Geç Kalan Adam

23 Haziran 2017

“Ah keşke kendime ve Paris’e bu kadar geç kalmasaydım”

Hüzün insanın sermayesidir derler. Fotoğraflardaki mecburi gülümsemeye dahi sirayet eden cinsten. Hangi yaşanmışlıkların eseridir bilinmez, insanın ömrü boyunca üstüne yapışan bir durumdur bu. Öyle ki kimisine yakışır hatta. Kimisine de ilham olur bu hüzün. Belki de geç kalmışlıkların tezahürüdür veyahut hiçbir yere, hiçbir şeye ait olamamanın.

“Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında”

23 Haziran, bu toprakların en saygıdeğer insanlarından biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın doğum günü. Yazdığı her cümlede, her dizede tıpkı Sabahattin Ali’de olduğu gibi hep bir hüzün ve hep bir eksik kalma hissi uyanır içimde. Sonrasında kendi hayatımla özdeşlik kurarım. Muhtemelen de bu yüzden canım sıkıldıkça Aşiyan’daki ebedi mekânını ziyaret ederim Ahmet Hamdi Tanpınar’ın. Hemen yanındaki hocası Yahya Kemal ve Münir Nurettin’i de unutmadan. Biraz daha ötedeki Attila İlhan’a da uğramak kaydıyla tabii.

1901 yılında İstanbul’da doğan Ahmet Hamdi Tanpınar, 61 yıllık ömrüne sığdırdığı eserlerle artık çok şükür sadece Türkiye’de değil, yurtdışında da okunabilmekte. Dünyaca ünlü Penguin Yayınevi bir süre önce yazarın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanının İngilizce baskısını yayımlayarak çok daha geniş kitlelere ulaşmasına vesile oldu. Bunu bir Türk olduğum için değil, gerçekten böyle olduğu için rahatlıkla söyleyebilirim ki dünya genelinde edebiyatımız çok daha iyi yerlere layık.

Sefa Kaplan’ın kaleme aldığı Ahmet Hamdi Tanpınar biyografisi yazarın yaşam öyküsünü anlamak için harika bir kaynak. Her şeyden önce kitap, ismiyle bile çarpıyor insanı. “Geç Kalan Adam”. Bütün bir hayat hikâyesi üç kelime ile ancak bu kadar güzel özetlenebilirdi.

Çok merak ettiği Avrupa’ya, bilhassa da Paris’e ilk kez 52 yaşında gidebilmiş olan Tanpınar’da bu durum hep bir ukde olarak kalacaktı içinde. Mektuplaşmalarına baktığımızda Adalet Cimcoz ve Sabahattin Eyüboğlu’na yazdıklarında bunu açıkça görebiliyoruz. Yolculuktan bu denli tat alan insanın bunca süre bundan mahrum kalması ne acı. Seyahati boyunca tuttuğu günlüklerde, özellikle Paris sokaklarını arşınladığı kısımlarda otel dönüşü dinlediği müziklerden de bahsetmesi o anki hissiyatını da açık ediyor.

Türk Edebiyatının bu büyük isminin çocuksu bir heyecanla Lüksemburg Bahçesi gezisi sonrası döndüğü otel odasında, Mozart’ın çok sevdiği piyano konçertosunu dinlerken hissettiklerini samimiyetle kâğıda dökmesi bize kalan ne büyük bir miras.

Yazının devamı...

Kirazın Tadı

22 Haziran 2017

Üniversiteye başlamadan önce farklı hayallerim olsa da kader önüme Güzel Sanatlar Fakültesi ve Sinema bölümünü çıkardı. Alışkanlık itibariyle evde geçirdiğim zamanı film izleyerek değerlendirmeyi lisedeki felsefe hocama borçluydum. Guguk Kuşu, Ölü Ozanlar Derneği ve fazlası onun tavsiyesiyle girmişti hayatıma. Toprağı bol olsun.

Dersler başladığım günlerde beni içerik açısından nelerin beklediğini pek de bilmiyordum. Bildiğim tek şey yönetmen olmayacağımdı. O yüzden arkadaş ortamlarında bahsi geçen “Angelopulos gibi bir film çekeceğim”, “Tarkovski çok büyük adam” ve benzeri önermeler beni heyecanlandırmıyordu.

Geçen zaman zarfında işin doğası gereği onlarca yönetmenin tüm filmografisini eksiksiz izleme ödevimi yerine getirirken bir yönetmen ve filmiyle tanışmak beni derinden etkiledi. Tahran’ın kenar mahallelerinde arabasıyla dolaşıp yol kenarındaki insanlara sürekli bir şeyler soran, yardım isteyen bir adamın hikayesi. Filmde bir süre boyunca adamın derdini tahminlerle anlamaya çalışmıştım. Arabaya binmeye ikna olanlar, yarı yolda inenler, vazgeçenler…

Yaşasa bugün 77 yaşını dolduracak olan İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi’den bahsediyorum. Özgün hikayeleriyle dünya sinemasında haklı bir üne sahip İran’ın en önemli yönetmenlerinden biri olan Kiyarüstemi, 1997 yılında Cannes’da Altın Palmiye kazanan “Kirazın Tadı” filminde intihar etmek isteyen bir adamın öyküsünü anlatıyordu. Geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden Kiyarüstemi’nin bu filminde ana karakteri Bedii, hayatına son verdikten sonra, onu defnedecek birini bulmak için Tahran’nın kenar mahallelerinde arabayla gezmektedir. Devamı tabii ki filmde.

Konusu itibariyle beni sarsan onlarca film izlememe rağmen Kiyarüstemi’nin bu başyapıtı beni derinden etkiledi. Üstelik bunu muhtemelen dünyanın en mütevazi bütçelerinden biriyle gerçekleştirmişti. Ahlaki ikilemlerle çevrelenmiş sıradan insanların olağandışı hikayeleriydi bunlar.

Filmi ilk izleyişimden yıllar sonra Britanyalı Stereophonics’in “In a Moment” klibi gösterilmeye başlamıştı. Kumsalda elinde kürekle yürüyen bir adam, evsizlere, kendisine bir iyilik yapmaları karşılığında para teklif ediyordu. Klipteki karakterin evsizlerden beklediği şey Kirazın Tadı filminde Bedii’ninki ile aynıydı.

Birbirinden çok farklı ve uzak iki coğrafyada birbirine benzeyen bu iki öykü sinema dilinin büyüsüne daha da kaptırıyor insanı. Boşuna büyülü fener denmemiş.

Geride bıraktıklarıyla iyi ki geçmiş bu diyardan Abbas Kiyarüstemi…

Yazının devamı...

Plaj fotoğraflarının aranan yüzü

21 Haziran 2017

Sabahları belki uyku mahmurluğundan pek olmasa da akşam saatleri iş ya da okuldan eve dönerken veyahut bir kahvecide otururken insanda bir şeyler okuma isteği uyanıyor. Tabii seçenek de bol. Bu kimi zaman internetten günün haberleri kimi zaman bir dergi ya da bir kitap olabiliyor. Ancak hacimli kitapların okunmasına ev dışında pek de tercih edilir bir seçenek gözüyle bakılmıyor gibi. Elde veya çantada taşıması, metroda bir elle tutunurken bir elle de kitap okumak yolculuğa zahmet katan sevimsiz bir takım ayrıntılar.

Bir süre önce Can Yayınları pek de alışkın olmadığımız boyutlarda kitaplar yayımlamaya başladı. Minikitap adını taşıyan bu serinin özelliği, adından da anlaşılacağı üzere kitap ebatlarının bildiğimiz boyutların epey altında olması. En basit tabiriyle benim gömleğimin cebine sığacak kadar büyüklükte. Yani taşıma derdine kökten çözüm sunuyor.

Tatil fotoğraflarının aranan kitapları

Flipback adıyla ilk kez Hollanda’da okurlarla buluşan bu kitap formatı hafiflik, dayanıklılık ve pratikliğiyle ön plana çıkıyor. Üstelik kullanılan mizanpaj sayesinde normalinden daha az sayfaya tam metni basmak mümkün. Çoğu insanın inanmakta güçlük çektiği bu olaya ben de başta temkinli yaklaşmıştım. Ama Franz Kafka’nın hem normal boyut hem de minikitap formatındaki kitabını üşenmeyip kontrol ettim. Kitaplar eksiksiz tam metin halinde.

Okumada sağladığı kolaylıkların yanı sıra şekli itibariyle de deniz, kumsal, kitap üçlüsünü barındıran fotoğrafların favori parçalarından biri olmuş durumda minikitaplar.

Şu ana kadar Albert Camus’den Franz Kafka’ya, Dostoyevski’ye, Paul Auster’e uzanan bu seri, geçtiğimiz günlerde yayımlanan on iki minikitap ile birlikte formattaki kitap sayısı otuz altıya ulaştı. Üstelik yayınevi, bundan sonra da bu serinin daha hızlı bir şekilde büyüyeceği müjdesini verdi. Yeni yayımlanan kitaplar ararsında Victor Hugo ”Bir İdam Mahkumunun Son Günü”, Pessoa’nın “Huzursuzluğun Kitabı”, Jane Austen’in “Aşk ve Gurur”, Kafka’nın “Milena’ya Mektuplar”ı, Balzac’ın “Goriot Baba”sı, Flaubert’in “Madam Bovary”si ve özellikle sosyal medya da beğeni toplayan Lügat365 kitabı aklıma ilk gelenler arasında yer alıyor.

Hazır yeni kitapların geleceği müjdesini almışken Thomas Mann’ın da bir kitabının seride yer aldığını görmek isterdim doğrusu. Mesela “Lotte Weimar’da” güzel olurdu. Böylece Goethe'nin "Genç Werther'in Acıları" ile de bir bütünlük sağlanmış olur.

Merakla bekliyoruz.

Yazının devamı...

Dizi mi Film mi

20 Haziran 2017

Hikâyenin başlangıcı aşağı yukarı şöyleydi; Auguste ve Louis Lumiere kardeşler, 1896’da Paris’te Capucines Bulvarı’ndaki Grand Cafe’de toplanan insanlara yeni icat edilen bir makine vasıtasıyla elli saniyelik bir görüntü izletmişlerdi. Tevatür odur ki Normandiya’daki La Ciotat Garı’na yaklaşan trenin bu görüntüsü, salondaki insanları ürkütmüş, çoğu yerinden fırlamıştı. Böyle başlamıştı sinemanın öyküsü.

İlk film gösterimleri, opera misali fonda canlı müzikle, orkestra değilse de en azından bir piyano eşliğinde gerçekleşiyordu. Operanın yanı sıra Alman besteci Richard Wagner’in deyimiyle “Gesamtkunstwerk” yani bütünlüklü sanat yapıtı olan tiyatronun en gözde olduğu bu dönemde yeni yeni filizlenen bu sinema pek de öyle rağbet görecek gibi değildi. Ancak geçen zaman içinde “Gesamtkunstwerk” deyimi yavaş yavaş sinema için kullanılır oldu. İçinde her şey vardı. Görüntü, performans sergileyen oyuncular, roman ya da tiyatrodan uyarlanmış bir konu, müzik ve daha fazlası…

Bu sanat dalı yeri geldi Vertov ve Eisenstein ya da Leni Riefenstahl gibi yönetmenler tarafından savundukları ideolojilerin geniş toplum kesimlerini en kolay şekilde anlatım aracı olarak kullanıldı. Yeri geldiğinde kendisinin veya kendisiyle özdeşleştirdiği ideolojisinin propagandasını yapmak isteyenlerin en sevdiği mecralardan biri oldu sinema.

Bir de tabii sinema sanatının gösterildiği mekânlar var, bahsetmemiz gereken. Benzeri örneklerine İstanbul’da da rastlayabileceğimiz varaklı, localı, yüksek tavanlı salonlar uzun yıllar sinema tarihinin en kült yapımlarının seyirciyle buluştuğu mekânlar konumundaydı. Birçok alternatife rağmen ilk kez dışarı çıkacak olan çiftlerin en şaşmaz yeri genellikle bu salonlar oluyor.

Ancak teknolojinin artık günbegün değiştiği bir dönemde elektronik şirketler ekonomik açıdan ulaşılabilir meblağlarda insanlara evlerinde sinema keyfi yaşamayı vaat etmeye başladılar. Buna müteakip ilk olarak Amerika’da ortaya çıkan kimi şirketler, kurdukları sistemle sayısız filmi, sinema salonuna gitmeden ya da dvdlere gerek kalmadan izleyiciye sunmaya başladılar. Sonra bu şirketler işi daha da büyüterek muazzam dizilerle artık piyasaya yön verebilecek konuma geldiler.

Dev bütçeli diziler çağı

İşte hikayemiz de burada başlıyor. Bugün artık bir Breaking Bad, House of Cards, Westworld, Sherlock, The Walking Dead ya da Game of Thrones hem kadrosu, hem bütçesi hem de içeriğiyle sinemaya bambaşka boyutlara taşımış durumdalar.

Hollywood’un önde gelen yönetmenleri, örneğin Frank Darabont, Ron Howard, Wachowskiler ya da birçok filmi sırf onlar var diye izlediğimiz Anthony Hopkins, Nicole Kidman, Kevin Bacon gibi yıldızlar, sinema sektörünü on yıllardır yönlendiren yapım şirketleri yerine abonelikle büyüyen bu yeni nesil kuruluşların dizilerinde ve filmlerinde boy göstermeye başladılar.

Yazının devamı...

Robert Langdon geri dönüyor

19 Haziran 2017

Geçmişe ya da günümüze dair mevcut bilgiler insanların aradıkları, duymak istedikleri cevaplar konusunda tatmin edici olamıyor bazen. Görünenin arkasında bir sır perdesini aralama arzusu veya kimi bilgilerin bugüne eksik aktarıldığına dair inanç, birçok insanı bu yönde farklı okumalara ve araştırmalara yönlendirmekte.

Dünyayı birkaç ailenin yönettiği, Mısır piramitlerinin yapımına uzaylıların yardım ettiği, sosyal medya hesaplarımızın gizli servisler tarafından didik didik araştırıldığı iddialarına dair okunabilecek birçok kitap mevcut. Üstelik bazıları da çoksatanlar listelerinde kendisine yer bulabiliyor. Hatta televizyon kanallarında reyting yarışında dizilerle çekişebilen yegâne yayınların bu formattaki programlar olduğunu söylemek mümkün.

Bu kitapların okunması sonrasındaki süreçteyse kişinin kendisini herkesten saklanan sırlara erişmiş gibi hissetmesi paha biçilemez bir duygu olsa gerek. Bir süreliğine, bir aydınlığa erişme hali de denilebilir bu duruma. Bundan yıllar önce elime geçen bir kitap, bir müddet de olsa bende de o hissiyatı yaratmıştı.

Fransa’da, Hazreti İsa’nın soyundan gelenlerin yaşadığına dair bilgileri, “Da Vinci’nin Şifresi” kitabını okuyarak öğrenmiştim. Üstelik konu hakkındaki bilgileri sonrasında da National Geographic belgeseli ile daha da fazla pekiştirmiştim kendimce. Hepsinden geriye bende sanat tarihine derin bir merak kaldı. Bunun oluşmasında Dan Brown’a etkisinden ötürü müteşekkirim elbette. Leonardo Da Vinci’nin “Son Akşam Yemeği” tablosu her ayrıntısıyla hafızamda canlı bir şekilde duruyor.

Dan Brown, bu romanında elbette hiç söylenmeyen bir şeyi ilk defa ifade etmiş değildi. Romanda bahsi geçen iddiaların geçmişi çok eskiye dayanmakta. Ancak romanın etkisiyle insanlar İskoçya’dan, İtalya’ya oradan da Louvre Müzesi’ne yeni nesil Sherlock Holmes gibi sürüklenmişti. Roman, Leonardo da Vinci’ye, La Gioconda (Mona Lisa) tablosuna ve en çok da Louvre Müzesi’nin şöhretinin perçinlenmesine yaradı. Leonardo Da Vinci gibi insanlığın en büyük isimlerinden birine ait bu tablonun bu denli ilgi görmesi muhakkak ki çok güzel bir olay. Ama tablonun sergilendiği o salonda onca değerli başka resim varken turistlerin yalnızca Mona Lisa önünde sıraya girip fotoğraf çektirmesi düşündürücü.

Tam karşısındaki Veronese’in devasa boyuttaki “Cana’da Düğün” tablosu, yapım aşaması ve kompozisyonuyla birlikte filmlik hikayeler barındırsa da henüz el atan bir yapımcı ya da yazar olmadığı için tüm görkemine rağmen turistlerin ilgisine Mona Lisa kadar mazhar olamıyor.

Da Vinci’nin şifresine dönecek olursak; Roman bir süre sonra Ron Howard’ın yönetmenliğinde, Profesör Robert Langdon’ı Tom Hanks’in canlandırdığı prodüksiyonla beyazperdeye taşınmış oldu. Din ve sanat tarihine olan ilginin artmasında önemli bir paya sahip olan romanın, beyazperde uyarlaması konusundaki başarısı hakkında Tom Hanks faktörüne rağmen film eleştirmenleri pek tatmin olmamış gibiydiler.

Da Vinci’nin Şifresi kitabının yayımlandığı 2003 yılından önce Dan Brown’ın Melekler ve Şeytanlar, 2009 yılında Kayıp Sembol ve 2013’te bir kısmı İstanbul’da geçen romanı Cehennem’i yayımladığını hatırlatalım.

Yazının devamı...

Tarihin ilk popstarı İstanbul'da

17 Haziran 2017

Dünden beri sosyal medya mecralarından takip ettiğim ünlü ünsüz çoğu kişinin ortak paylaşım konusu Tarkan’ın yeni albümü. Kimisi çok beğendiğini kimisi ise hayal kırıklığına uğradığını ifade ediyor twitter, instagram ve Facebook üzerinden. Ülkemizin en büyük popstarı olunca tartışmalar da kolay kolay bitmiyor. İstiklal’deki bir kitapçıda birkaç dakikalığına denk gelsem de henüz bir fikir sahibi olmadığımdan yeni albümü hakkında bir fikir beyan etmekten acizim. Politik davranıp “Tarkan’dır, popstardır, ne yapsa yakışır” diyerek konuyu kendimce geçiştirme taraftarıyım.

Zira laf popstarlıktan açılmışken tarihte bu şerefe nail olan ilk müzisyene değinmek istiyorum. Elbette onun yaşadığı 19. yüzyılda “popstar” diye bir kavram henüz yoktu. Ama genç kızlardan, müzik otoritelerine kadar herkesin dikkatini çekmesi, gittiği her yerde kalabalıklar tarafından karşılanması itibariyle bugünkü anlamda o gerçek bir popstardı. Macar piyanist Franz (Ferenc) Liszt’ten bahsediyorum.

1811 yılında bugünkü Macaristan’da, o dönemin Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda müzisyen bir ailede dünyaya gelen besteci ve piyano virtüözü Franz Liszt, ömrü boyunca Avrupa’nın birçok kentinde defalarca konser verdi. Hem kendi besteleri hem de farklı bestecilerin meşhur eserlerine getirdiği yeni yorumlar, kitlelerin ilgisine mazhar oldu.

Dün yazdığım “Fernweh: Doğu’ya Yolculuk” yazımda Nerval ve Flaubert’in dönemin romantik atmosferi etkisiyle uzaklara duydukları tutkudan ve çıktıkları seyahatten bahsetmiştim. Bu açıdan Liszt’in de bir önceki cümlede andığım yazarlarla benzer duyguları paylaştığını söylemek mümkün. Aynı tutkular onu da İstanbul’a çekmişti. Bunda şüphesiz o dönem yaşadığı Paris ve o kentin entelektüel çevrelerinin etkisi vardı. Yazdığı günlüklerden İstanbul’a karşı hissettiği ilgi ve sevgiyi açık bir şekilde görmek mümkün.

1847 yılında yani tıpkı Nerval ve Flaubert gibi Abdülmecit döneminde, Karadeniz üzerinden gerçekleştirdiği bir gemi yolculuğuyla imparatorluk başkentine vardı Liszt. Ülkede bir süredir hemen hemen her alanda kendisini gösteren batılılaşma hareketleri, elbette sanatta da kendisini göstermişti. Geniş halk kitlelerinde olmasa da belli bir kitle tarafından bu müzik rağbet görmeye başlamış, hatta Saray’ın desteğiyle ülkede gelişme alanı bulmuştu. Bu açıdan Liszt gibi bir ismin İstanbul’a gelişi, kentte heyecanla karşılanmıştı. Gerçi bir isim karışıklığından ötürü kısa bir süre tutuklanması tadını biraz kaçırdıysa da sonrasında Çırağan Sarayı’nda ağırlanmak ve Sultan Abdülmecit’in beğenisini kazanmak muhtemelen keyfini yerine getirmiştir.

Beş haftalık İstanbul macerasının ardından İstanbul’dan ayrılan Liszt’in şehirde geçirdiği Haziran-Temmuz dönemi bugün de ona ithaf edilen etkinliklerle anılmakta. Hollanda ve Macaristan Konsoloslukları’nın desteğiyle dün gece gerçekleştirilen konserde 170. yıl önceki seyahat anılmış oldu. Genç piyanistler Marcell Vajda ve Mengjie Han, hem Liszt’in bestelerine hem de düzenlemelerine yer verdikleri repertuarla bir dinleti gerçekleştirdiler.

Benzeri bir etkinlikle anılmayı hak eden bir diğer besteci de Çaykovski. İki kez İstanbul’a gelen Çaykovski’nin bu seyahatlerine dair Emre Aracı’nın yazdığı bir kitabın geçtiğimiz aylarda yayımlandığını da belirtmiş olalım.

Kim bilir belki bir yüz yıl sonra da Madonna, Roger Waters, Rihanna gibi isimlerin İstanbul ziyaretleri böyle yazılara konu olur.

Yazının devamı...

Fernweh: Doğu'ya yolculuk

16 Haziran 2017

“Bekleme beni bu akşam, gece siyah beyaz olacak”

Almanların, insanlığa teknoloji dışında armağan ettikleri başka güzel şeyler de var. Bunlardan biri Alman Romantizmi ile de iç içe geçmiş “fernweh” sözcüğü. Birebir tercüme edildiğinde “uzağa özlem” manasına gelen bu kelime, işin içine romantizm katıldığında “uzaklara seyahat arzusu”nun muadili konumunda.

19. yüzyıl itibariyle dünyanın esasen daha çok Batı Avrupa’nın her alanda yaşadığı dönüşüm devrin bazı insanlarında korku, tatminsizlik, eskiye özlem, kopuş, çekip gitme isteği gibi duyguların kabarmasına yol açtı. Öyle ki dünyanın dört bir yanından insanların gitmek için can attığı Paris’ten kaçıp çok uzaklara gitmek için yola düşenler de vardı. Empresyonizmin öncülerinden Paul Gauguin biraz yolunda gitmeyen sanat yaşamı biraz da taze balık ve meyve yiyebilmek için Paris’i bırakıp Pasifik Okyanusu’ndaki Tahiti’ye gitmişti. Öte yandan Balzac, gitmenin düşünü kurduğu Endonezya’nın Cava Adası’na hayali bir yolculuğu anlatan kitap kaleme almıştı. Tabii Tahiti veya Cava çok uç örnekler gibi gelebilir. O halde daha bilindik bir rotaya göz atalım. Yine 19. yüzyılın önemli isimleri olan Gerard de Nerval ve Gustave Flaubert, Paris’e ve o ana kadarki hayatlarına dair her şeyi geride bırakıp önemli bir durağı İstanbul olan Doğu’ya yolculuğa çıkmışlardı.

Yazımın başında yer alan alıntıyı son nefesinde sarf eden Fransız romantik şair Nerval, bir Ramazan ayında Doğu’ya seyahatinin kapanış faslı için İstanbul’a gelmişti. “Ne garip bir kent Konstantinopolis! İhtişam ve sefalet, gözyaşları ve sevinç; başka yerlerdekinden çok daha fazla keyfi davranmış ama aynı zamanda da daha fazla özgürlük var burada” diyordu Nerval, Yapı Kredi Yayınları tarafından Selahattin Hilav çevirisiyle Türkçeye kazandırılan “Doğu’da Seyahat” adlı yapıtında. Hem Doğu hem de Batı’nın başladığı yer olan bu kent için 1843 yılında söylenen bu söz ne kadar da tanıdık ve alışıldık.

Paris’ten, moderniteden nefret derecesinde bunalan devrin bir diğer önemli ismi Flaubert yine önemli bir kısmı İstanbul’da geçen bir Doğu yolculuğuna çıkar. Seyahati sırasındaki duygu ve gözlemlerinden oluşan “Doğu’ya Yolculuk” isimli kitabı Sel Yayınları tarafından Türkçeye çevrildi. Nerval’in İstanbul seyahatinden yedi yıl sonra Kasım – Aralık 1850’de imparatorluk başkentine gelen Flaubert, Paris ve daha genel tabirle Batı’da kaybettiğini savunduğu şeyleri burada bulmuştu. Her iki Fransızın İstanbul’a yolunun düştüğü dönem Sultan Abdülmecit’in tahtta olduğu zaman dilimi içinde yer alıyor. Yani aslında Osmanlı İmparatorluğu’nun da hem gönüllü hem de zaruri modernleşme çabası içine girdiği yıllar.

Nerval’den canlanmaya başlayan Pera’yı, Flaubert’ten de o zamanlar doğası ile meşhur Kağıthane’yi okumak bir İstanbullu için çok güzel ve belki de içinde biraz hüzün barındıran bir duygu.

O dönemin koşulları itibariyle türlü zorluklar, tehlikeler barındıran ve çok uzun süreleri kapsayan bu tip yeni ufuklara yolculuk temalı seyahatler bugün için iyi bir planlama ve bütçe ile çok daha kolay. Önemli olan fernweh hissi ile yanıp tutuşmak, sonrası belki Alpler belki de uçsuz bucaksız Moğol stepleri.

Evliya Çelebi’nin ruyasında dediği gibi “Seyahat ya Resulallah”

Yazının devamı...

Edebiyat, iyi ki varsın

15 Haziran 2017

Bu yıl 36. düzenlenecek olan Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı hakkındaki bilgiler yavaş yavaş gelmeye başladı. Kitapların aşkına yine on binlerce insan yollara düşecek.

Uzun yıllardır olduğu gibi Büyükçekmece’deki Tüyap Fuar ve Kongre Merkezi’nde düzenlenecek olan fuarın bu yılki onur konuğu Ayla Kutlu. Fuarın ilk onur konuğu 1987 yılında Fazıl Hüsnü Dağlarca olmuştu. Fuar boyunca Ayla Kutlu’nun yaşamı ve eserleri üzerine, kendisinin de katılımıyla çeşitli panel ve söyleşiler düzenlenecek.

4-12 Kasım 2017 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan fuarın onur ülkesiyse Kore Cumhuriyeti (Güney Kore) olacak. Uluslararası Salon kapsamında fuarın ilk 4 günü (4-7 Kasım) açık olacak Güney Kore standında Kore edebiyatı ve kültürü ziyaretçileri ilgisine sunulacak. Onur Konuğu ülke etkinlikleri kapsamında çeşitli söyleşi, panel, yayıncılarla profesyonel buluşmalar ve çocuk etkinlikleri de gerçekleştirilecek.

“Edebiyat, iyi ki varsın” temasının belirlendiği 36. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’na bu yıl, yurt içi ve yurt dışından sekiz yüzün üzerinde yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımı bekleniyor.

Kitap fuarıyla eş zamanlı olarak düzenlenen ARTİST 2017 / 27. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı da kapılarını ziyaretçilere açacak. Son olarak fuara dair etkinlik programının Eylül ayında ilan edileceğini belirtelim.

Yazının devamı...