Allah’ın belası geçmiş ya da Wikileaks!

Bu yakınlarda öğrendim. Ankara’da bir zamanlar devletin güvendiği, yaşlı başlı emekli diplomatlarımız sabah vakti resmi arabalarla toplanır, Genelkurmay’da ya da bir başka yerde devlet arşivlerine yollanırmış.
Mesaileri, ‘özel görev’miş!
Resmi tarihimize aykırı düşebilecek ‘sakıncalı’ belgeleri arşivlerden ayıklamak diye tarif edilebilecek bu ‘özel görev’ halen devam ediyor mu, bilmiyorum.
Yine devleti bilen güvenilir bir kaynak anlatmıştı.
1950 yılı Mayıs ayı.
DP tek başına seçimleri kazanır ve Türkiye’de siyasal iktidar ilk kez halkın oyuyla el değiştirir. Onca yıl kendini devletle özdeş kılmış CHP’nin tepelerindeyse telaş rüzgârları esmektedir.
CHP’li İçişleri Bakanı görevini DP’li bakana devretmeden önce, zamanın önde gelen resmi tarihçilerinden bir ikisiyle birlikte İçişleri’nin arşivine girer, tarama yapar ve DP’nin eline geçmesini istemediği bazı belgelerden ‘temizler’ bakanlığının arşivini...
Devletimiz böyledir.
Geçmişten korkar!
Gerçek korkusu vardır. Çünkü kirleri de vardır, kendi ürettiği ‘katilleri’ de vardır o geçmişin. Bu nedenle devletimiz bizim geçmişimizi bize gerçeklere göre değil, kendi istediği gibi anlatır.
1960’ların başında ben siyaset bilimi okudum Ankara’da.
Dört yıl boyunca Mülkiye’de kimse bana örneğin Kürtleri, Kürt isyanlarının nedenlerini, Alevileri ve inançlarını, bu ülkenin toplumsal dokusuyla kimlik meselelerini öğretmedi.
İstiklâl Mahkemeleri’nin derinliklerine ışık tutan olmadı.
Otoriter laiklik anlayışının inançlar üstündeki baskısını öğrenmedim.
1915’in gerçek yüzünü, Ermenilerin acılarını kimselerden duymadım.
Dersim’e gelince isyandı, o kadar.
Oysa Dersim isyan değildi.
Ve Dersimliler, eski Dışişleri Bakanlarından İhsan Sabri Çağlayangil’in, tanık olarak, 1986’da Kemal Kılıçdaroğlu’na itiraf ettiği gibi, “Sığındıkları mağaralara zehirli gaz sıkılarak fareler gibi” öldürülmüştü.
6-7 Eylül de bizim tarih kitaplarının yazdığı gibi değildi. 1950’lerin başında Rumlara, Ermenilere, Yahudilere yönelik pogrom, kontrgerilla ya da güncel deyişle ‘derin devlet’ tarafından düzenlenmişti.
Bize bunlar öğretilmedi.
Resmi tarih bunları yazmadı.
Karanlıkta tutulduk.
Osmanlı tarihine ilişkin, İstiklal Savaşı’yla Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına ilişkin, Atatürk’e ve yakın tarihimize ilişkin arşivlerdeki gerçekler ya gizlendi, ya imha edildi.
İttihat Terakki’den başlayarak Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında bulaşan ‘kirler’den bugün bile hâlâ tam temizlenemedik.
“Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır” zihniyetinin ürünü olan siyasi cinayetler bugünlere kadar sarktı ne yazık ki, demokrasi ve hukukun kolunu kanadını kırarak...
Uzun lafın kısası:
Yalanda yaşatıldık.
Yalanda yaşayan çoğu insan gibi, toplum olarak da kendi kişiliğimizi bulamadık, olgunlaşamadık. Bu yüzden de iç huzuruna eremedik, iç barışımızı yakalayamadık.
Kendilerini Cumhuriyet devletiyle özdeş kılmış olan asker-sivil elit, rejim üstündeki kendi egemenliğini, kendi imtiyazlı durumunu devam ettirmek için Kemalizm adı altında tarihi gerçekleri sürekli çarpıttı.
Böylesini uygun gördüler bize...
Hayatın gerçekleri zorladıkça da, arşivlerin üstüne kilit üstüne kilit vurdular, yetmedi, arşivleri tarayıp belgeleri yok ettiler.
Ama gerçekten kurtuluş yok.
Sonunda enseliyor insanı!
Nitekim, neyin ne olduğunu arşivler hâlâ açılmasa da öğrenmeye başladık.
Geçmişi öğreniyor ve sorguluyoruz. Geçmişle yüzleşmeye de başladık.
Bu süreç artık durdurulamaz. Geçmişi tüm boyutlarıyla öğrenip kavradıkça, geçmişin yükünden kurtuldukça, daha güzel bir geleceğin yollarında yürüyeceğiz.
Farkındayım, böylesine satırlar ilk kez yazılmıyor bu köşede.
Kim bilir kaç kez yazdım.
Ama bu seferkini Wikileaks’e, belki daha doğru deyişle Ankara’daki bir Amerikan diplomatına borçluyum.
Wikileaks’ten öğrendim.
Ankara’dan Washington’a gönderdiği bir yazıda, entelektüel derinliği olduğu anlaşılan o Amerikalı diplomat, Türkiye’de resmi tarihçiliği eleştiriyor.
Ve gerçekler karşısında kafasını devekuşu gibi kuma gömen bu anlayışı, 1991’de tarihe karışan Sovyetler Birliği’nin totaliter tarih anlayışına benzetiyor.
Demiş ki gizli telgrafında:
“Türkiye’nin resmi tarihi katı tabular, inkârlar, korkular ve mecburi kılınmış kaba tahrifatlarla dolu. Türkiye Cumhuriyeti’ndeki resmi tarihçiliğin bu halleri, eski Sovyetler’in akademik dünyasında anlatılan eğlenceli bir fıkrayı hatırlatıyor.
Sovyet Komünist Partisi’nin tarih fakültesindeki yetkilisi, parti kadrolarını ideolojik tehditler konusunda uyarırken, ‘Gelecekten kuşkumuz yok, o biliniyor. Ama geçmiş, o Allah’ın belası geçmiş yok mu, sürekli değişiyor’ diye yakınır.”
İyi pazarlar!