Kansız reform asrının padişahı

25 Nisan doğumlu Abdülmecid Han imparatorluğu yeniledi, kanun ve nizamın yerleşmesini sağladı



25 Nisan 1823’te doğan Abdülmecid’in babası Sultan II. Mahmud Hansert bir hükümdardır, ama yeteneklidir. Unutulmaz bir müzisyendir fakat buna rağmen “Bu musiki ile muharebe edilmez” diyerek Mehter takımını lağveden ve Muzika-ı humayunu kuran bir reformcudur.
Genç Sultan Abdülmecid Han 1839’da 16 yaşında tahta oturduğunda nasıl bir imparatorluğun başına geçmişti, gözden geçirmek lazım. Klasik ordu lağvedilmiş gibiydi, yenisinin kuruluşu tamamlanmamıştı. Kansız reform asrının padişahıYunan ayaklanması milli bağımsızlıkla sonuçlanmıştı ve arkası gelecekti; imparatorluk milliyetçi başkaldırılar çağına girmişti. Başlanan reformlarla şekillenen yeni bürokrasi genç hükümdarın yardımcısı olacaktı.
Sultan Abdülmecid Han yanlış tanıtılır. İçkiye, kadına, israfa düşkün diye portresi çizilen bu hükümdarın başka hiçbir Osmanlı padişahında rastlanmayan sezileri ve karakteri vardır. Devletin bürokrasisine güvenir ama genel tavrı teslimiyet değil, nitelikleri anlamaktır. Osmanlı’nın hiçbir devrinde bu kadar zıt görüşlü ve birbiriyle ayrı yollardan gelen devletlilerin oturup bir arada iş yaptıkları görülemez. Genç padişah bu adamların her biriyle şahsi temas halindedir.
Tarihin en kuvvetli idari kadrosu
Belirli hedefleri vardı; imparatorluğun yenilenmesi, kanun ve nizam hâkimiyetinin yerleşmesi, büyük devletlerle uyumlu bir politika bunun başında geliyordu. Eski imparatorluğu okullaşma, sağlık hizmetleri, bayındırlık, ulaştırma ve haberleşme ile yenileştirmek işini ehil bürokrasiye bıraktı. Tıbbiye mektebi de mühendislik de onun döneminde gelişti. Hukuk eğitimi onun zamanında hem eski medreseliler hem de hukuk mektebi çevrelerinde rekabetle kendini yenilemeye başladı. Subay sınıfının eğitimi yeniden düzenlendi. Türk ordusuna diğer büyük Avrupa devletleri ile birlikte eş zamanda kurmay yetiştiren Erkân-ı Harb Mektebi’ni teşkil etti. Mülkiye kuruldu, maliyeciler yetiştirildi. Tercüme odası ile lisan bilen yeni bir sınıf ortaya çıkarıldı. Bunlar yapılırken Sultan Abdülmecid Han hiçbir siyasi idam cezasını imzalamadı.
1839’un 3 Kasım’ında verdiği, Osmanlı İmparatorluğu’nun haklar beyannamesi derecesindeki Hatt-ı Humayun’la devletin beynelmilel hukuk ilkelerine bağlı olduğunu ilan etti. Tebaanın arasındaki eşitlik bir kere daha vurgulandı. Ve işin ilginç yanı Osmanlı İmparatorluğu kendi resmi dininden olmayan uyruklarına da bakanlık, sefirlik, valilik dahil her türlü görevi verdi. Bu hoşgörü ve bilgeliği çok dinli ve dilli diğer imparatorluklarda ne Rusya’da ne Avusturya’da görmek mümkündü. İmparatorluk bir daha tarihte görmeyeceği kadar kuvvetli kişilerden oluşan bir idari kadro tarafından yönetiliyordu.
Padişah bünyece zayıftı, müteverrimdi. Kendisinden sonra tahta geçen sağlıklı kardeşi Sultan Abdülaziz Han’dan sonraki bütün padişahlar Sultan Abdülmecid Han’ın oğullarıdır.
Musikiye düşkündü, döneminde alaturka musiki batı musikisi ile birlikte gelişti. Kardeşi Sultan Abdülaziz de Sultan Murad da batı tarzı eserler bestelemiştir. Sultan Abdülhamid Han da batı musikisini severdi. Bununla birlikte saray ve Osmanlı aydın muhiti geleneksel batı musikisini bir sentez halinde devam ettirdi. Biz Abdülmecid Han’ın yaptırdığı Dolmabahçe saray tiyatrosunu önce umumi helâya çevirdik, sonra da stadyum yaparken yıktık.
Onun dönemi batı dillerinin ve edebiyatlarının Türkiye’ye girdiği çağdır. Ama en iyi İran edebiyatı araştırmaları ve şark dilerline ait lugatlar da o zaman ortaya çıkmış veya eski yazma nüshalar basılacak kadar çok kullanılmaya başlamıştır. Çok kişinin sandığının tersine Türkiye arkeoloji bilimine de o zaman ilgi duymuştur. İlk müzemiz Aya İrini Kilisesi de onun zamanında kuruldu.
Sultan Abdülmecid Han babası II. Mahmud gibi Topkapı Sarayı’nı sevmemiştir. İmparatorluğun evi olarak Dolmabahçe Sarayı’nı kendi yaptırdı. Bu israf değildir, 19’uncu asır devletinin törenleri ve temsiliyle çok gereksinim duyacağı bir yapıydı. Yoksa dış büyük devletlerle kıyaslanmayacak kadar mütevazı saray hayatı orada da debdebeden uzak geçmiştir. Osmanlı borçlanmasının asıl nedeni Kırım Savaşı’dır. Paris antlaşmasıyla Avrupa devletler birliğine girildi ve Sultan Abdülmecid Han devri onun genç yaşta ölümüyle kansız reformlar asrı olarak tarihe yazıldı.


Modernleşen ordunun sergisi

Nejat Çuhadaroğlu bilinçli koleksiyonculardandır. Askeri malzeme topluyor; burada silahtan çok harita, dürbün ve üniforma önceliklidir. Bir özelliği daha var; koleksiyon geçmiş asırlardan çok 19’uncu ve 20’nci yüzyılı içeriyor. Bu demektir ki Türk ordusunun modernleşme asrına ait malzeme teşhirdedir. Bugünlerde Yıldız Sarayı Mabeyn Salonu’nda açılan sergide de bu malzeme ziyaretçilere sunulmaktadır.
Osmanlı Türk ordusunun geçmiş asırlardaki savaş gücü, askerin ve subayın donanımı malumdur. Ama son üç asırda yaşanan teknik gelişmeler ortaya başka bir ordu tipi, yeni bir subay sınıfı ve teknik sınıflar çıkarmıştır. Özellikle Birinci Cihan Savaşı’nda sıcak çöllerden buzlu Galiçya’ya ve Kafkaslara kadar her yerde savaşan Türk ordusunun donanımının yanı sıra çağdaş teknolojiye, savaş tekniklerine ve coğrafyaya intibakı dikkate değerdir. Bu sergide diorama ile kurgulanan malzeme sayesinde bunu göreceğiz.
Öğretici bir sergi ve takdir edilecek bir koleksiyon olduğunu bilelim.