Yunan adaları yine kıskandırıyor...

Mevsim tatilini fırsat bilip, Cemre ile birlikte hem Yunan adaları turu yaptık, hem de Bodrum’dan Kekova’ya kadar denizden dolaştık.
Önce Yunan adalarından başlamak istiyorum.
Yaklaşık 2-3 yıldır gitmemiştim.
Hayretler içinde kaldım.
Önce Simi, ardından Meis...
Simi ile Meis, burnumuzun dibindeki iki ada. Öylesine gelişmişler, öylesine zenginleşmeye başlamışlar ki, çıplak gözle dahi açıkça görülüyor.
Hiç unutmam, fazla değil 20 yıl önce Simi dökülüyordu. Tekneleri bağladığımız kıyıda gencecik biri  koşup gelir, iplerimize yardım eder ve lokantasına davet ederdi. Evlerin yarıdan fazlası harap, bakımsız, küçücük bir ada idi. 1-2 bakkalın dışında alış veriş edilecek yer yoktu. 50 bin dolara nefis manzaralı bir ev teklif etmişlerdi de, “ burada oturulur mu kardeşim” diye, gülüp geçmiştik.
Aradan geçen yıllarda sık sık gittik ve o yıkıntı Simi’nin, gözlerimizin önünde nasıl zenginleştiğini, nasıl büyüdüğünü gördük.
Bugün, iplerimize yardım eden genç adam, şimdi 45’lerinde. Üç büyük restoranı, adada sayısız evi ve işyeri olan, ünlü Manos. Eskiden beğenmediğimiz o evlerin her biri yeniden tamir edilmiş, boyanmış ve 500-750 bin dolar arasında satılıyor. Tertemiz sokakları, limanı Türk tekneleriyle dolu, ışıl ışıl bir alış veriş merkezine dönüşmüş.
Gel de kıskanma...
Simi, hem Avrupa Birliği, hem de Türk turistler sayesinde adeta patlamış.
Meis deseniz daha da çarpıcı. Kaş’tan taş atımı mesafede. Nüfusu 300-400 arasında.
Meis eskiden zengin, balıkçılıkla geçinen bir  ada imiş. Ancak savaşlar, işsizlik burayı boşaltmış.  Gençler Avustralya’ya  göç etmişler. Fakat şimdi  gelip evleri restore ediyorlar. Pırıl pırıl küçücük bir yer Meis. Teknenizi kıçtan karaya bağladığınız  liman lokantalarla dolu, neredeyse  tekneden lokantaya atlıyorsunuz. Kaş’a o kadar yakın ki insanın içi cız ediyor. Sonra da hoyrat ellerimizde buranın nasıl bozulabileceğini düşünüp “iyi ki onlarda kalmış, bizde gider geliriz” diye düşünüyorum. Sokaklarda ne bir çöp var, ne de kulağı tırmalayan müzik. Koku da  kebap kokusu değil, kekik kokusu.
Simi’de, Manos varsa, Leros’da Taki’nin  Milos lokantası var. Leros  Bodrum yarımadasının batısındaki  12 adadan bir tanesi. İkinci Dünya savaşında  İtalyan deniz üssüymüş. Küçük adaya yakışmayacak kadar da heybetli binalar var. Ancak Leros plajları veya kalesi ile ünlü olduğu kadar Milos lokantası ile de ünlü. Türkiye’den ve adalardan gelen müşteriler Takis’in istakozlu makarnası ve değişik mezeleri için Aya Marina koyundaki  bu mor renkli lokantaya geliyorlar. Yanında denizin içindeki yel değirmeni de işin süsü?


Kayalıklar turizm cenneti olmuş...
Aynı hafta içinde, Astipalia-Amorgos-Naksos-Mikonos  dörtlüsünü dolaştım. Genelde kayalık ve çıplak adalar. Yeşillik yok. Bazılarında güzel koylar ve tabii plajlar var, ancak genelde tabiat açısından albenisi olmayan adalardan  söz ediyorum.
Buna karşılık,  kıyılar öylesine güzel işlenmiş, öylesine zevkli inşa edilmiş ki, adeta bir hiçten, bir varlık elde edilmiş.
Mikonos’u ayrı tutuyorum. Başka hiçbir adaya benzemiyor. Kendine özgü bir konumu var. Öylesine ünlendi ki insanlar sırf  “Mikonos’a gittik” diyebilmek için akın ediyorlar. Son derece zengin ve kaliteli dükkanları, aynı yemekler ancak, birbirinden güzel restoranları, daracık caddeleriyle çok hoş bir ada. Buna karşılık, denize girilecek yer sayısı az. Geceleri yaşanan bir ada.
Astipalia-Amorgos-Naksos üçlüsü içinde Naksos en güzeli.
Bir zaman Naksos dükalıkmış ve Kiklad adalarının başkentiymiş. Batı kıyısı kilometrelerce uzayan kum plajları ile ünlü. Plajların arkasında “taverna”  denilen lokantalar bizim bildiğimiz tabak kırılan  cinsten değil. Denizle ilgili aklınıza ne geliyorsa onu pişiriyorlar veya çiğ veriyorlar. Örneğin deniz kestanesi. Küçük  kaşıklarla yiyorsunuz. Tadı bir tuhaf ama yeniliyor.
Bazen düşünüyorum da, aynı denizi paylaştığımız halde niye bizim lokantalarda  aynı şeyler yok. Örneğin istakozlu makarna hemen hemen her tavernada var. Ahtapot köftesi keza.
Naksos limanı yabancı bandıralı yatlarla dolu. Buradan Paros, Anti-paros, Mikonos yakın.  Ada da zeytinlik ve badem ağaçları ile kaplı, heybetli ve tenha. Gece ise  liman pırıl pırıl aydınlatılıyor. Daracık sokaklarda ise ağaçların altındaki lokantalarda insanlar  yiyip içiyor. Adam başına en fazla 20-30 euro (35-50 küsur YTL) verip çıkılıyor.
Amorgos ve Astipalya’da bir gecelik hoş  durak yerlerdi. Her ikisinin de en yüksek yerinde   eski şehirleri ve  kaleleri var. Limanları ise cıvıl cıvıl. Mavi beyaz örtülü tahta masalarda yeniliyor, içiliyor.
Bütün bu adalar, genelde kupkuru ve kayalık olmalarına rağmen uluslararası turizme açıklar! Bir kere hızlı vapurlar hem adalar arası  servis yapıyorlar, hem de  Pire ile çok sıkı bir bağlantı sağlıyorlar. Ayrıca ada  kitleleri arasında, doğu-batı ekseninde haftada birkaç kere servis veriyorlar.
Yunanlıların en büyük  başarısı, ellerindeki küçük imkanları işletip, parlatıp satmalarıdır. Aynı tip mimari, temiz ve fevkalade yemek verilen lokantaları, pırıl pırıl sokakları ile adaları yoktan var etmişler.
Adaları dolaştıkça, Türkiye kıyılarının tabiat açısından ne kadar  daha güzel, ancak zevk ve bakımlılık ise o kadar çirkin olduğunu gördüm.