Taht uğruna çatışmaya girmedi

27 Nisan 1909’da tahttan indirilen II. Abdülhamid, darbecilere karşı orduyu kullanma önerisini
kabul etmedi, kaderine boyun eğdi



Bundan tam 100 yıl önce 27 Nisan 1909’da Osmanlıların zor zamanında tahta çıkan ve bugünkü Türkiye’nin dışında kalan imparatorluk topraklarında da hâlâ takdir edilen hükümdar tahttan indirildi.
Bu işlem ilginç bir biçimde İslam tarihinde ilk defa bir Millet Meclisi kararıyla olmaktadır (İkincisi de son padişahın Büyük Millet Meclisi’nin saltanatı kaldırmasıyla tahtını kaybetmesidir). Gerçi bu Millet Meclisi’nin olağanüstü şartlarda Hareket Ordusu’nu karşılamak için Ayastefanos’ta (Yeşilköy) toplandığı malum ama bazı Ayan azasının da katıldığı bu kurul bir Meclis-i Milli, Meclis-i Umumi sıfatını kazanmıştır. Hiç şüphesiz ki böyle günlerde alınan kararlarda muhakeme değil siyasal gösteri havası hakimdir.
Şu noktaya da işaret edelim; Padişah’a tahttan indirildiğini tebliğ eden heyette Müslim ve gayrimüslim temsilciler vardır. Bu durum, halife unvanlı bir devlet reisinin tahttan indirilmesindeki usul bakımından halen tartışılan bir noktadır. Bununla beraber, bütün Türk ve İslam tarihinde anayasal gelişmeler Taht uğruna çatışmaya girmediaçısından da o derecede ilginçtir. 

Veremden hep korktu
II. Abdülhamid, 21 Eylül 1842’de Padişah Abdülmecid Han’ın Tirimüjgan Kadınefendi’den doğan şehzadesidir. Küçük yaşta annesini kaybetti, Perestu Kadınefendi tarafından büyütüldü. Padişah, Perestu’yu valide sultan olarak benimsedi ve kendisine büyük hürmet gösterdi.
Padişah’ın hakiki annesi Tirimüjgan da, babası Sultan Abdülmecid de veremliydi; bu zafiyet Padişah’ı dikkatli yemeye, düzenli yaşamaya ve o günün Türk cemiyetinde nadir görülen idman yapma, soğuk banyo, yüzme gibi alışkanlıklara yöneltti. Saraydaki bu yeniliği Avusturya Sarayı’na da İmparatoriçe Elizabeth getirmiştir; idman ve sabah banyosunu Habsburglar’ın diğer üyeleri yadırgardı.
Padişah mütevazı yaşardı ve şatafatlı olmayan bir giyim takip ederdi, sade bir karyolada uyurdu. Avusturya İmparatoru Franz Joseph de aynı alışkanlıklara sahipti ve şatafatı seven Rusya’da da Petersburg’un en mütevazı sarayı sayılan Aniçkin Sarayı’nda oturan, mütevazı yiyen ve giyinen III. Alexander da Padişah’ın çağdaşıydı. 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında şatafatlı yaşayanlar hükümdarlar değil, yükselen kapkaççı burjuvazi, İngiltere’nin lordları ve Rusya’nın feodalleriydi.
Türkiye İmparatorluğu mütevazı insanların ülkesiydi. Halep ve Şam gibi eyaletlerde ve hele Hıdivlik Mısır’ında İstanbul’un vezirlerinden katbekat şatafatlı yaşayan zengin toprak sahipleri ve tüccarlar vardı. Selanik burjuvazisinin yaşadığı hayatı gören bilen İstanbullular, ancak gıpta ederdi. 

Mükemmel bir marangoz
Şehzade Abdülhamid Efendi taht sırasını beklemiyordu. Mali piyasaları takip ederdi. Tahta çıktığı zaman iflasını ilan etmiş bir imparatorlukta Düyun-u Umumiye kuruldu. Piyasa bilgileri Padişah’ın bu borçları idarede tedbir almasını sağlamıştır. Askeri harcamaların kısıldığı ve donanmanın çürüğe çıktığı bir gerçektir. Bu kaçınılmaz bir felaketti. Nitekim İstanbul’daki 1. Ordu hariç subay maaşlarının bile düzgün ödenemediği malum.
Hanedanın âdetine uyarak bütün şehzadeler gibi bir zanaat öğrendi; marangozluk. Değme ustalara taş çıkartacak derecede mükemmel ve yaratıcı bir marangozdu. Beylerbeyi Sarayı’ndaki yemek odası takımına, İstanbul Müftülüğü Şeriye Sicilleri (yani eski Şeyhülislamlık) arşivindeki dolaplara bakmak yeter.
Padişah alaturkadan çok alafranga musikiye düşkündü. Ama kamunun önünde bu musiki ayrımını belli etmemiştir. Yıldız Tiyatrosu, davet ettiği hususi operet truplarını izlediği yerdi; bu, babadan kalma bir alışkanlıktı. Sultan Abdülmecid’in yaptırdığı Dolmabahçe Saray Tiyatrosu ise maalesef Dolmabahçe Stadı’nın inşaatına kurban gitmiş gözüküyor. 

Korku sansür getirdi
Padişah’ın harem kurumuna, hatta Arap harflerinin kullanımına isteksizce baktığı biliniyor fakat hatıratında zikrettiği bu konular üzerine millet önünde açık konuşmamıştır.
Gerçekçi bir eğitim gören, imparatorluğun ve Avrupa’nın durumunu tanıyan ve çok zeki olduğu şüphesiz Padişah beklemediği tahta, amcası Sultan Abdülaziz’in hazin akıbeti, üstüne kardeşi V. Murad’ın yaşanan olaylara dayanamayarak ruhi buhranlara girmesiyle çıkarıldı. Prusya Devleti’ndeki üç imparatorlar yılı gibi bizde de üç padişahlar yılı vardır.
Darbeyi yapanlar yeni padişahı güvenilir bulmuşlardı ama padişah onları öyle görmedi. Mithat Paşa’nın Abdülaziz vakasında doğrudan ve hazırlayıcı bir rolü olamazdı ama neticede darbecilerin adamıdır. II. Osman vakasını yaşayan Osmanlı hanedanı darbeciler kadar, onların dostlarından da çekinirdi ve padişah bu konuda tek değildi.
1877-78 Osmanlı Rus Savaşı onun önleyemeyeceği bir şekilde gündeme geldi. Ve sonunda bütün Balkanlar elden çıkacak gibiydi. Berlin Kongresi’nde savaşın ne Türklere ne de galip konumdaki Ruslara bir faydasının olduğu anlaşıldı. Bu nedenle III. Alexander Rusya’sı ve II. Abdülhamid Türkiye’si bayındırlığa ve eğitime önem veren, barışçı bir politika izlemeyi tercih ettiler.
Anadolu halkı demiryolu ve okulu Sultan Hamid devrinde tanıdı denebilir. Ürünler para etti, Rumeli göçmenleri yeni tarım metotları getirdiler, İstanbul dahi bolluk gördü.
Ama vehim, terörden ve tahttan indirilmekten korkmak, maalesef imparatorluğa hafiye teşkilatını ve sansürü getirdi. Bu, şiddetle mücadeleye ve teröre alışkın olan Balkan halklarına pek tesir eden ve ezen bir politika olmadı ama devlete ve saltanata sadık Türk unsurunun aydınlarını şaşkınlığa, ümitsizliğe, dağınık mücadeleye ve düzensiz bir başkaldırıya sevk etti. 

Ataları gibi davrandı
Genç Türklerin vatanseverlikleri ve cesaretleri yanında ülkeleri ve Avrupa’yı tanımamaları ve bilgisizlikleri sonsuzdu, nitekim ve olaylar karşısında kendileri ile çok çabuk çelişkiye düşmeleri başka türlü izah edilemez. Onlar Abdülhamid döneminin çocuklarıydı.
31 Mart vakası şehirdeki korkutucu terör, genç Harbiyelilerin ve subayların katledilmesine kadar uzanan isyanın kışkırtıcısının
II. Abdülhamid olduğu gerçekten tartışılır. Bir başka konu daha var; İstanbul’daki donanımlı I. Ordu’nun komuta kadroları Hareket Ordusu’nu durdurmak konusunda Padişah’a telkinde bulunmuşlardır. Ama II. Abdülhamid böyle bir çatışmaya katiyen yanaşmamıştır.
Galiba Yılmaz Öztuna’nın görüşünü kabul etmeliyiz; IV. Mehmed ardından oğlu II. Mustafa ve III. Ahmed daha sonra III. Selim kadere boyun eğip tahttan indirilmelerine nasıl rıza göstermişlerse, II. Abdülhamid de bu çizginin dışına çıkmamıştır. 


Taht uğruna çatışmaya girmediDiplomasi ve Dışişleri Bakanlığı tarihi üzerine kitaplar
Dışişleri örgütümüz ve diplomasi tarihimiz eski ve ilginçtir çünkü Türkiye eski bir devlettir. Bununla birlikte batıdaki uygar milletlerin bütün ayrıntılarıyla bildikleri diplomasinin son beş asrı bizim bilincimizde efsanevi “fragment” dediğimiz parçalar halindedir. Son asır ise daha da beteri, yanlış ve abartılı yorumlara konu olmaktadır. Tek çaresi araştırmadır.
Araştırma deyince Osmanlı Hariciye arşivlerinin ve Cumhuriyet Dışişleri arşivlerinin kullanılması gerekir. Oysa her iki kurum da feci durumdadır. Osmanlı Hariciye Nezareti arşivleri son zamanlarda düzenlenmeye başladı, Cumhuriyet dönemi arşivlerimizin ise bakanlık dışı kimselere gösterilecek durumda olmadığı anlaşılıyor.
Türkiye’de dışişleri tarihi üzerindeki kayıtlar maalesef daha çok hatırattır. Osmanlı Hariciye Nezareti’nin geçen asırda yayımladığı “Sâlnâme-i Nezâret-i Hâriciyye” bakanlığın o günkü şubelerini ve kadrolarını tasvir eden albümlerdir. Bu seride Osmanlı hariciye örgütü ve diplomasi tarihi yer almaz. Bununla birlikte bu kıymetli albümün yeni Türkçeye çevrildiğini belirtmek gerekir. Çeviride de bazı sorunlar olduğunu ilave etmeliyim. 

Sinan Kuneralp’in çalışmaları
Sinan Kuneralp çok genç yaşlarından beri dışişleri örgütü üzerinde vukufla çalışan bir arkadaşımız. Batı dillerine, özellikle diplomatik kitabete hakimiyeti ile başta Life dergisinin yayınlarından çıkan Turkish Foreign Ministry adlı kitabı olmak üzere önemli makaleler kaleme almıştır. Bundan 10 sene evvel “Son Dönem Osmanlı Erkân ve Ricali” başlığı ile dahiliye ve hariciye teşkilatındaki Osmanlı bürokrasisinin yöneticilerinin listelerini (prozografi) yayınladı.
Son olarak ISIS yayınlarından son bir yıl içinde Yanko Aristarchi Bey’in resmi ve hususi yazışmalarını içeren “De Bagdad A Berlin” başlıklı derlemenin dışında “Ottoman Diplomatic Documents on the Origins of World War I” ve “The Road to Bulgarian Independence September 1908- May 1909” (Gül Tokay ile birlikte) ve gene çok önemli bir külliyat olarak “L’Empire Ottoman Et L’Europe” çıktı. Burada Avrupa devletleri ile olan ilişkiler hariciyenin iç yazışmaları ve dışarı ile olan yazışmalar bir aradadır.
Bu seri kısmen Ömer Koç’un ve Aygaz’ın mali
desteği ile çıkmıştır ve hariciye nezareti evrakının  neşrine devam edilecektir.