiye'de demokrasi ve hukuk çıtası yükselmeye devam eder. AB yolundaki bir Türkiye'nin aş ve iş sorunu daha kolay çözüm rayına oturur."Kısacası:Türkiye'de kriz çıkarmak isteyenlerin bugün ortak bir korkusu var. Bunun adı, 'demokrasi korkusu'dur. Demokrasiden korkanlar, Türkiye'nin AB yolunu kesmenin peşindeler. Bunun için de beklentileri malum:Güneydoğu'da yangının yeniden parlaması!Şimdi bütün mesele, bu oyuna gelip gelmemek... Türkiye'nin böylesi tuzaklardan sakınabilmesi için Sivil Diyalog Platformu gibi inisiyatifler çok önemli. Başarılar diliyorum bütün kurucularına... h.cemal@milliyet.com.tr Sivil Diyalog Platformu, bir kısmını yakından tanıdığım bazı Türk ve Kürt aydınlarının geçenlerde bir araya gelerek oluşturdukları bir hareket, bir sivil inisiyatif.