PKK’nın dağdan indirilmesi konusunda iyi bir noktadayız!

Milliyet yazarı Hasan Cemal, Cumhurbaşkanı Gül'ün yalanladığı "Kürdistan' dedi mi? Demedi mi?" polemiğine açıklık getirdi...

BAĞDAT
Ortalık sararıyor, kum fırtınası patladı patlayacak yağmurla birlikte derken, bilgisayarın başına oturuyorum.
Ama ne yazacağım, mal yok.
Diyor ki Fehmi Koru:
“Al eline kalemi, yaz başına geleni demiş eskiler...”
Ben de öyle yapayım ama...
O kadar çok şey var ki Bağdat’ta başımdan geçen. Neresinden başlanır böyle bir yazıya bilemiyorum. 1974’te ilk kez Bağdat’a geldiğimde, Baas diktasının başında o zamanlar Hasan El Bekr vardı. Saddam Hüseyin arka planda, güçlü adamdı. Her ulustan rengârenk gazeteci milleti kocaman Rus helikopterlerine binip Kerkük üzerinden Erbil’e uçmuştuk.
Kuzey Irak’ta, Molla Mustafa Barzani’nin (Bugünkü Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Başkanı Mesud Barzani’nin babası) liderliğinde Baas rejimine karşı savaşan Kürtlerin direnişini kırmak için Bağdat tarafından örgütlenen ‘özerk Kürt yönetimi’nin kuruluşuna tanıklık edecektik.
Sanki bir başka dünyaya gelmiştim. Yabancı gazetecilerle sohbetler beni ister istemez kendi ülkemdeki Kürt gerçeği ile tanıştırmaya başlamıştı.
Türkiye’de de Kürtler yaşıyordu.
Kürtçe konuşuyorlardı.
Kürt kimliği, kültürü vardı.
Üstelik Türkiye’de de bir zamanlar bizim Kürtler de isyan etmişlerdi. Ortadoğu ve Kürtleri yakından izleyen bir Alman meslektaşımla gece boyunca kapışmıştık, Türk devletinin ‘inkâr politikaları ve demokrasi’ konusunda... Bizim meslek böyledir.
Eğer merakın varsa, soru sormasını da seviyorsan, dünyayı geze geze birtakım gerçekleri iş içinde öğrenirsin.
Ne tuhaf, ortalık sapsarı...
Kum fırtınası geliyor.
1978 yazı, yine Bağdat’tayım. Saddam Hüseyin artık dizginleri ele geçirmiş. Baas diktası onuncu yılını kutluyor.
Ecevit hükümetinin Kültür Bakanı Ahmet Taner Kışlalı da Bağdat’ta. Dicle kıyısındaki görkemli sarayın bahçesinde rahmetli Kışlalı’yla akşam vakti bir o yana, bir bu yana salınan hurma ağaçlarının altında sohbetimiz koyulaşıyor.
Ve yanımızdan uzun boylu, çok hoş bir kadın geçiyor, rüzgârda yarı beline kadar dalgalanan kızıl saçlarıyla.
İkimizin de bakışlarımızla izlediğimiz upuzun boylu kadın, Vanessa Redgrave.
Ünlü İngiliz sinema ve sahne oyuncusu. Ama öyle anlaşılıyor ki, Baas rejimi tarafından Troçkist kimliğiyle Bağdat’a davet edilmiş... Yazı böyle Bağdat hatıralarıyla devam eder mi ki?.. Biri kapıdan uzatıyor kafasını:
“Gül sizi Saray’da bekliyor.”
Yazı kurtuldu.
Koridorda, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin dış ilişkiler sorumlusu Sefin Dizai’ye soruyorum:
“PKK silah bırakacak mı?”
Güler yüzüyle iyimser bir havada:
“İşler iyi gidiyor.”
Kapıda, Başbakan’ın Başdanışmanı, Büyükelçi Ahmet Davutoğlu.
Ona da aynı konuyu açıyorum:
“PKK’nın dağdan indirilmesi konusunda, 2003 yılı başına göre daha iyi bir noktada mıyız?”
Davutoğlu’ndan ayaküstü dinlediklerimden de iyimser bir izlenim ediniyorum. Ama bu arada Dışişleri kaynaklarından bir başka izlenimim daha var.
PKK’nın dağdan indirilmesi konusunun da mutfakta piştiği anlaşılıyor. Malum, çetrefil bir konu. Akla hemen asker ne yapacak sorusu takılıyor. Dışişleri’nden güvenilir bir kaynak şöyle diyor:
“Belki soruyu askerle bağlantılı sormak yerine şöyle formüle etmek daha doğru olabilir: Hükümet ne yapacak? Gerekli siyasal irade ve cesareti gösterebilecek mi? Çünkü AKP içinden de dağdan indirme formülasyonu tepki görebilir. Bu yüzden hükümetin desteğe ihtiyacı olacak.”
Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani, Cumhurbaşkanı Gül’le görüşmeden çıktı. Ayaküstü şöyle diyor:
“Talabani’yle aynı fikirdeyiz. PKK silah bırakmalı. Bu arada PKK’yı dağdan indirmede af konusu çok akıllı olur.”
Çok verimli, eski deyişle mebzul bir ortam. Cumhurbaşkanı Gül’ün yanına varıncaya kadar yazı çıkacak gibi.
Gül diyor ki: “Af meselesi bizim işimiz... Başkasıyla bunu konuşmayız. Neçirvan Barzani’yle ne baş başada, ne de heyetler arasında bu konu gündeme geldi. Bu konular böyle aleni konuşulacak konular değildir. Organları vardır, yetkili kişileri vardır. Terör belasını sona erdirmek için kapsamlı çalışmalardır bunlar. Bu işler zor işler. Dünyanın her tarafında da öyledir. Ciddi, detaylı çalışmalar...”
Gül arkasından ekliyor:
“İyi bir dönemdeyiz.”
Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani Türkiye’ye gelecek mi? Gül bu konuda belirsiz bir dil kullanmayı tercih ediyor. Güvenilir kaynaklardan aldığım duyumlara göre, Ankara’ya ilk ziyaretin Başbakan Neçirvan Barzani tarafından yapılması gündemde...
Cumhurbaşkanı Gül ise bizimle yaptığı sohbette şöyle diyor:
“Terör aradan çıkarsa, Irak’ın kuzeyiyle, Irak Kürt bölgesel yönetimiyle işbirliğimizin sınırı yoktur. Ama önce terör örgütünün aradan çıkması lazım. Yeni süreçte terör biter, silah aradan çıkar, işbirliğimiz sınırsız hale gelir. Bunu, Neçirvan Barzani’ye de söyledim. Terörün elimine edilmesinde sizin sorumluluğunuz büyük dedim.”
Tam bunları yazarken kafasını uzatıyor:
“Başbakan Maliki’yle görüşmeye gidiyoruz efendim.”
Kes yazıyı bir kez daha...
Sapsarı ortalık.
Hurma ağaçları sallanıyor rüzgârda. Kum fırtınasının eli kulağında... Bir itiş kakıştır gidiyor, Gül’le Maliki el sıkışırken...
ABD Başkanı Obama’nın nisan ayının ilk haftasıyla yapacağı ziyaret ve Türkiye’nin terörle mücadelesi konusu açılınca, Gül’ün yanıtı ilginç oluyor:
“Terör meselesi bizim kendi meselemizdir. Başkalarına havale edemezsiniz. Ederseniz, kullanılabilirsiniz de... Elbette dost ve müttefiklerimiz size yardımcı olmalıdırlar.”
Yazı uzuyor.
Yola çıkmak lazım. Yazacak çok şey var ama...
Dışarıda göz gözü görmüyor, kum fırtınası... Savaş zamanı, 2003 yılı mayıs ayında Bağdat’tan Kerkük’e giderken de öyleydi.
Belki yarın devam ederim.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Kürdistan dedi mi, demedi mi?
Bağdat’tan dün akşam vakti İstanbul’a döndüğümde kızılca kıyamet kopmuş durumdaydı. Cumhurbaşkanı Gül, Kürdistan dedi mi, demedi mi?
Sözü uzatmadan söyleyeyim.
Gül’ün iki dudağının arasından “Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi” de çıkmadı, Kürdistan da çıkmadı.
Pazartesi sabahı Ankara’dan Bağdat’a uçarken kendisiyle yaptığımız sohbet sırasında, bir ara bize döndü, Kuzey Irak’ı veya daha devletçi deyişle, Irak’ın Kuzeyi’ni kastederek, “Neydi orası?” diye sordu gazeteci milletine.
Dedik ki:
“Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi.”
Biz ağzına bu deyimi koymak istedik. Ama benim anımsadığım kadarıyla Gül, bu klasik gazeteci hilesini yemedi. “Evet işte orası” dedi ve konuşmaya devam etti, Kürdistan sözcüğünü telaffuz etmeden.
Ben bu arada kendisini biraz sıkıştırdım. Başbakan Erdoğan’ın da geçen yılki Bağdat ziyareti sırasında, “Irak’ın Kuzeyi” deyimini tercih ettiğini, “Kürdistan Bölgesel Yönetimi ya da Hükümeti” demekten özenle kaçındığını söyledim, nedenini sordum.
Cumhurbaşkanı Gül, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi deyimini yine ağzına almadı ama, bunun Irak Anayasası’ndan kaynaklanan bir realite olduğunu belirtti, bu gerçeğin görmezlikten gelinemeyeceğini sözlerine ekledi.
Salı sabahı da Gül Bağdat’ta basınla sohbet ederken, ‘Kürt yönetimi’ deyişini tercih etti.
Uzun lafın kısası:
Kürdistan sözcüğü Gül’ün ağzından çıktı mı? Benim anımsadığım kadarıyla çıkmadı. Ancak Cumhurbaşkanı, ‘Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Irak Anayasası’ndan kaynaklanan bir gerçek olduğunu kabullendi.
Bakın, bu ülkede artık devletin tele-vizyonu 24 saat Kürtçe yayın yapmıyor mu? Yapıyor. Bu kanalın açılışında bu ülkenin Başbakanı Tayyip Erdoğan, “Hayırlı olsun” cümlesini Kürtçe söylemedi mi? Söyledi.
Irak Anayasası’nda Kürdistan Bölgesel Yönetimi yazmıyor mu? Yazıyor. Bu yönetimin Başbakanı Necirvan Barzani ile Cumhurbaşkanı Gül dün görüşmedi mi Bağdat’ta? Görüştü.
Peki, yarın öbür gün Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Başkanı Mesud Barzani Ankara’ya gelmeyecek mi? Gelecek.
Ee o zaman?..
Daha hâlâ neyi tartışıyoruz?..