Paris'in en güzel şiiri

15 Haziran 2017

Uçağın tekerlekleri yere değdiği an korkum geride kalmış genç bir öğrenci olarak en büyük hayalimi gerçekleştiriyor olmanın mutluluğuyla dolmuştu içim. Hayatının merkezinde sinema ve hatta Fransız Sineması olan bir genç olarak filmlerine hayran olduğu Goddard’ın, yazdığı her şeyde kendimden bir şey bulduğum Camus’nün şehrindeydim artık. Dayım beni havaalanından alır almaz gözlerimi bir kamera, beynimi de bir hafıza kartıymış gibi kullanıp Paris’in her ayrıntısını kaydediyordum zihnime. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmaya tahammülüm yoktu. Koca bir yaz tatili boyunca yaşanmayı bekleyen daha nice anı sıraya girmişti. Arşınlayacağım sokaklar, müzeler, civar köyler…

Valizlerimi eve bırakır bırakmaz hemen sokağa atmıştım kendimi. Seine nehrinin sağ ve sol kıyılarını birbirine bağlayan ve adını Napoleon’un o meşhur zaferinden alan Austerlitz köprüsü önünde durduğumda günlerce hayalini kurduğum an başlamıştı benim için. O dönem altın çağını yaşayan mp3 oynatıcımın play tuşuna basıp Attila İlhan’ın o görkemli sesini dinlemeye başladım. Elbette içinde bulunduğum anın anlam ve önemine uygun “Kaptan” şiiri yankılanmaya başladı kulaklarımda. O gün, Paris yılın en uzun gününü yaşıyordu. Akşamın 10’u olmasına rağmen güneş hâlâ, Seine kıyısında yazın tadını çıkarıp tango yapan Parislilere kıyak geçiyordu. Unutmak ne mümkün, Türkiye, tam o saatlerde Bihter’in intihar sahnesine kilitlenmişti.

Aradan geçen yıllar zarfında hemen hemen her sokağına bir anımı bıraktığım Paris’i, Goddard’ın filmleri ve Attila İlhan’ın “Kaptan” şiiriyle öğrendim. Parisliler böyle muazzam bir şiirin varlığından haberdar olup gururlanıyorlar mı bilemiyorum ama bu kente dair bir destan aransa bu kesinlikle Kaptan’dır. Belki biz anlatamadık, fark etmelerini sağlamadık veya belki de dikkatlerinden kaçtı.

Işıklar Kenti’ni şereflendiren bu mısraların sahibinin doğum günü bugün. Bu yazının yazılma nedeni de o. İyi ki geçmiş bu diyarlardan ve iyi ki bize aşkımızı veya özlemlerimizi ifade edeceğimiz şiirler miras bırakmış. O yaza dair yaptığım en büyük şey Kaptan şiirinde adı geçen her sokak ve her mekâna gidip fotoğraflamak olmuştu. Bir yıl sonrasında da “Sen Beyaz Bir Kadınsın” şiirini tatbik edermişçesine şiirde tasvir edilene yakın bir kadın için felsefe okumuştum, iktisat okumuştum. O dönem öğrendiklerimse bugünüme dair kazanımım oldu.

Neler hissetmişti bu şiiri yazarken Attila İlhan? Hangi sokaklarda yürürken kafasında kurgulamıştı o satırları? Evet, elimizde biraz ipucu var. La Fayette caddesinden geçmişti bir gece yarısı, Montmartre’da yürümüştü, Austerlitz Garı’nda trene binmişti ve muhtemelen sonu iyi bitmeyen bir aşk macerasının sarsıntısını yaşıyordu. Bu yaşanmışlıklardı o şiirlerin en büyük ilhamı.

Attila İlhan 10 Ekim 2005’te ayrılmıştı aramızdan. Benim Milliyet’e stajyer olarak adım attığım günde. İlk görevim yayımladığı kitapları tespit etmekti. Hayatımın birçok anında bunun gibi izleri var. Rumelihisarı’nda her geçişimde Yahya Kemal, Münir Nurettin Selçuk ve Ahmet Hamdi Tanpınar ile birlikte andığım dört isimden biridir Attila İlhan. Elbette şu mısralarla…

"görünmez bir mezarlıktır zaman

şairler dolaşır saf saf

Yazının devamı...

Direklerarası nostaljisi

14 Haziran 2017

Anlamları Grekçede yuvaya dönüş olan “nostos” ve acının karşılığı olan “algia” birkaç yüzyıldır pek aşinası olduğumuz bir kelimeyi oluşturmakta. Nostalji… Hele ki yaşlar ilerledikçe çocukluk veyahut gençliğe tekabül eden yıllar, tüm insanlığın en özel yıllarıymış gibi gelir insana. Öyle ya “nerede o eski yıllar”, “nerede o eski bayramlar, Ramazanlar” gibi iç çekişlerin gökkubbede yankılanmadığı an yok gibidir.

İnsanın kişisel tarihine dair duyduğu bu özlemin yanı sıra bir de hiç yaşamadığı, hasbelkader okuduklarıyla kafasında kurguladığı ve hep güzelliklerle dolu olan bir geçmiş vardır. Modernitenin tüm nimetlerinden sonuna kadar faydalanan birey, elektriğin kesildiği, internetin çekmediği dakikalarda kendisini sudan çıkmış balık gibi hissederken bir yandan da “keşke iki yüzyıl önce yaşasaymışım” hissiyatına kapılıverir karşı konulmaz bir şekilde.

Bir fenomen olarak “Eski İstanbul”, sayısız kitaba, söyleşiye, efsaneye, şarkıya, şiire konu oldu bugüne kadar. Şahsen ben de bundan yüz elli yıl öncesinin İstanbul yaşantısına ışınlanmayı isterdim. Fakat bunu o dönemin bugüne nazaran daha iyi olduğunu düşündüğüm için değil, tamamen merak içgüdüsüyle yaklaştığım için arzu ederdim. Evet, “Pera ya da Direklerarası’nda günlük yaşam neye benziyordu?” cevabını çok merak ettiğim bir soru. O dönem için dünyanın Babil Kulesi olan imparatorluk başkenti İstanbul’da iç içe geçmiş kültürlerin büyüsüne kapılmamak elde değil. Tabii geceleyin çoğunlukla karanlık ve en ufak bir yağmurda çamur deryasına dönen sokakları tadımızı biraz kaçırabilir.

İçinde bulunduğumuz Ramazan ayı, bayramlar ile birlikte nostaljinin en yoğun yaşandığı dönemlerin başında geliyor. Bu ayın barındırdığı kutsallığın yanı sıra olayın bir de kültürel yaşantı boyutu da var elbette. Geçmişin eğlence kültürü veya yavaş yavaş unutulan Osmanlı dönemine ait tatlar bu ayda deyim yerindeyse altın çağını yaşıyor her sene. Bunu yaşamak ve hissetmek kesinlikle çok güzel bir duygu.

İlber Ortaylı’nın deyimiyle “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” olan 19. asrın İstanbul’a yaşattığı savaşları, ekonomik güçlükleri, modernleşme sancılarını bir kenara bırakıp sosyal yaşantısına odaklandığımızda karşımıza şehir kültürünün parçası haline gelen kantolar, operetler, gölge oyunları, tiyatro gösterileri çıkmakta. Zaten bu sahnelere Kemal Sunal ve Halit Akçatepe’nin başrolünde yer aldığı Yeşilçam filmlerinden de aşinayız.

Dün gece filmlerden aşinası olduğumuz bu nostaljik sahnelere Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde, Altan Erkekli’nin meddahlığında bir kez daha tanıklık ettik. “Alaturka Records: Direklerarası” isimli gösteri Altan Erkekli’nin olağanüstü girizgâhı ile başladı. Kâh Grek, kâh Arnavut aksanıyla Hacivat ve Karagöz gösterilerini andıran performansına tanıklık ederken oradan da orkestrayla alaturka fasılın nağmelerine kulak verdik. Altan Erkekli’nin anlatımıyla bir anda 1872 yılına uzanıp Dikran Çuhacıyan anıldı.

Günümüzde Saraçhane, Şehzadebaşı ve Vezneciler bölgelerine tekabül eden tarihi Direklerarası, devrin eğlence hayatında en az Pera kadar önemli bir yere sahipti. Hatta günümüz tabiriyle gençlerin “piyasa yaptığı” yer de demek mümkün..

Velhasıl o devri hiç yaşamamış ve hâlihazırda modernitenin tüm nimetlerinden cömertçe faydalanıyor olsak da “Eski İstanbul”u hissedebilmek salonda yer alan izleyiciler için hoş bir anı bırakmıştır. Bu da öyle bir nostalji oldu hayatımızda.

Yazının devamı...

Ferhunde'yi yeniden hatırlamak

13 Haziran 2017

Unutulmuş edebi veya müzikal eserleri düşünüyorum. Bugüne ulaşsalar belki de büyük beğeniyle karşılanacaklar. Muhtemelen bazıları binlerce belge arasında kütüphanenin birinde keşfedilmeyi bekliyordur. Bazı eserler ve o eserlerin sahipleri bu açıdan şanslıydı. Mesela İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan yıkımdan orkestraların da etkilenmesi nedeniyle senfonileri çalacak kadar müzisyen bulunamadığından konçertolar ön plana çıkmıştı. Albinoni’nin meşhur Adagio sol minör bestesi uzun yıllar unutulduktan sonra Dresden Kütüphanesi’nde bulunmuş ve birçok filmde de çalınarak bundan sonrası için unutulmazlığını bir nevi garantilemişti. Keza Maupassant da benzeri bir kaderi yaşamıştı.

Benzeri durum ülkemiz için de geçerli elbette. Tıpkı yurtdışındakiler gibi kimileri yeniden hatırlanma konusunda şanslı sayılırlar. Koç Üniversitesi Yayınları çok önemli bir işe imza atarak “Türk Edebiyatında Tefrika Roman Tarihi (1831 – 1928)” başlıklı proje kapsamında 300 Türkçe süreli yayını tarayarak bu döneme ait artık unutulmuş olan romanları yeniden gün yüzüne çıkarmaya başladı.

“Tefrika Dizisi” adıyla hayata geçirilen projenin Koç Üniversitesi Yayınları dışındaki bir diğer destekçisi de TÜBİTAK. Çalışma kapsamında 1928 yılına kadar Arap alfabesiyle basılmış romanlar tespit edilip dijital ortama aktarıldı ve bir veritabanı oluşturuldu. Böylece Türk Edebiyat Antolojileri’nde adı geçmeyen pek çok eser ya da yazar yeniden hatırlanma imkânı bulacak, aradan yüz hatta daha fazla yıl geçmiş olsa bile…

Aslında 19. yüzyıl itibariyle edebiyatımızda yaygınlaşmaya başlayan roman örnekleri, dönemin süreli yayınları olan dergi ve gazetelerde yayımlanmaktaydı. Ahmet Mithat Efendi, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halit Ziya Uşaklıgil, Halide Edip Adıvar gibi isimlerle başlayan süreli dergi ve gazetelerde roman yayımlama geleneği, günümüz çağdaş edebiyatçılarının da devam ettirdiği bir okura ulaşma yöntemi.

Koç Üniversitesi Yayınları okurla buluşturacağı romanların hem çeviri yazısı hem de günümüz Türkçesine aktarılmış metinleri kitaplarda bir arada yer alıyor. Dizinin ilk kitabı, 1926 yılında 73 tefrika halinde Son Saat gazetesinde yayımlanan “Aşkımı Öldürdüm” isimli roman. Romanın yazarı yeniden keşfedilen bir yazar, Belkıs Sami. Günümüzde neredeyse unutulmuş olan yazara ait bilgilere kardeşi Halide Edip Adıvar’ın biyografisi üzerinden ulaşılabilmiş. Yani yazar hakkındaki bilgiler bu denli kısıtlı. Buna rağmen bu keşif “Tefrika Dizisi”ni hazırlayanlar için serideki en heyecan verici olay olmuş. Belkıs Sami’nin Amerikan Koleji’nde geçen eğitim hayatı, İngilizce öğretmenliği ve birkaç çevirisi bu dönemde yapılan araştırmalar sayesinde öğrenebildiğimiz bilgiler arasında yer alıyor. Çevirdiği eserlere örnek olarak “Mercan Adası”, “Romeo ve Juliet” sayılabilir.

Belkıs Sami’nin “Aşkımı Öldürdüm” romanı ise yazarın kendi yaşamından izler barındırmakta. Döneminin popüler edebiyat yapıtları arasında yer alan eserde olaylar romanın ana karakteri Ferhunde’nin gözünden anlatılmakta. Ünlü bir besteci olan Fuat Bey ile on yıldır evli olan Ferhunde’nin ağırlıklı olarak günlükleri üzerinden ilerleyen roman, çiftin büyük bir tutkuyla başlayan fakat zamanla azalan aşkları ve bu dönemde yaşadıkları gelgitleri konu ediniyor. Toplumun üst sınıfına temas eden bu aşk romanı, yazarının ve ana karakterinin kadın olması ve anlatının kadın merkezli olması itibariyle de ayrı bir önem taşıyor.

Koç Üniversitesi Yayınları’nın başlattığı bu dizideki kitapların sayısının ve baskı adedinin artması, edebiyat kanonumuz açısında da çok önemli. İyi okumalar…

Yazının devamı...

Marco Polo ile birlikte seyahat

12 Haziran 2017

Çocukluğum, izlediğim çizgi film ve bilim-kurgu yapımlar yüzünden zaman makinesinin icadını beklemekle geçti. Bilim insanları ha buldu ha bulacak şeklindeki komplolara kulak tıkayalı epey oldu. Uzun süredir çok daha makul bir yol olan envai çeşit tarih kitabıyla geçmişe dair merakımı gidermeye çalışıyorum. Bu konuda en çok da Fransız menşeili Annales Okulu’nun yaklaşımını benimsedim, sevdim. Yani geçmişteki olaylara “iki ordu vardı, ovada buluştular, savaştılar, şu kadar asker öldü” gibi bilgilerle yetinmeden daha derinlemesine, birçok boyutuyla ele alan, anlatım dili açısından da sanki olayı canlı canlı anlatırmışçasına aktaran bir ekolden bahsediyorum. Hocaların hocası merhum Halil İnalcık’ı örnek göstersem ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak sanırım.

Hafta sonu okumaya başladığım “Zaman Yolcusunun El Kitabı” bilindik tarih kitaplarındaki anlatıdan fazlasına sahip. Maya Kitap’tan çıkan bu çalışma James Wyllie, Johnny Acton ve David Goldblatt’in ortak çabasının ürünü. Kitap, akademik olmaktan ziyade okura tarihte gerçek manada bir yolculuğu vaat ediyor. Üstelik bu konuda epey de iddialı. Hem de size yol boyunca eşlik edecek tur rehberleri eşliğinde…

Şöyle ki, Marco Polo ile birlikte Doğu yolculuğuna çıkıp Kubilay Han’ın sarayında konaklarken nasıl giyinmeniz veya davranmanız gerektiğine dair önceden bilgi sahibi oluyorsunuz. Kitabı okurken Polo’nun tam olarak Temmuz 1275’te vardığı Shangdu’daki karşılanmasına siz de eşlik etmiş gibi hissediyorsunuz. Hava koşullarına dair uyarıları da dikkate almanız gerekli.

Bu olaydan çok daha geriye, Vezüv Yanardağı’nın patladığı güne rehber eşliğinde ışınlanmanız mümkün ya da yaşı yetenlerin hatırlayabileceği Berlin Duvarı’nın yıkılma anına. Tur programına yiyecek içecekler dahil olmasa da Berlin Duvarı’nın yıkılış anındaki durumu, şehrin Doğu ile Batı kısımlarında kalan insanların olaya reaksiyonları ve daha fazlası rehber eşliğinde okura olayın bizzat içindeymiş gibi aktarılıyor.

Şahsen benim geçmişe dair en çok tanıklık etmek istediğim anlardan biri Avrupa’da, İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği an ve Nazilere karşı elde edilen zaferi kutlayan insanların arasında yer almaktı. 7 ve 8 Mayıs 1945 tarihlerinde, altı yıl süren savaşın ardından bilhassa Londra’da on binlerce insanın katıldığı zafer kutlamalarına kitap sayesinde tanıklık edebildim. Kitap içindeki ilgili bölümde yer alan haritayla insanların hangi güzergahları izleyip kutlamaların nerelerde yoğunlaştığını takip etmem mümkün oldu. Yine Londra’da 1851’de gerçekleştirilen dünya fuarı ve Osmanlı sergi alanı hakkındaki detaylara aşina olabildim.

Velhasıl, film diliyle kotarılabilecek tarihsel olayların epey farklı bir anlatım tarzıyla okurun ilgisine sunan kitap, akademik tarih yayınlarına mesafeli durup yine de bu konulara ilgi duyanlar için iyi bir alternatif konumunda. Şimdi müsaadenizle ben elimde kitap, Woodstock Festivali’ne doğru yola çıkıyorum. Belli ki ileride biraz trafik var…

İyi okumalar.

Çocukluğum, izlediğim çizgi film ve bilim-kurgu yapımlar yüzünden zaman makinesinin icadını beklemekle geçti. Bilim insanları ha buldu ha bulacak şeklindeki komplolara kulak tıkayalı epey oldu. Uzun süredir çok daha makul bir yol olan envai çeşit tarih kitabıyla geçmişe dair merakımı gidermeye çalışıyorum. Bu konuda en çok da Fransız menşeili Annales Okulu’nun yaklaşımını benimsedim, sevdim. Yani geçmişteki olaylara “iki ordu vardı, ovada buluştular, savaştılar, şu kadar asker öldü” gibi bilgilerle yetinmeden daha derinlemesine, birçok boyutuyla ele alan, anlatım dili açısından da sanki olayı canlı canlı anlatırmışçasına aktaran bir ekolden bahsediyorum. Hocaların hocası merhum Halil İnalcık’ı örnek göstersem ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak sanırım.

Hafta sonu okumaya başladığım “Zaman Yolcusunun El Kitabı” bilindik tarih kitaplarındaki anlatıdan fazlasına sahip. Maya Kitap’tan çıkan bu çalışma James Wyllie, Johnny Acton ve David Goldblatt’in ortak çabasının ürünü. Kitap, akademik olmaktan ziyade okura tarihte gerçek manada bir yolculuğu vaat ediyor. Üstelik bu konuda epey de iddialı. Hem de size yol boyunca eşlik edecek tur rehberleri eşliğinde…

Şöyle ki, Marco Polo ile birlikte Doğu yolculuğuna çıkıp Kubilay Han’ın sarayında konaklarken nasıl giyinmeniz veya davranmanız gerektiğine dair önceden bilgi sahibi oluyorsunuz. Kitabı okurken Polo’nun tam olarak Temmuz 1275’te vardığı Shangdu’daki karşılanmasına siz de eşlik etmiş gibi hissediyorsunuz. Hava koşullarına dair uyarıları da dikkate almanız gerekli.

Bu olaydan çok daha geriye, Vezüv Yanardağı’nın patladığı güne rehber eşliğinde ışınlanmanız mümkün ya da yaşı yetenlerin hatırlayabileceği Berlin Duvarı’nın yıkılma anına. Tur programına yiyecek içecekler dahil olmasa da Berlin Duvarı’nın yıkılış anındaki durumu, şehrin Doğu ile Batı kısımlarında kalan insanların olaya reaksiyonları ve daha fazlası rehber eşliğinde okura olayın bizzat içindeymiş gibi aktarılıyor.

Şahsen benim geçmişe dair en çok tanıklık etmek istediğim anlardan biri Avrupa’da, İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği an ve Nazilere karşı elde edilen zaferi kutlayan insanların arasında yer almaktı. 7 ve 8 Mayıs 1945 tarihlerinde, altı yıl süren savaşın ardından bilhassa Londra’da on binlerce insanın katıldığı zafer kutlamalarına kitap sayesinde tanıklık edebildim. Kitap içindeki ilgili bölümde yer alan haritayla insanların hangi güzergahları izleyip kutlamaların nerelerde yoğunlaştığını takip etmem mümkün oldu. Yine Londra’da 1851’de gerçekleştirilen dünya fuarı ve Osmanlı sergi alanı hakkındaki detaylara aşina olabildim.

Velhasıl, film diliyle kotarılabilecek tarihsel olayların epey farklı bir anlatım tarzıyla okurun ilgisine sunan kitap, akademik tarih yayınlarına mesafeli durup yine de bu konulara ilgi duyanlar için iyi bir alternatif konumunda. Şimdi müsaadenizle ben elimde kitap, Woodstock Festivali’ne doğru yola çıkıyorum. Belli ki ileride biraz trafik var…

İyi okumalar.

Yazının devamı...

Aşkın ahengi

10 Haziran 2017

Gece bir bardak su daha içmemiş olmanın pişmanlığıyla uyandığımda 45. İstanbul Müzik Festivali kapsamında Bomontiada’da gerçekleştirilecek olan Hafta Sonu Klasikleri konserine bir saat kalmıştı.

Pencereden dışarıya baktığımda artık şaşırtmayan bulutlu ve yağmurlu hava yine tüm kasvetiyle orada duruyordu. 45. İstanbul Müzik Festivali programında ilan edildiği üzere Gülru Ensari ve Herbert Schuch çiftinin dört el piyano resitali, Bomontiada’nın açıkhava alanında düzenlenecekti. Fakat bulutlar buna mani olacak gibiydi. Bu havalar müzik aşkımıza mani olamaz diyerek şemsiyemi sırt çantama atıp düştüm Bomonti yollarına. Havayla anlaşmışçasına yol boyunca telefonun “rastgele” seçeneği başta Colplay ve Oasis olmak üzere Britanya ve yağmuru hatırlatan ne kadar şarkı varsa çaldı.

Bomontiada’ya giriş yaptığımda yetkililer beni, konser için açık alandan Babylon’un içine yönlendirdi. Anlaşılan organizasyon ekibi işini şansa bırakmamıştı. Açıkhavada müzik dinlemenin zevki bir başka olsa da ıslanmaya da gerek yoktu neticede. Mekâna her daim erken gelengillerden olduğumdan en ön sıradaki koltuklardan birine oturup Gülru Ensari ve Herbert Schuch çiftini beklemeye başladım.

Tam 11’de ikili sahnedeki yerini aldı. Hafta Sonu Klasikleri için konser programı broşürü basılmadığı için Gülru Ensari, eşi Herbert Schuch ile birlikte performansları esnasında çalacakları eserlerden bahsetti. Brahms, Hindemith ve Schubert’in yanı sıra Özkan Manav’ın İstanbul’da ilk kez icra edilecek olan bestesi“İki Anadolu Ezgisi”, Babylon’u dolduran müzikseverler için çalındı.

Müzik başlı başına bir ahenk iken bunu dört el piyano ile yapmak, üstelik bunu birbirinin gözünün içine bakarak gerçekleştirmek apayrı bir mutluluk olsa gerek. Bir nevi aşkın ahengi. Özellikle Schubert’in pek meşhur ve pek sevdiğim Fa Minör Fantazisi’sini çalarken Ensari – Schuch çiftinin hem performansları hem de içtenlikleri görülmeye değerdi. İyi ki cumartesi sabahımdan feragat edip de o konsere gitmişim dediğim an oldu bu. Müzisyen olmak başlı başına çok güzel bir şeyken hayatını paylaştığın insanla aynı sahnede izleyicilerin karşısında sanatını icra etmek tarifsizdir diye düşünüyorum.

Yüzyılların gelenekselleşmiş konser adeti olan bis esnasında Gülru Ensari ve Herbert Schuch çifti bize bir sürpriz yaparak sahneye Türkiye’nin en önemli çellistlerinden biri olan Dorukhan Doruk’u davet ettiler. Girişte çalınan“İki Anadolu Ezgisi” bu sefer çello eşliğinde bir daha icra edildi.

Yeri gelmişken hatırlatayım; Bomontiada’da haftaya cumartesi bu kez akşam saat 9’da Türkiye prömiyeriyle Sampling Baroque: Exposing Handel konseri izlenebilecek. Etkinliğin ücretsiz olduğunu da belirtelim.

Hep söylediğimiz gibi, müzik iyi ki var.

Yazının devamı...

Requiem

9 Haziran 2017

1984 yılında Milos Forman, Ragtime’ın üzerinden geçen üç yıllık bir aranın ardından yeni filmini gösterime sokmuştu. Sonrasında bu yapım sekiz dalda Oscar kazanarak büyük bir başarı elde etmişti. Bach ve Beethoven ile birlikte müzik tarihinin üç büyük bestecisinden biri olarak kabul gören Mozart’ın hayatını konu edinen Amadeus isimli bu film, bestecinin 35 yıl süren kısa yaşamını konu ediniyordu.

Elbette filme dair en akılda kalıcı bölümlerden biri, bilmeden literatüre kendi adıyla bir kompleks sunan Salieri ve öğrenci Mozart’ın ilişkisiydi. Bizde “boynuzun kulağı geçmesi” olarak da nitelendirilen vakanın muhatapları olan bu ikilinin hikayesi, iyi bir eğitmen ve besteci olan Salieri’nin deha öğrencisi Mozart’ın gölgesinde kalması ve buna mani olmak için kıskançlık tezahürü olarak genç adamın önüne sürekli taş koymaya çalışması şeklinde cereyan ediyordu. Fakat benim için filme dair en olağanüstü an Mozart’ın hayatının son günlerini yaşadığı o dönemde esrarengiz bir kişi tarafından sipariş verilen beste ve sanatçının bu besteyi bitirmek için verdiği çabaydı. Evet, Requiem’den bahsediyorum. Sayılı günleri kaldığını bilen bir insanın azminden hiçbir şey kaybetmeyip sipariş edilen bu besteyi tamamlamak için harcadığı çaba beni öykünün tamamını araştırmaya sevk etti.

Latincede “huzur” anlamına gelen requies kelimesinden türeyen Requiem, Mozart’ın bestelediği son eser olma özelliği de taşıyor. Kim olduğunu bilmediği bir aracı vasıtasıyla kendisine sipariş edilen bu beste Kont Franz von Walsegg’in ölen eşi içindi.

35 yıllık yaşamı bu şaheseri tam manasıyla bitirmeye yetmedi Mozart’ın. Besteyi, öğrencisi Süssmayr son düzenlemeleri yapıp tamamlayacaktı. Kaderin bir cilvesi olarak da Requiem, hem sipariş edilen frau Walsegg hem de Mozart için cenazelerinde çalınacaktı. Sonrası zaten bildiğimiz hikâye, Batı’da bilhassa önemli kişilerin cenazelerinin olmazsa olmaz bestesi oldu Requiem. Öyle ki meşhur “Ölüm Marşı’nın bestecisi ve tıpkı Mozart gibi kırk yaşını göremeden hayata veda eden Chopin de cenazesinde bu eserin çalınmasını vasiyet etmişti.

8 Haziran 2017 akşamı itibariyle İstanbul’a bir türlü gelemeyen yaza rağmen yağan yaz yağmuru ve şimşekler bu yazının yazılmasına vesile olurken insan böyle bir bestenin nasıl bir psikolojiyle ortaya çıktığını düşünmeden edemiyor. Keşke zamanı geri alıp 1791 yılının Aralık ayına Viyana’ya ışınlanabilseydim. Soramasam bile tanıklık edip gözlemlemekle dahi yetinebilirdim. Tıpkı ölüm gerçeği gibi zamanı geriye sarmada da insanlık maalesef çaresiz. Bildiğimiz çoğu şeyin doğru olmama ihtimaline karşın en çarpıcı gerçek olarak hep yanı başımızdaki bir olgu ölüm. Ona da anlam katan Mozart gibi insanlar ve değerler var elbette.

Mozart’a Requiem’i bestelerken tam olarak neler hissettiğini, Beethoven’in hangi duygularla “Ayışığı Sonatı’nı notalara döktüğünü bilemeyeceğiz ne yazık ki. Mesela Vivaldi ünlü “Dört Mevsim”i bestelerken “Yaz”a neden bu kadar kasvet yüklemişti? Cevapsız sorular…

Anlık olarak Mozart’ın ve İstanbul’un hava durumunun bana hissettirdiklerine ek olarak hâlihazırda okumaya başladığım Maya Kitap’tan çıkan “Zaman Yolcusunun El Kitabı” da beni bir nebze bunları düşünmeye sevk etti. Okunması bittiğinde, üstüne konuşmaya ve yazmaya değer bir tarih kitabı. Vezüv patladığında oradaymış gibi olmak, Marco Polo ile bilinmezliklerle dolu bir Doğu yolculuğuna çıkmak ya da Berlin Duvarı’nın yıkılış anına tanıklık etme imkânı geçmişe yolculuğu en azından kitap sayfalarında mümkün kılıyor gibi. James Wyllie, Johnny Acton ve David Goldblatt’in ortak çalışmasının ürünü olan bu eseri bir iki güne daha ayrıntılı yazıyor olacağım.

Umarım biri de çıkar ve Mozart’ın ölüm karşısında hislerini kağıda döker…

Yazının devamı...

İstanbul Modern'de Zeid Seçkisi

8 Haziran 2017

Türkiye’de soyut sanatın öncülerinden Fahrelnissa Zeid’in eserleri Londra’daki dünyanın önde gelen müzeleri arasında yer alan Tate Modern yolcusu. 13 Haziran – 8 Ekim tarihleri arasında retrospektif sergi öncesi İstanbul Modern de sanatçıya dair bir seçkiyi ziyaretçilerin ilgisine sunuyor. Fahrelnissa Zeid’in eserlerine dair kapsamlı bir koleksiyona sahip olan İstanbul Modern, Tate’e sanatçının retrospektif sergisi için sekiz eseri ödünç olarak gönderiyor. Fahrelnisa Zeid’e ait bu eserlerin Londra’dan sonraki durakları ise Berlin ve Beyrut olacak.

1901 yılında Büyükada’da dünyaya gelen Fahrelnissa Zeid, sanatla iç içe bir ortamda yetişti.Kardeşleri yazar Cevat Şakir Kabaağaçlı ve ressam Aliye Berger’dir. Fahrelnissa Zeid aynı zamanda Sanayi-i Nefise’nin ilk kadın mezunlarındandır. Evliliği nedeniyle hayatının bir bölümünü geçirdiği Amman’da bir sanat enstitüsü kuran Zeid, hayata veda edeceği 1991 yılına kadar yapıtlarıyla sürekli burayı desteklemeye devam eder.

Daimi koleksiyonunda yer alan Fahrelnissa Zeid eserleriyle birlikte sanatçıya dair özel bir seçkinin de 11 yıl aradan sonra yeniden sergileneceği İstanbul Modern’de aynı zamanda Zeid’e yaşamına ve sanatına ilişkin kitaplar ve yazılar da yer alıyor. 1940’lardan 1970’lere uzanan en üretken dönemine ait eserlerin yer alacağı bu seçkide sanatçının, Bizans-İslam-Batı sanatından referanslar içeren soyut çalışmalarını görmek mümkün olacak.

İstanbul Modern Mağaza’da da sergiye özel olarak tasarlanan poster ve kartpostalların yanı sıra sanatçının yapıtlarından tasarlanan çeşitli ürünler de ziyaretçilerin ilgisine sunulacak. İlgilenenlere hatırlatmış olalım.

Yazının devamı...

Şeylerin masumiyeti

7 Haziran 2017

Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti. Hayatımın en mutlu anı değildi, biliyordum. Çünkü içimde bir burukluk yaratmıştı. Üstünden yıllar geçmesine rağmen aklıma her geldiğinde içim sızlar. Kemal mi haklıydı Füsun mu bilmiyorum, çok da bir önemi yok zaten. Sonra o kitabın yazarının diğer kitaplarını da tek tek okudum. İstanbul’u benim sevdiğim gibi seven birinin daha olmasının mutluluğunu yaşadım her seferinde. İyi ki yazılmış tüm o kitaplar. İyi ki doğmuş Orhan Pamuk.

Fakat bu, bir Orhan Pamuk değil, Kemal Basmacı, Masumiyet Müzesi ve bende hissettirdikleri yazısı olacak. Bu kişi gerçek miydi? Yoksa Orhan Pamuk’un ta kendisi miydi? Bu sorular Orhan Pamuk’a defalarca soruldu ve defalarca bunun bir kurgu olduğu söylendi. Ben buna inanmamayı tercih edenlerdenim. Belki bir gün bir mekânda karşılaşırız ve bu sırrı yalnızca benimle paylaşır, kim bilir? Benim düşünceme göre bu romanın bu denli etki bırakmasının nedeni tam da buydu. Gerçekliğine dair bu kuvvetli inanç…

Cihangir’den Tophane’ye doğru giderken o evin yer aldığı Çukurcuma Caddesi, ben romanı daha okurken ve müzeye dönüştürülen bina son halini henüz almamışken dahi, sıklıkla önünden geçtiğim bir güzergâh olmuştu. Sanki burada gerçekten 1970’lerde Masumiyet Müzesi’ne konu olan Füsun ve ailesi yaşamış da bu sırra yalnızca kitabı okuyanlar vakıfmış gibi hissediyordum. Tesadüf eseri romanı bitirdiğimden kısa bir süre sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde sadece bu roman etrafında şekillenen bir sempozyum düzenlenmişti, Masumiyet Müzesi’nin de açışından kısa bir süre öncesine tekabül eden bu etkinliği tabii ki ben de sabahtan akşama kadar dinleyenler arasındaydım. Elbette bu akademik ortamda tartışılan Kemal mi haklı? Füsun mu? Sorusundan ziyade dönemin kent yaşamı, toplumsal alışkanlıklar ve benzeri konu başlıklarıydı. Herkesin hemfikir olduğu bir konuysa bu romanın sinemaya uyarlanması arzusuydu. Sene 2017, bekliyoruz.

Kısa süre içinde etrafımda tavsiye ettiğim herkesin romanı okumaya başladığına, onlarında başkaca insanlara aynı tavsiyelerde bulunduğuna tanıklık ettim. Kemal’e acıyanlar, suçlayanlar, Füsun’un yanında yer alanlar ve buna benzer tartışmalar bir süre ana gündem maddesiydi etrafımda. Öyle ki bu yazıyı yazarken kitabın fotoğrafını çekip gönderdiğim arkadaşım “ah o kitap…” diyerek başladı söze.

Bu kitabın üzerinde birçok roman okudum. Birçoğuna dair ayrıntılar hala aklımın bir köşesinde duruyor. Ama sanırım hiçbirinin ana karakteriyle Kemal Basmacı gibi bir özdeşlik kurmadım. Kim bilir belki yeniden okusam bugünkü ruh halimle bende o zamanki etkiyi bırakmayacak. Kendime verdiğim söz doğrultusunda bir aksilik yaşanmazsa Masumiyet Müzesi’ni 40lı yaşlarımda bir daha okuyacağım.

O zamana kadar ara sıra kendimle baş başa kalmak için ya da İstanbul’u başka yerden ziyarete gelen tanıdıklarıma göstermek için ve en önemlisi unutmamak için Çukurcuma’daki Masumiyet Müzesi’ni ziyaret edeceğim. Hem de büyük olasılıkla müzeyi gezmenin en güzel vakti olan akşam saatlerinde. Hemen hatırlatayım perşembe akşamları müze saat 20.30’a kadar ziyarete açık.

Yazının devamı...